kaygı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kaygı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2025 Cuma

İlk Blokaj: Kibir

Yeniden dünyaya gelmiş gibi hissediyordum kendimi. Zihnimde çok büyük bir boşluk, tıka basa yeni bilgilerle doldurabileceğim bir alan var. Yönümü tayin edip, stoacılık öğretileriyle çıktığım yolda okudukça, öğrendikçe genişleyen metafiziksel dünyam bana haz da veriyor. Fiziksel hazlardan başka hazların da olması beni çok mutlu etti. Bu hazza da çok alışmamak lazım aslında diye de düşünüyorum, yoğurdu üfleyerek yiyorum adeta. Stoacı öğretiye kendimi biraz fazla kaptırmış olmalıyım ki her türlü alışkanlık, bağımlılık artık beni korkutuyor. Sonuçta öğrenme hızı yavaşlayacak ve haz azalacak. Ancak içimde büyük bir enerji de var. Bunun sebeplerinden biri de haz odaklarını kovalamamak sanırım. Hayvani arzularımın beni çekiştirip durmaması müthiş bir keyif, aşırı cool bir his. Aynı zamanda içimdeki çekişmeleri gözlemlemek de keyifli. Zincirlerden kurtuldukça geleceğime daha umutlu bakabiliyorum. 

Öğrenirken bir yandan da öğrendiklerimin ya da öğrenmeye başlayacaklarımın yaşamda uygulanabilirliğine bakıyorum. Bu ölçüm oldukça önemli. Yoksa uygulanamayacak bir öğretiyi, düşünce sistemini ya da felsefeyi öğrenerek vakit kaybetmek istemiyorum. Zincirlerimden kurtulmaya da başladığım için bu ölçümler konusunda kendime güvenim tam. 

Şimdiye kadar rastlamadığım bir ben ile tanışmaya çalışıyorum. Merak dolu, öğrenmeye aşık ama bir yandan da seçici geçirgen ya da şimdilik ben öyle sanıyorum. Bu seçici geçirgenlik olayı mühim. Kaynağın sorgulanması, tarihsel kanıtları da içeren bir sorgulama yaparak önümde duran her bilgiyi önce bir elekten geçirmek fazlasıyla gerekli diye düşünüyorum. Bu bence doğal bir alışkanlık olmalı. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor, yaptığın sorgulama da hatalı olabilir. Tamamen nesnel bir sorgulama yapmak için öncelikle kaynağa da bir bakmak şart. 

Biraz düşündüğümde nesnel bir sorgulama yapmadığımı farkettiğim bir zamandı. Bana önerilen yeni bir bakış açısını, tarihsel kanıtların bende uyandırdığı duygulara göre kabul edebiliyor ya da kesinlikle reddediyordum. Tarihte güvendiğim insanlar vardı; bazı filozoflar, bazı tarihçiler, bazı araştırmacılar... İnsan bilgilendikçe bu seçici geçirgenlik mekanizmasını otomatize ediyor, yani ön yargı. Ve bir süreç içinde emek vererek oluşturduğun bu yapı seni bir önceki hallerine göre daha stabil ve kaygısız bir duruma getirdiyse, bu mekanizmanın çalışma sistemine de insan alışıyor, bağlanıyor ve güveniyor. En iyi mekanizma benim der gibi adeta önüne gelen ne varsa tartmaya başlıyor insan. Bende bu mekanizma etrafımla paylaştığım kadarıyla da onaylanınca ortaya büyük bir "kibir" çıkıyor. Küçük küçük bilgilerin onaylanması, diğer büyük bilgilerin de onaylanacağı anlamına gelmemeliydi halbuki. Tamamen zararlı diyemeceğim ancak gerçek bilgi bize öyle bir anda gelir ki kibir onu geri çevirebilir. Bu kesinlike istemediğim bir şeydi, ancak farkında olmadığım kadar da içimde bulunan bir duvardı.

İslam kelimesini ilk kez duymuyordum, hatta içine doğmuştum bu kelimenin adeta. Düşüncelerimi, fikirlerimi onaylayan insanların genel görüş yapısının temelinde İslam vardı ve hayatım boyunca aldığım onaylar neticesinde İslam kelimesine karşı bakışım biraz üsttendi. 18li yaşlarımda okuduğum turan dursun kitapları ve bu kitaplardan öğrendiklerimin internet araştırmalarım sayesinde desteklenmesiyle İslam'a karşı içimde büyük bir ikinci el bilgi duvarı oluşturmuştum. İslam'la ilgili hangi veri gelirse gelsin bu ikinci el bilgi duvarından gelen aşağılayıcı bir bilgi ile onu bastırıyordum. Kendimdeki kibri İslam'a koyduğum blok ile farkettim ilk olarak. Neden her duyduğumda aşağılıyordum ki bu kelimeyle iniltili her şeyi. Evet dünyadaki müslümanların hali ortada, ülkemizin ve hatta yakınımdaki insanların bazılarının ahlaki değerleri ortada... Ancak bunların hiçbiri İslam ile ilgili değildi, olumsuzlukların hepsi insanlar ile ilgiliydi. 

Dizginlemiş iç yapım evren, insan konularında tatmin olmuş değildi. Şimdiye kadar öğrendiklerim aynı soruları sormama engel olmuyordu. Soruların yenilenmesi gerekliydi bence. Kibrim aslında yeni bilgileri almama engel oluyordu, fikirlere değil de insanlara bakarak oluşturduğum görüşlerim aslında hep ikinci eldi. Benim değildi. Kendi görüşlerimin hakim olduğu bir iç yapıya ulaşmamın ilk adımı kibri ortadan kaldırmaktı. Ancak böyle gerçek bilgiye kucak açabilirdim. Bilgi geldikçede içimdeki sorular da değişecek ve sürekli yenilenen sorular ve cevaplarla devinim halindeki akışkan bir ben yaratabilecektim. Aynı sorular etrafında dönüp duran bir insan, katı bir insan, en olmak istemediğim insandı. 

Stoacı anlayışla hayvani arzularımı, tam tersi istikamette davranarak ve bu davranışlarımın sonuçlarının aslında kötü olmadığını hatta yeni ve güzel olduğunu farkederek eğitmiştim. Kibir konusunda da aynı yöntemi uyguladım. Daha iyi bir yaşama sahip olabilmek için bana en uzak gelen şeye karşı başımı eğdim. Karşılacaklarım içimdeki bütün duvarları yıkacaktı, o gün için aldığım bu karar hayatımın en önemli kararlarından biriymiş, nereden bilebilirdim.






18 Ocak 2025 Cumartesi

Hakikat Yolculuğunda İlk Adım: Yön Tayini ve Stoacılık

Kendimizi yola çıkmış sayalım. Hedef huzur. Yaşımız da genç değil artık o yüzden bu yolda ilerlerken hatalı adım atmamaya da çok dikkat etmem gerekir diye düşünüyorum. Boşa zaman geçirmek zaten korkulu rüyam, hatalı bir yönelimle hayatı heba etmek herhalde bir yolcunun başına gelebilecek en kötü şey olabilir, buna çok dikkat etmek gerekiyor. Sporcu sakatlanmaları gibi biz de buna filozof sakatlanmaları diyelim. Yol yordam bilmeden fikir üreteyim diye yola çıkınca insan olmayacak şeyler düşünebiliyor, hem duygu yorgunluğu hem de vakit kaybı. İnsanoğlu varlığından bu yana hep yarını bugününden iyi olsun diye uğraşmış. Kimi bireysel uğraşmış, kimi kitleleri harekete geçirmiş topyekun iyi olalım istemiş. En cani insanlardan birini düşünelim: Hitler. O da almanlar ve almanya iyi olsun istedi. Birinci dünya savaşında onurları kırılan almanların, bu durumun onarılması için Hitler'i takip etmelerini doğal buluyorum. Bu açıdan bakınca faşizme dahi tamamen kötü ya da kesinlikle faydasız diyemiyorum, sonuçta bir grup insanın refahını hedefleyen bir ideoloji. Ama içimdeki bir nokta bunu kabul etmekte zorlanıyor. Neden bir grup insanı pasifize ederek onların üstüne bir şey inşaa ediyorum? Bir şey inşaa etmek için illa ki bir şeyleri pasifize mi etmeliyim, birilerinin tepesine mi çıkmalıyım, bütün devrimler kanla mı yazılmak zorunda? 

Bu düşünceler hedeflenen şeyin sadece "bireysel" huzur-mutluluk olduğunda, dönüşeceğim şeyin hiç de iyi olmayacağını gösteriyor. Sadece kendi mutluluğunu hedefleyen biri iyi olabilir mi? Hatta şöyle bile söyleyebilirim sanki, sadece kendi mutluluğunu hedefleyen insan kötüdür. Kötü bir insanın ise nihayetinde huzuru-mutluluğu yakalayabilmesi imkansız gelir geliyor bana matematiksel olarak. Yalnızca kendi huzuruna odaklanmış kişi kendi oluşturduğu tahakküm alanının esiri olması kaçınılmaz. Bu yolculuk esnasında gösterilen eforla birlikte artan huzur-mutluluk insana doğru yoldaymış hissi verebilir ancak efor azaldıkça artan eldekini kontrol etme arzusu insanı elde ettiklerinin esiri haline getirip yeniden dibe sürüklüyor. Bunun yanında kendi arzularımızı nasıl organize etmeliyiz ki bize huzuru arama ya da iç huzur yapısını inşaa etmede bize destek olsun. Destek olmayı baştan geçiyorum, bari köstek olmasın.

Septik bir bakış açısıyla huzuru-mutluluğu tüm insanlık için istemenin ve bu doğrultuda eylemler gerçekleştirmenin faydalı olacağını anladım diye düşünüyorum. Gerçi anlamak (matematiksek olarak anlamak) yeterli mi? Bir şeyin sadece bilgi olarak bende var olması, bu bilgiye dayanarak hareket etmemi sağlamıyor. Bana, tüm bunları almanın ötesinde, bu bilgiler ışığında örülmüş bir duygu dünyası da gerekiyor ki bu duygu dünyası benim bu amaçlar doğrultusunda eylem gerçekleştirmemi sağlayabilsin. Bilgiye sahip olmak, en azından sadece zihin düzeyinde olunca hamallıktan öteye geçemiyor. Kırmızı ışıktan geçtiğimizde istisnasız bir şekilde ceza yiyeceğimizin bilgisi bizde olsaydı kırmızı ışıktan geçen olmazdı. Ancak işte hem bu durum istisnalı, hem de insan çok karmaşık bir canlı; standart formüllere sığmayan bir yapımız var ya da o standart basic formülü henüz bulamadım-bulamadık. Öyle bir bilgi olsun ki kayıtsız kalınamasın, bu doğrultuda eylemler gerçekleştirilsin ve bunun sonucu olarak da huzur gelsin, mutluluk gelsin. İlle de "hakikat" demem bu yüzden. "Hakikat" tüm bunların ilacı olacak. 

Gerekirse amerikayı tekrardan keşfe çalışırız ancak elimizde müthiş dolu bir insanlık tarihi var. Yarını bugününden iyi olsun diye uğraşıp durmuş, düşünüp üretmiş bir sürü insan var. Bu insanların ürünlerine bakmak zarar getirmez diye düşünüyorum başlangıç için, belki hakikat dediğim buralarda gizlenmiştir. Bu arada beklentimiz elbet huzur-mutluluk ancak artan bir ivmeyle yükselen bir grafiği olmayacağını da bilmek gerekiyor. Beynimizin, vücudumuzun bir dopamin kapasitesi var, serotonin kapasitesi var... İnişlerin çıkışların olabileceğini ve her zaman gündüz olmayacağını bilmek gerekiyor. Ancak her gecenin sonunda gündüz olacağının bilgisinin de sindirilmiş olması, herhangi bir iniş-çıkışa rağmen temelde sarsılmaz bir iç huzur yapısını oluşturacaktır. Hayatın içinde zorluklar var ve bu zorluklar bu zorluk ister bireysel isterse sizden bağımsız insanlık namına bir zorluk olsun, biz bu zorluğu dert edindiğimiz sürece bizim bir parçamız. Bu zorlukların tüm çıplaklığı ile fotoğrafının çekilmiş ve bunlar dürüst bir şekilde masaya yatırılmış olmalı ki bu zorluklara karşı verilen mücadele bizim kuracağımız huzur yapısının bir parçası olsun. Yani zihin düzeyindeki bilgi dünyamız, eylemlerimize kaynaklık eden duygu dünyamız ile yüksek bir uyum içinde olmalı ki sonuçta tüm benliğimiz müthiş bir tatmin seviyesinde olsun. Huzurum, benliğimdeki bu tatmin olma durumu aslında.

Bilgi dünyam ile duygu-eylem dünyam arasındaki mutabakatsızlık, uyumsuzluk savaş açacağım ana hedef. Bu iki dünyamı barıştıracağım, elbet bir noktada el sıkışmalılar. Ancak insanın iç yapısının karmaşıklığı gözlerimi kapattığımda beni korkutuyor. Gözleri açık ben ile, gözlerimi kapattığım ben arasında farklar var. Karşımda konuşurken onayladığım sözleri arka planda delik deşik eden, hangi kaynaklardan beslendiğini tam çözemediğim felsefi bir mekanizma var. Sessizce oturduğum bir yerde, içimi kıpır kıpır eden hayvani arzularım var. Var oğlu var... 

Hakikat yolculuğundaki ilk adımlamamda içimdeki küslerin barışmasına varmam beni biraz şaşırttı. Ben daha çok bilgi gelecek ve bizi kurtaracak gibi bir süreç beklerken, süreç içindeki sorgulamalarımda, iç mekanizmalarımdaki mutabakatlaşma sürecinin hakikati arama-bulma süreciyle bir korelasyon içinde olması başlangıç noktamın iç dünyamdaki mekanizmalar olmasını sağlıyor. Öncelikle bunları tanımalı ve bu alanda iyileştirilebilir şeyler varsa bunların üzerine gidilmeli diye düşünüyorum. Bu iyileştirmeler hakikati bulma sürecinde, dinginleşecek ve berraklaşacak olan zihin dünyama çok büyük bir avantaj sağlayacak diye düşünüyorum. 

İç dünyamda yapacağım iyileştirmeler nasıl olmalı? Yapacağım şeyin iyileştirme olacağını nereden bileceğim? Belki kötüye gidecek olan bir süreç yönetecek ve sonunda mağlup olacağım. Yazımın başında dediğim gibi, filozof sakatlanmasına uğramadan, doğru yöntemler ışığında biraz da deneme yanılma ile bunu başaracağıma inanıyorum. Bir yandan akıp giden bir zaman var. Geçmiş zaman bir daha olmayacak şeylerle dolu, gelecekte ise henüz olmayan; ben bu ikisi arasına sıkışmış bir zavallıyım. Gelecek kaygılarım var, özlemini çektiğim şeyler var. Şu anki anımda bu ikisinin ağırlığını taşıyor olmam çok kötü. Ne kadar bilsem etsem de bu ikisi arasına sıkışıp kalıyorum. Sanırım bu sıkışmışlığımı geçmiş zamanı anlamlandırırken yaptığım şeylerin, bilgi-eylem dünyaları arasındaki mutabakatlaşmaya bir fayda sağlamamasıyla ilgili. Bu faydasızlık, içimdeki dünyaların beklenti-arzu mekanizmasını da bozuyor ve ortaya gelecek hakkında ümitsiz bir yapı çıkıyor. Ortada elde edilmemiş ya da ucundan bile tutulmamış bir hakikat olmadığı için, eylemlerdeki temelsizlik ne yaparsan yap, sürece olumlu etki edecek bile olsa, sürdürülebilir ve sürekli bir huzura dönüşemiyor. Temel olarak anksiyete üretme mekanizmalarımızın bu olduğunu düşünüyorum: dünyalarımız arasındaki mutabakatsızlık ve hakikatsiz-amaçsız eylemlerle daha da içinden çıkılamaz hale getirdiğimiz beklenti mekanizmalarımız. İlaçlarla yatıştırılabilen bu anksiyete üretme mekanizmalarımız bana fiziksel bedenimle, metafiziksel bedenim arasına bir set çekebileceğimizi de düşündürtüyor. İç dünyalarımız isterse birbiriyle dev savaşlar veriyor olsun, vücutla aramıza çekilen ilaç duvarları sayesinde bedenleri yatıştırıyor ancak uzun vadede doz aşımı gerekecek ve dış dünyadaki birkaç kimyasal formüle bağımlı, esir bireylere dönüşeceğiz. Arzu ettiğimiz huzur, yok sayarak, set çekerek ya da bir şeylerin peşine düşüp zamanı heba ederek elde edilebilecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Mutabakatlaşma ve Hakikatin yakalanması durumunda zaten bunlara ihtiyaç kalmayacak. Tam özgür bir birey olarak bunu yakalamak mümkün.

Öncelikle geçmişimde kalan-kalacak olan zamanımı anda yaptıklarımla nasıl doğru anlamlandırabilirim bunu düşünüyorum. Arzu dünyamdan bana emredilenlere-tavsiye edilenlere mi uymalıyım? Bir yandan kontrolümde olmayan şeyler var, bunları nasıl değerlendirmeliyim, bunlara karşı tutumum nasıl olmalı? Tam olarak neleri arzuluyorum? Gördüğüm dokunduğum madde dünyasında en çok dikkate aldığım hatta bence insanların %99unun en çok dikkate aldığı arzular fiziksel-maddesel arzular. Bir “erkek birey” olarak maksimum sayıda kadını dölleyerek tatmin olacağını söyleyen bir bedenim var. Haz odaklı (hedonizm), üreme-cinsellik odaklı bir yaşam bana 60 yaşımdan sonra üstüme çöker diye düşünüyorum. Gelecekte mehmet ali erbil gibi olmak istemediğim kesin. Bedenim zaman-mekan akışkanlığı içinde eskiyen bir yapıya sahip. Bunu tersine döndürmenin henüz çaresi yok, yavaşlatmak bile inanılmaz büyük efor gerektiriyor. Peki bedenden gelen sesleri kesmeni yolu nedir? Uzlaşması ya da eğitilmesi gereken 2 dünyaya yeni bir dünya daha eklendi, fiziksel dünyam. Kök nedenler analizini yapmaya içeriden başladığım için kendimi şanslı sayıyorum. Dışarıdan yani fiziksel dünyamdan başlasaydım, bedenimin yoğun direktiflerinden içeriye hiç geçemeyebilirdim. Sanki insanlardaki birey olamamanın (asıl benliğini tanıyamamanın) sebeplerinden biri bu. Bir insan her ne kadar metafiziksel bir yapıya inandığını ya da metafiziksel yapının var olduğunu kesin bildiğini iddia etse de kendinin en tatmin olmuş halini bulmada (az önce kök nedenler analizlerini yapmada) sürece en dış en fiziksel katmandan başlıyorsa başarılı olma ihtimalini aşırı düşük buluyorum. İnsan kendini sürekli aşmaya çalışan bir varlık. Araçlarla kendimizden hızlı gidiyor, makinalarla güçleniyoruz. Ancak tek bir anda tek bir yerde var olma gibi bir dezavantajımız var. Sanki bana nerede değilsem orada daha mutlu olacakmışım gibi geliyor; ne yapmıyorsam, sanki onu yapsaydım geçmiş zamanım daha değerli olacakmış gibi. Bu sonuçları doğuran karşılaştırmaları yapan iç dünyamdaki çok seslilik tıpkı sokak ropörtajıcısının mikrofon uzattığı dayıların tartışmaları gibi. Bağırış, çağırış. Mantıklı düşünüp değerlendirmeye çalıştığımda dahi durulmayan bu çok sesliliğin ehlilleşmesi gerektiğini düşünüyorum. 

Stoacılık, eskiden de az biraz bildiğim bir düşünce akımı. Planladığım ehlilleşmeyi stoacı düşünce sistemiyle elde edeceğimi umuyorum. Arzularımın ve aklımın beni farklı yönlere çekiştirip durması oldukça yorucu. Biraz sakince düşünsem sanki her şey çözülecekmiş gibi. Beni çekiştirip duran arzularımı eğittiğimde gerçeğe ulaşabilecek planı yapmaya hazır bir zihni elde edeceğime dair inancım büyük. Bu aynı zamanda özgürleşmek de demek. Arzularının peşinden koşup duran biri ne kadar özgürdür. Sigara tiryakisi bir insanın, sigarası kalmadığında onu markete götüren nedir, kendi seçimi mi, bağımlılığı mı? Bu insan, kendi içindeki sigara içmelisin diye bağıran, hatta emreden kısmın sesini kısabilseydi sigara almaya gider miydi? Sigara çok somut bir örnek, bu yüzden bağımlılığını çözmek de bir o kadar kolay. Peki ya insan bağımlılığı, dopamin bağımlılığı... Görünmeyen ve hatta tespiti çok zor bağımlılıklar var. Bunların da keşfine çıkmalıyız. Tekrarlayan davranışlarımızı analiz etmeli, bu tekrarlayan yapıların içinde bizi tekrardan aynı eyleme sürükleyen şeyin duygu ya da arzu dünyamızdaki karşılığını bulmalıyız.  Schopenhauer insan hayatını bir sarkaça benzetiyor. Istırap ve can sıkıntısı arasında salınan bir sarkaç. Elde edemediğimiz şeyler için ıstırap duyuyor, bunları elde ettiğimizde ise can sıkıntısı ve bir arzusuzluk halinde kalıyoruz. Tekrar bir arzuyla yeni bir ıstırap yaratıp sonra o ıstırabı sonlandırmak için didiniyor, elde ettiğimizde yine bir arzusuzluk ve can sıkıntısı... Bu döngü yaşamak zorunda olduğum bir döngü mü yoksa bu döngüden çıkmak mümkün mü? Sarkacın durması halinde ne yaşarım, yaşar mıyım? Can sıkıntısı ve arzusuzluk durumunda iken dürtülerimden bağımsız bir arzu geliştirmem mümkün müdür? Özgür arzu mümkün mü?

Sorulardan kurtulmayı beklerken daha çok soru ile başbaşa kalmak... Stoacı düşünce sisteminin temelindeki tanrı görüşünü bir kenera bırakıyorum ilk aşamada. Evreni ve insanı sorgulamaya girişmem için öncelikle zincirlerimden kurtulmam lazım. Stoacı düşünceye göre mutluluk-huzur olaylara karşı doğru (optimum) zihinsel yaklaşımla doğrudan ilişkilidir. Yani olan şeye karşı bakış açımız bizim mutluluğumuzu-huzurumuzu belirler. Mesela beni çekiştirip duran bir dürtümü beslemediğimde sesi daha çok artacak ancak uzun vadede beslenmeyen dürtümün gücü zayıflayacak ve ben de zincirimi çözebileceğim. Dürtümü beslediğimde güçlenmesine izin vererek aslında kısa süreli hazzı, uzun süreli huzurla takas etmiş olmaktayım. Büyük salaklık. Seçimimi huzurdan yana kullandığımda ise büyük kar. Dürtümün beni zorladığı şeyi elde edememenin ıstırabını, makul bir düşünceyle aşabilmek çok güzel. Aslında şöyle de düşünmek lazım, dürtüler benim hayvani yönümden çıkıyor, ancak bunları insani yönüm olan aklımla kontrol edebiliyorum. Dürtülerinin esiri olmak cidden bir alt-insan özelliği, hayvandan farksız, üstelik esaret. Bu bilgiyi sindirdikten sonra alt-insan olmak istemeyeceğim çok açık.

İnsanın çok ilginç bir yapısı var. Her koşulda kendini aşmaya çalışan bir varlık. Uçaklarla uçabiliyor, teleskoplarla gözün görebileceğinin çok daha fazlasını görebiliyoruz. Hep fazlasına ihtiyaç duyuyoruz, sürekli haddimizi aşmak istiyoruz. Her saniye bir şeyler tecrübe ediyor, bu tecrübelerimizi özümseyerek bir sonraki olay örgüsündeki rolümüz için bir paket gibi hazırlıyoruz ya da var olan paketi güncelliyoruz. Tecrübe etmediğimiz alanlar için ise aklımızı kullanıyoruz. Misal, tren yaylarını ufukta birleşmediğini bilmek için aklımızı kullanmamız lazım çünkü gözümüz bizi yanıltıyor, gözün gördüğünü (tecrübe ettiğini), hiç görmediğimiz bir matematik formülü ezip geçiyor. Metafizik dünyamıza aldığımız her kavram ya da formül tıpkı bir kapı gibi yeni metafizik evrenlerine açılıp genişleyerek ve büyüyerek tecrübe edilen bir şeyi bile kolaylıkla bastırabiliyor. Bu aşamada seçimimi tabii ki metafizik dünyamı genişletmekten yana kullanıyorum. 

Yönümü tayin edebilmekten mutluyum, ne yapıp ne yapmayacağımı artık daha iyi biliyorum. Tamamen özgürleşmek uzun bir süreç. Bu süreçte hayvani arzularımı eğitecek ve kendimi bunların zincirlerinden kurtaracağım. Hatta mümkünse ben onların boynuna zincir vuracağım. Aksi takdirde tamamen odunlaşmaktan da çekiniyorum. Bir yandan okuyacak ve öğreneceğim. Metafizik dünyama katacağım yeni kavramlarla görünmeyen evrenimi genişleteceğim. Genişleyen evrenim güçlenecek ve zaman geçtikçe aklım, kontrolü bedenimden devralacak. Özgürleştikçe sakinleşecek, içimdeki çok seslilik ve bağırış çağırış azalacak. Bu dinginlikte ortaya çıkacak olan insani arzularımın ne olduğunu tanımlamak beni heyecanlandırıyor. Çünkü bu insani arzular aslında benim özümde kim olduğum ile ilgili. Gerçek ben ortaya çıktıkça hakikati arama hususunda daha da avantajlı hale geleceğim. 

Bu yazının ortaya çıkmasındaki süreçte okuduklarımdan tavsiye edebileceğim birkaç kitap:
1. Aşkın Metafiziği - Schopenhauer
2. Kendime Düşünceler - Marcus Aurelius
3. Ahlak Mektupları - Seneca
4. Söylevler - Epiktetos
5. Akılcı Yaşam Kılavuzu - Albert Ellis

Bunları da araştırmak faydalı:
1. Stoa, Stoacılık, Stoacı Düşünce
2. Freud'un Zihin Kuramı
3. Rational Emotive Behavior Therapy

23 Kasım 2024 Cumartesi

Gerçek, Gerçeklik ve Gerçeklik Ötesi (Post-Truth)

Farkındalık diye bir kelime var. Son yıllarda oldukça popüler oldu, özellikle de pandemi süreci boyunca, sosyal medya kanallarıyla da o kadar çok yayıldı ki, ayağa düştü. Evde bıkkınlık geçiren insanlar, kendi alışmışlıklarının dışında bir şeyler düşündüler. Bu düşünceler ve bu düşüncelerin kaynaklık ettiği hisler insanlara sistemin dışına çıkmış da sisteme yukarıdan bakıyormuş hissiyatını verdi. Bir seviye üstten sisteme ve kendine bakan insan gerçekliğin aslında içinden çıktığı sistemde olmadığını "farketti".  Çünkü uzaktan baktığını düşündüğü sistem onu kaygılandırıyor, üzüyor, bir türlü rahat etmesine imkan vermiyordu. İnsan bu sorgulamalar eşliğinde huzuru ararken bir yandan da tüketim lokomotifi yapılar reklam basıyor, alışılmışın dışında ürünler ve hizmetler sunuyor; bunları sunarken de insanın yeni sorgulama algoritmalarına uygun yeni tüketim arzuları oluşturmaya çalışıyordu, kapitalist düzende geri kalmamak para kazanmakla doğru orantılı olduğundan, bu yapılar insan sağlığını, psikolojisini vs hiçe sayıyordu. Bireysel olarak bir yandan da kendini sistem dışına çıkmış olmanın verdiği imkanla kendinin bazı yönlerini de yeni yeni tanımaya başladığını düşünüyordu. Yeni bireysel ihtiyaçlar, yeni bireysel tutumlar ortaya çıktı. İnsanlar yeniden yapılandırdıkları duygu dünyalarını, yeni ortaya çıkmış bireysel ihtiyaçlarıyla eşleştirince yine bir sonsuz döngüye girilmiş oldu. Baştaki hesaba göre, bu gelişmeler ışığında dışarıda daha fazla huzurlu-mutlu insan görmemiz lazım ama sanki tam tersi olmuş. Buna içinde yaşadığımız Türkiye şartları da majör etkili ancak şartları bu hale getiren de biziz. Yine bir sonsuz döngü. Bu döngüden nasıl çıkılır? Sonsuz huzur var mı? Acı, hüzün, hastalık, ölüm... Hayatın kaçamadığımız olayları ile karşılaştığımızda ne yapacağız?

Sonu gelmez sorular, bir türlü cevaplardan tatmin olmayan ben. Bu soruları nasıl cevaplamalı ki aynı ya da benzer sorular türeyip durmasın ve bizi bir rahat bıraksın. Öyle cevaplar olsun ki kayıtsız kalınmasın ve bu kayıtısız kalamama durumu eylem dünyamıza etki etsin ve bizi harekete geçirsin, eylemlerimizi bu kayıtsız kalınamayan bilgilerin yönlendirmesi ile yapalım. Bizi daha iyi bir versiyonumuza dönüştürsün. Değişmektense, dönüşmek önemli. Değişim kelimesi bana kolayca geri alınabilir bir anlamı temsil ediyor, bu yüzden geri alınamayan bir dönüşümü tercih ediyorum. Dönüşmek kolay değil tabii ve her zaman ileri ve pozitif yönde olacak diye bir garantisi de yok. Bu sebeple kötü bir şeye ya da kendinizden hoşlanmayacağınız bir şeye de dönüşmemek için emek sarfetmek lazım diye düşünüyorum. İnsan hayal kuran bir varlık; amaçları, arzuları, eğilimleri var. Ancak hiçbir zaman yaşadıklarımız bu hayal dünyamızdaki arzu edilenleri tam karşılamıyor. Bu fark ne kadar açılırsa insan o kadar radikalleşiyor. Sanırım ortadoğu bataklığındaki insanların radikalleşmeleri de bu yüzden. Bu radikalleşme hem kendileri hem de kullandıkları ekipmanlar (din, kuran, islam...) açısından çok kötü. Hem rezil bir hayat yaşıyor ve yaşatıyorlar hem de kullandıkları ekipmanları kötü göstermiş oluyorlar. Herkesin dayandığının elinde kaldığı, hatta yüzüne gözüne bulaştırdığı bir ortamda gerçeği aramak iyice zorlaşıyor. Ortadoğu bariz görünen şeyler kendi etrafımızda da oluyor aslında, ancak radikalleşme şiddetleri bizim bu çarpıklıkları farketmemizi engelliyor. Yogacıların arasına oturduğumda herkes mutlu ve huzurlu ancak amuda kalkarken insanın kendisiyle nasıl yüzleşeceğini sorduğumda trol ilan ediliyorum. Instagram kısa süreliğine kapatıldığında lüks butik otellerde yapılan inzivalar, biraz daha ileri bir tarihe erteleniyor. İnzivadan dönenlere birkaç sorum olacaktı ama ertelenince oluşan zamanda başka şeylere bakma fırsatı verdiklerinden en azından bir teşekkürü hak ediyorlar. Aslında bana bir done vermişlerdi, "yolda olmak", bu süre zarfında yolda olup bir süre daha yaşama tutunabilirim. Ancak havada terimleri anlayamama gibi bir huyum var, kötü bir huy. Bir konuşma dinliyorum, yolda ol, akış vs gibi şeyler duyunca anında kopuyorum konuşmadan ve zihnimdeki o anlam bütünlüğü bir anda karman çorman bir şeye dönüşüyor, hiçbir fikrimi tutup çekemiyorum içimden, sanki hiçbir şeyimden emin değilmişim gibi. Sorun bizde/bende değil, sorun havadaki terimlerde, hiçbirinin ayakları yere basmıyor. Bu terimlerin içini doldurmaya çalışıyorum. Yolda olana, nereye gittiğini sorunca, yoldayım diyor bir yere gitmeye çalışmıyorum. Sanki bana yuvarlanıp savruluyormuşlar gibi geliyor ama bu görüşümü aktarmıyorum. Amaçsız yolda olduğunu savunanlara kötü bir haberim var, günlük rutinleri uygulayıp kendine ve yaşamına eleştirel gözle bakmayan, bir şeyleri değiştirmeye çalışmayan insanlar elbet o kaçtıkları şey tarafından mağlup edilecekler. Ben kazanmak istiyorum, kazanmak için ise gerçek bilgiye ihtiyacım var. Ancak gerçeklik mağlup edilemez, gerçek sana göre kötüyse bile en iyi ihtimalle kabul edersin. 

Gerçek bilgi, beklediğim şekilde içimdeki belirsizliği kendi çapında giderecek ve en azından kendi alanında herhangi bir kaygı üretilmesinin de önüne geçecek. Eylem dünyana yansıyan gerçeklik seni sanal şeylerle uğraşmaktan, sahte duygularla mücadele etmekten alıkoyacak. İyisiyle kötüsüyle benimsenen gerçeklik mutlu etmese de uzun dönemde huzurlu edecek ve elbet kazandıracak, sonsuz kısır döngülerden bizi çıkaracak ve yaşamın ortasına oturabileceğiz bu şekilde. 

Gerçek bilgi ruhun ilacı, evet çok güzel ama nereden öğrenilir bu? Gerçeği nerede arayalım, kimlere soralım, nasıl bakalım..? Öncelikle şunu itiraf etmek lazım işimiz imkansıza yakın bir zorlukta. Ancak ödül çekilen emeğe değecek o kesin, kaygısız ve berrak bir yaşam muhteşem bir ödül. 2016 oxford yılın sözcüğü olarak post-truth'u seçmiş (gerçeklik ötesi). Farkedebildiğim kadarıyla son 20 yıldır post-truth bir ülkede-dünyada yaşıyoruz. Gerçeklik neredeyse tamamen önemini yitirmiş durumda, algıların yönettiği bir evrende yaşıyoruz artık. Belirli bir konuda kamuoyunun belirlenmesinde artık tamamen algılar etkili. En çok da siyaset alanında görüyoruz bunu. Kendini yetkin sanan saf bir tanıdığım, tv'de izlediği siyasetçinin laflarını, konuştuğumuz konuda bana karşı argüman geliştirmek için kullanıyor. Siyasetçi sözlediğinin gerçek olmadığını biliyor, vidyoyu izleyen ikinci el bilgi bağımlısı tanıdığım da biliyor aslında bunu. Ancak yine de bireysel kanaatini, yalancı olduğunu bildiği siyasetçiden aldığı ikinci el algısal bilgi ile oluşturuyor. Birkaç kişinin algı yönetiminin sonuçlarını yaşamaya bizi mahrum bırakıyor. Kendini ise ikinci el bilgilere bağımlı, topladığı algıları yönetmeye çalışarak yoklukta çırpınıp duran bomboş birine dönüştürüyor, bir süre sonra ise gerçeklik o kadar ürkütücü hale geliyor ki, hayatla bağı kopuyor. Ee ne de olsa insanın gerçekliğe adım atmadan önce bir özeleştiri yapıp evet ben yanılmışım demesi lazım. Bu, günümüz ego-sisteminde hiç kolay değil. Egomuzu ezdirmektense, algı dünyasında bocalamayı daha onurlu sayılıyor. Halbuki bu insanlara insanlık onurunun başkalarının algılarında yer almadığını söylemek gerekiyor. 

İnsan merkezli düşünce ve yönetim sistemlerinin sıkıntılarını ciddi ciddi yaşamaya başladığımız bir döneme giriyoruz. Ancak bu dönemi yönetmek oldukça zor. İnsan, kendini merkeze koyduğu süre boyunca çevresindeki her şeyi kendinin hizmetkarı olarak kodladığı için hep beraber bir yok oluşa doğru sürüklenip gidiyor. Merkezdeki insan, egosunu öyle şişirmiş ki artık ona bir şey anlatmak ve farkettirmek oldukça zor. Merkeze gerçeği koyup, çevresinde doğa-dünya-evren ile bir harmoni içinde yaşamak ne güzel olurdu. Ancak bunun için o çok zor olan ilk adımı atmak şart. Kibri bir kenara koyup öğrenme duyargalarımızı sonuna kadar açmalıyız. Kendimizi ve öğrendiklerimizi, tüm değerlerimizi özgürce ve cesurca sorgulamalıyız, kendi kendimizin itirafçısı olmalıyız. Sanarak, zannederek daha fazla oyalanarak zaman kaybetmemeliyiz. Gerçekler acı evet ama önünde sonunda artarak yükselen bir huzur ve mutluluk olacak. Neden kendimizi bunlardan mahrum bırakalım ki? Gerçek ve onurlu bir yaşam sürmek mümkün.

(Bu yazıdaki gerçek kelimesi "Hakikat" kelimesinin ikamesi olarak kullanılmıştır)