Kendimizi yola çıkmış sayalım. Hedef huzur. Yaşımız da genç değil artık o yüzden bu yolda ilerlerken hatalı adım atmamaya da çok dikkat etmem gerekir diye düşünüyorum. Boşa zaman geçirmek zaten korkulu rüyam, hatalı bir yönelimle hayatı heba etmek herhalde bir yolcunun başına gelebilecek en kötü şey olabilir, buna çok dikkat etmek gerekiyor. Sporcu sakatlanmaları gibi biz de buna filozof sakatlanmaları diyelim. Yol yordam bilmeden fikir üreteyim diye yola çıkınca insan olmayacak şeyler düşünebiliyor, hem duygu yorgunluğu hem de vakit kaybı. İnsanoğlu varlığından bu yana hep yarını bugününden iyi olsun diye uğraşmış. Kimi bireysel uğraşmış, kimi kitleleri harekete geçirmiş topyekun iyi olalım istemiş. En cani insanlardan birini düşünelim: Hitler. O da almanlar ve almanya iyi olsun istedi. Birinci dünya savaşında onurları kırılan almanların, bu durumun onarılması için Hitler'i takip etmelerini doğal buluyorum. Bu açıdan bakınca faşizme dahi tamamen kötü ya da kesinlikle faydasız diyemiyorum, sonuçta bir grup insanın refahını hedefleyen bir ideoloji. Ama içimdeki bir nokta bunu kabul etmekte zorlanıyor. Neden bir grup insanı pasifize ederek onların üstüne bir şey inşaa ediyorum? Bir şey inşaa etmek için illa ki bir şeyleri pasifize mi etmeliyim, birilerinin tepesine mi çıkmalıyım, bütün devrimler kanla mı yazılmak zorunda?
Bu düşünceler hedeflenen şeyin sadece "bireysel" huzur-mutluluk olduğunda, dönüşeceğim şeyin hiç de iyi olmayacağını gösteriyor. Sadece kendi mutluluğunu hedefleyen biri iyi olabilir mi? Hatta şöyle bile söyleyebilirim sanki, sadece kendi mutluluğunu hedefleyen insan kötüdür. Kötü bir insanın ise nihayetinde huzuru-mutluluğu yakalayabilmesi imkansız gelir geliyor bana matematiksel olarak. Yalnızca kendi huzuruna odaklanmış kişi kendi oluşturduğu tahakküm alanının esiri olması kaçınılmaz. Bu yolculuk esnasında gösterilen eforla birlikte artan huzur-mutluluk insana doğru yoldaymış hissi verebilir ancak efor azaldıkça artan eldekini kontrol etme arzusu insanı elde ettiklerinin esiri haline getirip yeniden dibe sürüklüyor. Bunun yanında kendi arzularımızı nasıl organize etmeliyiz ki bize huzuru arama ya da iç huzur yapısını inşaa etmede bize destek olsun. Destek olmayı baştan geçiyorum, bari köstek olmasın.
Septik bir bakış açısıyla huzuru-mutluluğu tüm insanlık için istemenin ve bu doğrultuda eylemler gerçekleştirmenin faydalı olacağını anladım diye düşünüyorum. Gerçi anlamak (matematiksek olarak anlamak) yeterli mi? Bir şeyin sadece bilgi olarak bende var olması, bu bilgiye dayanarak hareket etmemi sağlamıyor. Bana, tüm bunları almanın ötesinde, bu bilgiler ışığında örülmüş bir duygu dünyası da gerekiyor ki bu duygu dünyası benim bu amaçlar doğrultusunda eylem gerçekleştirmemi sağlayabilsin. Bilgiye sahip olmak, en azından sadece zihin düzeyinde olunca hamallıktan öteye geçemiyor. Kırmızı ışıktan geçtiğimizde istisnasız bir şekilde ceza yiyeceğimizin bilgisi bizde olsaydı kırmızı ışıktan geçen olmazdı. Ancak işte hem bu durum istisnalı, hem de insan çok karmaşık bir canlı; standart formüllere sığmayan bir yapımız var ya da o standart basic formülü henüz bulamadım-bulamadık. Öyle bir bilgi olsun ki kayıtsız kalınamasın, bu doğrultuda eylemler gerçekleştirilsin ve bunun sonucu olarak da huzur gelsin, mutluluk gelsin. İlle de "hakikat" demem bu yüzden. "Hakikat" tüm bunların ilacı olacak.
Gerekirse amerikayı tekrardan keşfe çalışırız ancak elimizde müthiş dolu bir insanlık tarihi var. Yarını bugününden iyi olsun diye uğraşıp durmuş, düşünüp üretmiş bir sürü insan var. Bu insanların ürünlerine bakmak zarar getirmez diye düşünüyorum başlangıç için, belki hakikat dediğim buralarda gizlenmiştir. Bu arada beklentimiz elbet huzur-mutluluk ancak artan bir ivmeyle yükselen bir grafiği olmayacağını da bilmek gerekiyor. Beynimizin, vücudumuzun bir dopamin kapasitesi var, serotonin kapasitesi var... İnişlerin çıkışların olabileceğini ve her zaman gündüz olmayacağını bilmek gerekiyor. Ancak her gecenin sonunda gündüz olacağının bilgisinin de sindirilmiş olması, herhangi bir iniş-çıkışa rağmen temelde sarsılmaz bir iç huzur yapısını oluşturacaktır. Hayatın içinde zorluklar var ve bu zorluklar bu zorluk ister bireysel isterse sizden bağımsız insanlık namına bir zorluk olsun, biz bu zorluğu dert edindiğimiz sürece bizim bir parçamız. Bu zorlukların tüm çıplaklığı ile fotoğrafının çekilmiş ve bunlar dürüst bir şekilde masaya yatırılmış olmalı ki bu zorluklara karşı verilen mücadele bizim kuracağımız huzur yapısının bir parçası olsun. Yani zihin düzeyindeki bilgi dünyamız, eylemlerimize kaynaklık eden duygu dünyamız ile yüksek bir uyum içinde olmalı ki sonuçta tüm benliğimiz müthiş bir tatmin seviyesinde olsun. Huzurum, benliğimdeki bu tatmin olma durumu aslında.
Bilgi dünyam ile duygu-eylem dünyam arasındaki mutabakatsızlık, uyumsuzluk savaş açacağım ana hedef. Bu iki dünyamı barıştıracağım, elbet bir noktada el sıkışmalılar. Ancak insanın iç yapısının karmaşıklığı gözlerimi kapattığımda beni korkutuyor. Gözleri açık ben ile, gözlerimi kapattığım ben arasında farklar var. Karşımda konuşurken onayladığım sözleri arka planda delik deşik eden, hangi kaynaklardan beslendiğini tam çözemediğim felsefi bir mekanizma var. Sessizce oturduğum bir yerde, içimi kıpır kıpır eden hayvani arzularım var. Var oğlu var...
Hakikat yolculuğundaki ilk adımlamamda içimdeki küslerin barışmasına varmam beni biraz şaşırttı. Ben daha çok bilgi gelecek ve bizi kurtaracak gibi bir süreç beklerken, süreç içindeki sorgulamalarımda, iç mekanizmalarımdaki mutabakatlaşma sürecinin hakikati arama-bulma süreciyle bir korelasyon içinde olması başlangıç noktamın iç dünyamdaki mekanizmalar olmasını sağlıyor. Öncelikle bunları tanımalı ve bu alanda iyileştirilebilir şeyler varsa bunların üzerine gidilmeli diye düşünüyorum. Bu iyileştirmeler hakikati bulma sürecinde, dinginleşecek ve berraklaşacak olan zihin dünyama çok büyük bir avantaj sağlayacak diye düşünüyorum.
İç dünyamda yapacağım iyileştirmeler nasıl olmalı? Yapacağım şeyin iyileştirme olacağını nereden bileceğim? Belki kötüye gidecek olan bir süreç yönetecek ve sonunda mağlup olacağım. Yazımın başında dediğim gibi, filozof sakatlanmasına uğramadan, doğru yöntemler ışığında biraz da deneme yanılma ile bunu başaracağıma inanıyorum. Bir yandan akıp giden bir zaman var. Geçmiş zaman bir daha olmayacak şeylerle dolu, gelecekte ise henüz olmayan; ben bu ikisi arasına sıkışmış bir zavallıyım. Gelecek kaygılarım var, özlemini çektiğim şeyler var. Şu anki anımda bu ikisinin ağırlığını taşıyor olmam çok kötü. Ne kadar bilsem etsem de bu ikisi arasına sıkışıp kalıyorum. Sanırım bu sıkışmışlığımı geçmiş zamanı anlamlandırırken yaptığım şeylerin, bilgi-eylem dünyaları arasındaki mutabakatlaşmaya bir fayda sağlamamasıyla ilgili. Bu faydasızlık, içimdeki dünyaların beklenti-arzu mekanizmasını da bozuyor ve ortaya gelecek hakkında ümitsiz bir yapı çıkıyor. Ortada elde edilmemiş ya da ucundan bile tutulmamış bir hakikat olmadığı için, eylemlerdeki temelsizlik ne yaparsan yap, sürece olumlu etki edecek bile olsa, sürdürülebilir ve sürekli bir huzura dönüşemiyor. Temel olarak anksiyete üretme mekanizmalarımızın bu olduğunu düşünüyorum: dünyalarımız arasındaki mutabakatsızlık ve hakikatsiz-amaçsız eylemlerle daha da içinden çıkılamaz hale getirdiğimiz beklenti mekanizmalarımız. İlaçlarla yatıştırılabilen bu anksiyete üretme mekanizmalarımız bana fiziksel bedenimle, metafiziksel bedenim arasına bir set çekebileceğimizi de düşündürtüyor. İç dünyalarımız isterse birbiriyle dev savaşlar veriyor olsun, vücutla aramıza çekilen ilaç duvarları sayesinde bedenleri yatıştırıyor ancak uzun vadede doz aşımı gerekecek ve dış dünyadaki birkaç kimyasal formüle bağımlı, esir bireylere dönüşeceğiz. Arzu ettiğimiz huzur, yok sayarak, set çekerek ya da bir şeylerin peşine düşüp zamanı heba ederek elde edilebilecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Mutabakatlaşma ve Hakikatin yakalanması durumunda zaten bunlara ihtiyaç kalmayacak. Tam özgür bir birey olarak bunu yakalamak mümkün.
Öncelikle geçmişimde kalan-kalacak olan zamanımı anda yaptıklarımla nasıl doğru anlamlandırabilirim bunu düşünüyorum. Arzu dünyamdan bana emredilenlere-tavsiye edilenlere mi uymalıyım? Bir yandan kontrolümde olmayan şeyler var, bunları nasıl değerlendirmeliyim, bunlara karşı tutumum nasıl olmalı? Tam olarak neleri arzuluyorum? Gördüğüm dokunduğum madde dünyasında en çok dikkate aldığım hatta bence insanların %99unun en çok dikkate aldığı arzular fiziksel-maddesel arzular. Bir “erkek birey” olarak maksimum sayıda kadını dölleyerek tatmin olacağını söyleyen bir bedenim var. Haz odaklı (hedonizm), üreme-cinsellik odaklı bir yaşam bana 60 yaşımdan sonra üstüme çöker diye düşünüyorum. Gelecekte mehmet ali erbil gibi olmak istemediğim kesin. Bedenim zaman-mekan akışkanlığı içinde eskiyen bir yapıya sahip. Bunu tersine döndürmenin henüz çaresi yok, yavaşlatmak bile inanılmaz büyük efor gerektiriyor. Peki bedenden gelen sesleri kesmeni yolu nedir? Uzlaşması ya da eğitilmesi gereken 2 dünyaya yeni bir dünya daha eklendi, fiziksel dünyam. Kök nedenler analizini yapmaya içeriden başladığım için kendimi şanslı sayıyorum. Dışarıdan yani fiziksel dünyamdan başlasaydım, bedenimin yoğun direktiflerinden içeriye hiç geçemeyebilirdim. Sanki insanlardaki birey olamamanın (asıl benliğini tanıyamamanın) sebeplerinden biri bu. Bir insan her ne kadar metafiziksel bir yapıya inandığını ya da metafiziksel yapının var olduğunu kesin bildiğini iddia etse de kendinin en tatmin olmuş halini bulmada (az önce kök nedenler analizlerini yapmada) sürece en dış en fiziksel katmandan başlıyorsa başarılı olma ihtimalini aşırı düşük buluyorum. İnsan kendini sürekli aşmaya çalışan bir varlık. Araçlarla kendimizden hızlı gidiyor, makinalarla güçleniyoruz. Ancak tek bir anda tek bir yerde var olma gibi bir dezavantajımız var. Sanki bana nerede değilsem orada daha mutlu olacakmışım gibi geliyor; ne yapmıyorsam, sanki onu yapsaydım geçmiş zamanım daha değerli olacakmış gibi. Bu sonuçları doğuran karşılaştırmaları yapan iç dünyamdaki çok seslilik tıpkı sokak ropörtajıcısının mikrofon uzattığı dayıların tartışmaları gibi. Bağırış, çağırış. Mantıklı düşünüp değerlendirmeye çalıştığımda dahi durulmayan bu çok sesliliğin ehlilleşmesi gerektiğini düşünüyorum.
Stoacılık, eskiden de az biraz bildiğim bir düşünce akımı. Planladığım ehlilleşmeyi stoacı düşünce sistemiyle elde edeceğimi umuyorum. Arzularımın ve aklımın beni farklı yönlere çekiştirip durması oldukça yorucu. Biraz sakince düşünsem sanki her şey çözülecekmiş gibi. Beni çekiştirip duran arzularımı eğittiğimde gerçeğe ulaşabilecek planı yapmaya hazır bir zihni elde edeceğime dair inancım büyük. Bu aynı zamanda özgürleşmek de demek. Arzularının peşinden koşup duran biri ne kadar özgürdür. Sigara tiryakisi bir insanın, sigarası kalmadığında onu markete götüren nedir, kendi seçimi mi, bağımlılığı mı? Bu insan, kendi içindeki sigara içmelisin diye bağıran, hatta emreden kısmın sesini kısabilseydi sigara almaya gider miydi? Sigara çok somut bir örnek, bu yüzden bağımlılığını çözmek de bir o kadar kolay. Peki ya insan bağımlılığı, dopamin bağımlılığı... Görünmeyen ve hatta tespiti çok zor bağımlılıklar var. Bunların da keşfine çıkmalıyız. Tekrarlayan davranışlarımızı analiz etmeli, bu tekrarlayan yapıların içinde bizi tekrardan aynı eyleme sürükleyen şeyin duygu ya da arzu dünyamızdaki karşılığını bulmalıyız. Schopenhauer insan hayatını bir sarkaça benzetiyor. Istırap ve can sıkıntısı arasında salınan bir sarkaç. Elde edemediğimiz şeyler için ıstırap duyuyor, bunları elde ettiğimizde ise can sıkıntısı ve bir arzusuzluk halinde kalıyoruz. Tekrar bir arzuyla yeni bir ıstırap yaratıp sonra o ıstırabı sonlandırmak için didiniyor, elde ettiğimizde yine bir arzusuzluk ve can sıkıntısı... Bu döngü yaşamak zorunda olduğum bir döngü mü yoksa bu döngüden çıkmak mümkün mü? Sarkacın durması halinde ne yaşarım, yaşar mıyım? Can sıkıntısı ve arzusuzluk durumunda iken dürtülerimden bağımsız bir arzu geliştirmem mümkün müdür? Özgür arzu mümkün mü?
Sorulardan kurtulmayı beklerken daha çok soru ile başbaşa kalmak... Stoacı düşünce sisteminin temelindeki tanrı görüşünü bir kenera bırakıyorum ilk aşamada. Evreni ve insanı sorgulamaya girişmem için öncelikle zincirlerimden kurtulmam lazım. Stoacı düşünceye göre mutluluk-huzur olaylara karşı doğru (optimum) zihinsel yaklaşımla doğrudan ilişkilidir. Yani olan şeye karşı bakış açımız bizim mutluluğumuzu-huzurumuzu belirler. Mesela beni çekiştirip duran bir dürtümü beslemediğimde sesi daha çok artacak ancak uzun vadede beslenmeyen dürtümün gücü zayıflayacak ve ben de zincirimi çözebileceğim. Dürtümü beslediğimde güçlenmesine izin vererek aslında kısa süreli hazzı, uzun süreli huzurla takas etmiş olmaktayım. Büyük salaklık. Seçimimi huzurdan yana kullandığımda ise büyük kar. Dürtümün beni zorladığı şeyi elde edememenin ıstırabını, makul bir düşünceyle aşabilmek çok güzel. Aslında şöyle de düşünmek lazım, dürtüler benim hayvani yönümden çıkıyor, ancak bunları insani yönüm olan aklımla kontrol edebiliyorum. Dürtülerinin esiri olmak cidden bir alt-insan özelliği, hayvandan farksız, üstelik esaret. Bu bilgiyi sindirdikten sonra alt-insan olmak istemeyeceğim çok açık.
İnsanın çok ilginç bir yapısı var. Her koşulda kendini aşmaya çalışan bir varlık. Uçaklarla uçabiliyor, teleskoplarla gözün görebileceğinin çok daha fazlasını görebiliyoruz. Hep fazlasına ihtiyaç duyuyoruz, sürekli haddimizi aşmak istiyoruz. Her saniye bir şeyler tecrübe ediyor, bu tecrübelerimizi özümseyerek bir sonraki olay örgüsündeki rolümüz için bir paket gibi hazırlıyoruz ya da var olan paketi güncelliyoruz. Tecrübe etmediğimiz alanlar için ise aklımızı kullanıyoruz. Misal, tren yaylarını ufukta birleşmediğini bilmek için aklımızı kullanmamız lazım çünkü gözümüz bizi yanıltıyor, gözün gördüğünü (tecrübe ettiğini), hiç görmediğimiz bir matematik formülü ezip geçiyor. Metafizik dünyamıza aldığımız her kavram ya da formül tıpkı bir kapı gibi yeni metafizik evrenlerine açılıp genişleyerek ve büyüyerek tecrübe edilen bir şeyi bile kolaylıkla bastırabiliyor. Bu aşamada seçimimi tabii ki metafizik dünyamı genişletmekten yana kullanıyorum.
Yönümü tayin edebilmekten mutluyum, ne yapıp ne yapmayacağımı artık daha iyi biliyorum. Tamamen özgürleşmek uzun bir süreç. Bu süreçte hayvani arzularımı eğitecek ve kendimi bunların zincirlerinden kurtaracağım. Hatta mümkünse ben onların boynuna zincir vuracağım. Aksi takdirde tamamen odunlaşmaktan da çekiniyorum. Bir yandan okuyacak ve öğreneceğim. Metafizik dünyama katacağım yeni kavramlarla görünmeyen evrenimi genişleteceğim. Genişleyen evrenim güçlenecek ve zaman geçtikçe aklım, kontrolü bedenimden devralacak. Özgürleştikçe sakinleşecek, içimdeki çok seslilik ve bağırış çağırış azalacak. Bu dinginlikte ortaya çıkacak olan insani arzularımın ne olduğunu tanımlamak beni heyecanlandırıyor. Çünkü bu insani arzular aslında benim özümde kim olduğum ile ilgili. Gerçek ben ortaya çıktıkça hakikati arama hususunda daha da avantajlı hale geleceğim.
Bu yazının ortaya çıkmasındaki süreçte okuduklarımdan tavsiye edebileceğim birkaç kitap:
1. Aşkın Metafiziği - Schopenhauer
2. Kendime Düşünceler - Marcus Aurelius
3. Ahlak Mektupları - Seneca
4. Söylevler - Epiktetos
5. Akılcı Yaşam Kılavuzu - Albert Ellis
Bunları da araştırmak faydalı:
1. Stoa, Stoacılık, Stoacı Düşünce
2. Freud'un Zihin Kuramı
3. Rational Emotive Behavior Therapy
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder