16 Haziran 2025 Pazartesi

Vizyoner Tefsir 4 - Müddessir Suresi (Görev Tanımı)

rahman rahim olan allahın adıyla

müddessir suresi ilk inen surelerden biridir. muhammed nebinin, dolayısıyla da biz insanların allah yolunda islam yurdunu kurarken görev tanımlarının yapıldığı suredir. ilk yedi ayette yedi emir verilmiştir, bu yedi emirle bir inşa amaçlanmıştır, bu inşayı açıklamaya çalışacağız (emir => inşa). müddessir ismini, ilk ayetteki hitaptan almaktadır. kelime anlamı olarak içe katlanan, içine kapanan, altına alan, altına aldığı ile içine kapanan anlamı vardır. anlam itibarı ile "müzzemmil"in zıttı oluyor. müzzemmil suresinde bir kişilik inşası vardı. sırtına vahiy sorumluluğunu alan muhammed nebiye 9 emir verilerek onu bir hakikat devrimcisine dönüştürmek amaçlanmıştı. bu surede de bir hakikat devrimcisi ne yapar, nasıl yapar bunu açıklamaya çalışacağız. bu surede de emirlerle bir inşa çalışması yapılıyor. emirlerin hepsi faal olma, aktif olma ile ilgili. 
* sorumluluk büyüdükçe yatak küçülür * (mustafa islamoğlu)

şirk, müşrik kelimelerini sıkça kullanıyoruz ayetleri açıklarken. muhammed nebi şirke karşı bir savaş veriyor ve bu savaşın karşı tarafındakine müşrik deniyor. nedir bu şirk? aslında bunun tanımı hac31'de müthiş güzel bir şekilde yapılmış. ancak onu sırası geldiğinde açıklayalım. şimdilik şu kadarını bilsek yeter: allahı çoklamak şirktir. evet bu doğru. ancak allah kelamını sadece düz cümle olarak akletmeden almak kendisine büyük hakaret olur. akledince şu cümleyi kurabiliriz: yaratılanı teklemek şirktir. kuran sistemi "mesani"dir, zümer suresi 23. ayette, net olarak yazılmış. mesani ikişerli demektir kelime anlamı olarak, çifter çifter, yani çift kutuplu. daha sonra açıklayacağız bu ayeti ancak ilk baştan beri ayet analizinde göz ardı etmeyeceğimiz bir sistem olduğunu da bilmek lazım. bu sisteme göre yazılmış bir metni değerlendirirken anlamamız gerekene daha iyi yaklaşmak için her cümlenin bu yönünü de ele alacağız, aldık. şirke geri dönersek, yaratılanı teklemek ne demek? oğlum olmazsa yaşayamam, o kız geri gelmezse kendimi yakarım, o insanın alternatifi yok, bmwye binmezsem hayatım çok kötü geçecek, o kitabı okumazsam aptal kalırım, bu pideyi yapan dünyada başka yer yok, abdyi yenemezsin, onların teknolojisini alt edemezsin, başka parti mi var ülkeyi yönetecek, o giderse hepimiz ölürüz, aile her şeydir, tek adam bilmem ne adam, onun başka alternatifi yok, o yoksa beka sorunu olur ... alın size güncel şirkler. fatiha (açılış) suresinin ilk ayeti de zaten bu yüzden dünyadaki bu övgü problemini çözmek için inmiştir. insan garip bir yapıda, birinin ya da bir şeyin kölesi olmak için çırpınıyor da çırpınıyor. özgürlük tabii bedeli olan bir şey, sorumluluk lazım, efor lazım, akıl lazım, disiplin lazım. bunları yapmak zul gelince insana övgülerin yoğunluğuna göre buluyor kendine güzel bir put (tapacak bir şey). ağızda islam allah olunca insan kendini şirkten kurtardığını sanıyor. bu topraklarda, şans eseri islamla tanıştık diye sevinmemek lazım. hangimiz okuyup anladık neymiş bu kitabın içeriği, ne yapmış muhammed, neyi amaçlamış, kiminle ve nasıl savaşmış. siz nasıl bir şeyin görüntüsüne değil içeriğine para verip alıyorsanız, hesap gününde de dilinizde olana değil içeriğine bakılacak. yoksa zaten papağanlar ve kayıt cihazlarından bize cennette yer kalmazdı. 

suredeki ayet sayısı: 56

1. Yâ eyyuhâ-lmuddeśśir(u)
ayetin türkçesi: ey içine kapanan kişi
ayetin hedefi: muhammed nebi, içine kapanmış hazine barındıran sen, ben, biz...

müddessir, içine kapanan kişi demek. altına bir şey alıp da içine kapanmış. bu ayet aynı zamanda muhammed nebinin gelişimine de tanıklık edeceğimiz ayetlerden biri. bu ayetten muhammed nebinin içine kapanık biri olduğunu anlıyoruz. 
içine kapanık kişi ne yapamaz? birini uyaramaz, birinin hatasını söyleyemez, itiraz etmez, karşı çıkmaz, kendi fikrini söylemez... muhammedin nebilik sürecinin başlarında pasif biri olduğunu bu ayetten anlıyoruz. tarihsel kaynaklara da baktığımızda mekke'de, cahiliyye döneminde hılf-ül-füdul diye bir sivil toplum kuruluşu var. muhammed burada var ancak aktif değil, bu yüzden aktivitelerde adı geçmiyor, sadece üye olarak geçiyor. peki muhammed nebi altına alatak içine kapandığı şey ne olabilir? bunun cevabını kuranın genel ve şimdiye kadarki bağlamına bakara verebiliriz. kuran ayetleri müşriklerin kurduğu sömürü düzenini sona erdirip, barış ve huzur yurdu kurma amacıyla inmiştir, bunu kuran ayetlerinin kendisi söylüyor. bir önceki surede devrim ateşi de yakılmıştı. o halde diyebiliriz ki muhammed nebideki ahlaklı devrimci şuur, muhammedin altına alıp içine kapandığı şeydir. müddessir suresinin amaçlarından biri de bu değerler sistemini açığa çıkarmaktır. 

çıkarılan ders: 

2. Kum fe-enżir [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: kalk ve uyar
ayetin hedefi: içimizdeki ilahi değerlerin aktif hale gelmesi

ayette iki emir var: kalk ve uyar. müzzemmil suresi de kalk emri ile başlamıştı, bu sure de kalk emri ile başlıyor. inşa sürecinin devam ettiğini anlıyoruz. ayağa kalkmak gerçekten çok zor bir iş. kendi iç dünyamızı düşünelim. hepimizin kendini eksik hissettiği, yetersiz hissettiği ya da eylem yapmak için yeterince motive olmadığı konular var. içine kapanık insan böyledir, içindekileri dışarı çıkarması oldukça zordur. bunun türlü türlü sebepleri olabilir. bunlardan en belirleyici olanı savunma mekanizması. etrafımızdaki insanlar, içinde bulunduğumu toplum ne kadar bizden farklı ise, o kadar içimize kapanırız çünkü içimizdekileri doğal olarak korumak isteriz. içimizdekiler ile eylemde bulunduğumuzda zarar göreceğimizi düşünürüz. insan kabul görmek ister, topluma entegre olmak ister. insan potansiyellerini gerçekleştirmek ister, kendini aşmak ister. bu yüzden araçlar gereçler yapıyoruz. ancak içine kapanan kişi topluma entegre olmamıştır, kendi potansiyellerini gerçekleştirmekten uzaktadır. altına değerlerini alıp içine kapanan kişiye de şu konuda hak vermek lazım. içinde bulunduğu toplum o kişiye göre tepetaklak aşağı gitmektedir. her ne kadar bolluk bereket bile olsa, ahlakın olmayışı, hak hukukun olmayışı ve sömürü düzeni zaten sürdürülebilir bir yapı değil. bu yüzden içine kapanan kişi toplumla entegre olmayı reddetmiştir. yeryüzü ve evren hep birlikte var olmanın ve var etmenin sürdürülebilir olduğu bir sistemle yaratılmış. besin zincirinde bile herhangi bir adımda sorun yaşandığında, büyük ekolojik felaketler olduğunu biliyoruz. avrupada veba bu yüzden çıktı, kedileri öldürürseniz fareler çoğalır ve veba çıkar. doğanın kabunu bu. içinde yaşadığımız dünya birlikte ve çoğulcu yaşamın en verimli ve tek yöntem olduğu bir dünya. herhangi bir sömürü düzeni bu sistemi alaşağı ediyor. ne yapalım peki, oturup izleyelim mi? 
oturup izlemeyeceksin. pasif iyi olmayacaksın. yatmayacaksın. kafanı çevirmeyeceksin. toplumdan uzaklaşmayacaksın. insanlara küsmeyeceksin. kalk emri ile içteki hazineyi (ahlaki değerler) dışarı çıkarmayı amaçlayan emir, "uyar" emri ile bu hazineyi toplumun gözünün önüne koymayı amaçlıyor. neden? yahu herkesin aklı fikri yok mu? onlar düşünememiş mi hakikati söylemenin iyi olduğunu? onlar da anlasalarmış. böyle de diyebilirdik ama demiyoruz. nasıl bilginin zekatı öğretmek, servetin zekatı maddi yardım, sevginin zekatı yetimin başını okşamak ise, ahlakın zekatı da toplumu uyarmaktır. insan kendi içindeki fazla olanı dışarıya vermeli ki hep birlikte bu değer çoğaltılsın. tek başına içinde tuttuğun şey maalesef çoğalmaz, tükenir. bir dil öğrenseniz, konuşmadıkça unutursunuz. sevdiğini görmezsen, kalbinden de gidiyor bir süre sonra. ahlak da böyledir, onu kullanmazsan eriyip gider. zekatını vermediğin şey, yani türkçe ifade edelim, arındırmadığın şey önünde sonunda paslanıyor ve kullanılmaz hale geliyor.
uyar emri. bu emir de aslında islam, insan, allah ekseninde de büyük mesajlar içeren bir emir. öncelikle bu emir kendi kartvizitinde merhamet yazan bir allahın emri. şöyle bir söz hatırımızda: "müslüman korku ve umut arasındadır". uydurulmuş din tüccarlarının toplumu konsolide etmek için temele yerleştirdiği dinamitlerden biri de bu maalesef. bu bir hadis. "korku" yeryüzünden silmemiz gereken, hakikatten en uzak şey. bu çok önemli: hakikatten en uzak olan şey. korku bir gün kapıyı çalmış, cesaret kapıyı açınca bakmış ki kimse yok. bu sözü devrimci lider martin luther king söylemiş. korku öyle bir kötülük ki insanı olmadığı bir şey gibi davranmaya zorlar, algıyı bozar, kendinden uzaklaştırır, insanın içindeki iyi değerlerin dışarı çıkmasını engeller, bunlar yerine hayvan çıkarır. bir insanı korkutursanız aslında vereceği tepki bir hayvanı korkuttuğunuzdan farksızdır. akrebi korkutunca nasıl sokuyorsa, insanı korkuttuğunuzda da sokacaktır. korku kelimesini muhammed nebinin ağzına yakıştırmak ancak islam düşmanlarına yakışır. muhammed nebinin savaştığı şeylerden biri de korkuydu. günümüzdeki din tüccarlarına bakalım: yanarsın, allah yakar, allah acı çektirir, zebaniler derini yüzer, gözlerini oyar... hepimiz bu korkutma cümleleriyle büyüdük. sömürü düzenlerini devam ettirmeye çalışanlar, ağızlarına islamı alsalar da daha sonra korkutmaya devam ettiler, çünkü saltanatlarını devam ettirmenin yolu, insanlara tahakküm etmenin yollarından biri de korkudur. bu korku işinin bir de şu boyutu var. çocukluğunda allah yakar vs diye korkutulanlar, büyüyünce allah için insan yakarlar. günümüzdeki radikal islamcıların kolaylıkla insan öldürmelerinin sebebi de bu. allah için insan yakıyor ve cennete gideceğini düşünüyor. kartvizitinde rahman rahim yazan allah, kendisi için herhangi bir canlının katledilmesini ister mi? buna ihtiyaç duyar mı? allahın hiçbir şeye ihtiyacı yok, ne ibadetlere ne kurbanlara ne de başka şeylere. islam da kuran da insan için. bu yüzden bu doğru yaşam tekniklerinin uygulanmaması düzgün toplumun kurulmasına engel oluyor. yani insan insanın engeli. 
uyarmak, korku toplumundan bilgi toplumuna geçiştir. bilgi zannı yok eder. hurafeleri, kuruntuları yok eder. korkunun olmadığı toplumda kimse kimseyi sömüremez. islamın çekirdeğine "korku ve ümit arasında" diye bir tanım koymak, sömürü düzeni devam etsin isteyenler içindir. bu insanlar kimsenin birey olmasını istemez. bireylerden çekinirler böyle insanlar. o yüzden herkesin sürü gibi peşinden gelsin isterler. sürüden ayrılınca kurtlar kapar diye sık sık tembihlerler böyle insanlar. 

çıkarılan ders: aktif iyi ol, toplumdan uzaklaşma, toplumun içinde aktif iyi ol, insanları uyar.

3. Ve rabbeke fekebbir [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: sadece eğitici-öğretici allahı yücelt
ayetin hedefi: davayı şahsileştirmeme uyarısı

devrimin kodlarının işlendiği vizyoner bir ayet daha. bir islam devrimcisinin görev tanımını yapmaya devam ediyoruz. muhammed nebiye kalkması, toplumu uyarması emredilmişti. bir önceki surede muhammed nebiye karşı yöneltilen saldırıları konu alan ayetleri yorumlamıştık. insanın doğal tepkisidir, kendine bir suçlama yöneltildiğinde bunu şahsileştirebilir. önceden el-emin (güvenilir) muhammed diyenler, muhammed nebi la ilahe illa hu deyince, saltanatlarını ve sömürü düzenlerini korumak için yalancı, cinli, kafayı yemiş, deli vs dediler. insan üstüste böyle hakaretlere uğrayınca doğal bir tepki olarak karşı çıkar. işte bu karşı çıkış muhammed nebiye yasaklanıyor. 
ayette sadece rabbini yücelt diyor. sadece rabbimizi yücelteceğiz tamam, "mesani" sistemle yazılmış olan kuran, bu ayetle sadece rabbimizi yüceltmemiz gerektiğini değil, aynı zamanda olur olmadık kendinid e yüceltme diyor. 
insan kendini ya da bir başkasını nasıl yüceltir, bu ne demek? allahı yüceltmeyi pekala anlayabiliriz. merhametli oluruz, dürüst oluruz, insanlara yardım ederiz ve bu yaptıklarımızı allaha şükrederek yapınca zaten içimizdeki ilahi değerleri yaşattığımız için otomatik olarak allahı da yüceltmiş oluyoruz. onun bize emanetini (ahlaki değerleri) doğru kullanmak zaten onu yüceltmektir. peki insan allahtan başka şeyi nasıl yüceltir? ufak çıkarları karşılığında özgürlüğünü satan köle olma meraklılarını anlıyorum. herhangi bir insanı ya da kurumu yüceltmek zaten bu insanlara yakışan şey, bu da kolay anlaşılır. muhammed nebi sömürücüler ve sömürülme meraklıları tarafından saldırılara maruz kalmıştı.bu saldırılar direkt olarak muhammed nebinin şahsına olsun ya da olmasın, bu söylenenlere karşı verdiği cevap davasının odağını belirler. hayr ben yalancı değilim, cinlenmedim vs gibi kendini savunsa idi, söylenenleri dikkate almış yani söyleneni yüceltmiş olacaktı. bu ayetteki sadece rabbini yücelt emri, müzzemmil suresindeki "zerni" = "bana bırak" emrine çok benziyor. müşriklerin ne kendilerini ne de sözlerini yüceltmeme emri veriliyor muhammed nebiye. insan değer vermediği yerden gelen sözden etkilenir mi? hiç umursamadığımız biri, bize sayıp sövse ne olur? eline ne geçer? söyledikleri gerçekleşir mi? hiçbiri olmaz. eğer bir kötü sözden etkileniyorsak bu sözü söylene verdiğimiz. değerdendir. sadece rabbini yücelten kişi, bu saldırıların hiçbirinden etkilenmez. müthiş bir koruma kalkanı.
bu ayetin bir de ikinci bir anlamı daha var, kolaylıkla anlayabileceğimiz. rab kelimesi kullanılmış. bu kelimeyi artık tanıyoruz: eğitici öğretici demek. eğitici öğreticiyi yüceltmek gerekir. çünkü bilgi aynı sıvılar gibi yukarıdan aşağı akar. suyu içmek istiyorsan bardağı ağzından yukarı kaldırman gerekir. birinin sözüne çok değer vermek istiyorsan onu yüceltmen gerekir. eğer yücelteceksen bir şeyi, bu bir şeyler öğrenebileceğin bir kurum ya da kişi olmalı. 

**allahuekber sözü bu ayete dayandırılmaktadır. ekber eşi benzeri görülmemiş büyüklükte demektir. kelimeler yetmez ancak yine de anlayabiliriz. allah-u-ekber

çıkarılan ders: bu dünyada bir şeyi odağa koyup yaşacaksak bu allah olmalı. rabbimiz odakta iken, ilahi yasaları daha kolay öğreniriz, bunlara uygun yaşayınca da hem bu dünyada kazanç hem öteki dünyada kazanç. zaten diğer ihtimallerin hepsi zarar ziyan, ne diye doğru yolu tutmayalım, aklımız çalışıyor sonuçta.

4. Ve śiyâbeke fetahhir [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: elbiseni temiz tut
ayetin hedefi: prezentabl olma emri

siyabeke kelimesi mecazsız elbise demek. bu ayete ufak bir tarihselci kuran anlayışı ile de bakmak lazım. cahiliyye döneminde şeyhler, dini figürler pejmurde ve pisti. hatta günümüzde de öyle değil mi? acı çekmeyi kutsallaştırıp, pis ve bakımsız görünerek sömürdüğü kitlesine bir dolu mesaj veren uydurulmuş din tüccarlarının çoğu ikili bir hayat yaşıyorlardı. vaaz vakti koyun derisini, yün hırkayı sırtlanan uydurulmuş din tüccarı, vaaz bitince ipek şallarına dolanıyordu. aynı günümüzdeki gibi değil mi? pejmurde şeyhler, vaaz bitince mercedes jipleriyle malikanelerine geri dönüyorlar. şahit olsan bile buna, kimsenin umrunda değil, sorsan zekatını verdik diyecek. gerçi artık göstere göstere de yapıyorlar. cahiliyye dönemi müşrikleri günümüzdeki uydurulmuş din tüccarları kadar savruk değillermiş sanırım. bizimkiler her şeyi gözlerimizin önünde yapıyor ama görüp görmemek, uyarıp uyarmamak kişinin kendi ahlakına kalıyor. ahlaksızsa normal diyor, değilse itiraz ediyor. pasif iyiyse içinden itiraz ediyor, aktif iyiyse risk alarak, yapılanın yanlış olduğunu söylüyor. kendi küçük kişisel çevrelerimizdeki davranışlarımızı da değerlendirirken bunu unutmamamız lazım. pisliği, sömürüyü gördüğünde kafasını çeviren maalesef bizden değil. çıkarcı insanın sizinle iyi olması, yalnızca henüz çıkarlarınızın çatışmadığına delildir. yoksa insanın eylemleri, nasıl bir ahlaka sahip olduğunu gösteriyor. 

çıkarılan ders: biz kendimize yakışan şekilde temiz olacağız. acıyı kutsallaştıran görünüşlere karşı duracağız.

5. Ve-rrucze fehcur [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: pislikten (manevi pislik) uzaklaş
ayetin hedefi: özeleştiri alışkanlığı kazanılması

rucz, manevi pislik demek. fehcur fiili ise "hecera" kökünden türemiştir. uzaklaşmak anlamında ancak bir şeyin özünden uzaklaşma gibi düşünebiliriz bunu. bir şeyle alakayı kesmek için uzaklaşmaya fehcur deniyor.
bu ayetin tefsirlerinde genelde gördüğümüz hep şirkten uzak durulması ile ilgili bir ton cümleydi. evet haklılık payı vardır elbet ancak daha geniş perdeden bakılması gerekiyor bu ayete bizce. ayette manevi pislikle alakayı kesmemiz emrediliyor. peki nasıl yapacağız bunu? bir şeyin manevi pislik olup olmadığını nasıl bileceğiz? cevap: aklımızla. insan kendi içindeki duyguları ölçüp biçerken pek tabii biliyor hangi isteğinin nereden geldiğini. din sömürüsü yapan kişi bilmiyor mu din sömürüsü yaptığını? herkes her şeyin farkında ama kendine itiraf edemediği için bu problemler yaşanıyor. 
manevi pislikten uzaklaşmanın tek yolu var. o da özeleştiri yapmaktır. dışarıdan bir davranışımızın yanlış olduğu söylense bile, o davranışımızı kendi içimizde tekrardan değerlendirmeden, ölçüp biçmeden evet bu yanlıştır demiyoruz. önce kendimizin ikna olması lazım. muhammed nebiye vahiy geldiğinde ona ilk inanan eşi haticedir diye bir bilgi öğretirlerdi bize. yanlış efendim. önce kendisi inandı, bildi. kendisi inanmasa, ölçüp tartmasa başkasına aktarır mı? insan her bilgiyi önce kendisi değerlendirir daha sonra dışarıya açar. bu çok doğal ve olması gereken bir süreç. 
iyi insan olup, güzel toplum kurabilmenin yolu önce iyi bir birey inşa etmekle başlıyor. iyi insan da kendi kendini inşa edecek. önce özeleştiri yapacak. manevi pislikleri tespit edecek ve onlarla alakayı kesecek.

çıkarılan ders: islamın ilk şartı özeleştiriymiş meğerse. iyi toplum kurmanın yolu iyi bireyi inşa etmekle başlar. iyi insan kendini özeleştiri yaparak inşa eder. özeleştiri allahın bize verdiği en en büyük nimettir belki de. ilerlemenin, tekamülün kapısı ancak özeleştiri yapıp ve devamında tespit ettiğin kötü şeylerden ve çirkin davranışlardan uzaklaşarak açılır. özleştiri alışkanlığı insanı pisliklerden bu şekilde uzak tutar.

6. Velâ temnun testekśir(u) [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: ve verdiğini çok bularak başa kakma
ayetin hedefi: iyilik-hayır yapmanın metodunun vurgulanması

bu ayet köylü kurnazlarına gelmiş gibi adeta. iyilik yapınca her şey bitmiş olmuyor. iyiliğe bakış açımız da oldukça önemli. ayetin anlatmak istediği basit: çok görerek verme, verdiğini çok görme, başka bir şey umarak verme, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez diye düşünme, iyiliği başa kakma, başa kakacaksan verme.
iyilik, karşıdan beklenilen bir şey olduğunda dengesi bozulan, ruhunu yitiren bir şey. iyiliği zaten karşılık için yaparsa bir insan onun adı alışveriş oluyor. dünya alışveriş ile mi daha iyi bir yer olur, karşılıksız iyiliklerle mi? merhamet toplumu oluşturmak istiyorsak, ikincisinin aktif olduğu bir insanlık olmalı. bu ayette de muhammed nebiye ve dolayısı ile biz insanlara, iyiliği karşılıksız yapmamız emredilmiştir. 

7. Velirabbike fasbir [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: rabbin için sabret
ayetin hedefi: eğitim sürecinin vurgusu yapılmaktadır

yedinci ayet de bir emir yani bir inşa ayeti. müddessir suresinin ilk yedi ayeti bu inşayı en temel noktalarında emirler ile içine kapanmış kişiyi, içindeki değerleri toplum önünde açığa çıkarması ve toplumu uyarması için, açması amaçlanmaktadır. muhammed nebiyi, dolayısı ile bizi pasif iyiden, aktif iyiyi dönüştürme amacında olan ilk yedi ayetin sonuncusunda bu süreçte bize en çok gereken şey vurgulanmıştır: "sabır". daha önce sabır-sabretmek ile ilgili analizimizi yapmıştık. sabır içinde eylemi barındıran bir direniş halidir, diye açıklamıştık. pasif direnmeye katlanmak deniyor. sure başında kalk emri ile başlıyor, kalkmış biri zaten yatarak katlanmaz, ayakta direnir, oldurana kadar ayakta kalır. 
ayette eğitim süreci diye bir analiz yaptık çünkü bu ayette de allahın rab ismi yani eğitici-öğretici ismi kullanılmış. dolayısı ile şöyle bir anlam çıkarıyoruz:
rabbin için sabret => eğitici-öğretici için sabret => öğrenmek için sabret => öğrenmek için diren => öğrenmek için çaba göster
eğitimin temel yapıtaşını bu ayetten çıkarmış olduk: sabır. ne zeka, ne de başka bir şey, eğitim süreçlerinde en belirleyici olan sabırdır. burada yine belirtelim, altını çizmiş olalım, katlanmak değil, direnmek, çabalamak. öğrenmek için zaten çaba göstermeyen insanın beynine bir başkası bilgileri doldurmayacak. insan bir şey öğrenmek istiyorsa bunu kendi çabasıyla yapacak. kuran analizine başladığımızdan beri zaten şunu görmüş olmamız lazım: ne yapıyorsak kendi tercihimizle yapıyoruz ve bir şey elde etmek istiyorsak o konuda çabalamamız lazım. çaba çaba çaba. allah yatanı sevmezmiş diye boşuna dememiş sanırım atalarımız.

çıkarılan ders: sabır yani direnmek-diretmek-çabalamak... her şeyin yakıtı bu. zaman ve çaba ilk önce saygı duyulması gereken şeylerden. hiçbir şeyi birden öğrenmeyeceğiz, bir anda müslüman olmayacağız, bir anda dünya bir barış yurduna dönmeyecek. bunların hepsi birer süreç. imkansız diye bir şey yok, eğer bir şey fizik yasalarına, evren yasalarına ters değilse o olur, olabilir. ama oldurmak insanın çabasına, direnmesine bağlıdır. kaderim belli deyip geçmek, yapamıyorum demek, pes etmek allahın sana verdiği değeri sen kendine vermiyorsun demektir. allah sana çok değer veriyor ve her şeyi çabanla başarabileceğini biliyor. sen de bil.

8. Fe-iżâ nukira fî-nnâkûr(i)
9. Feżâlike yevme-iżin yevmun ‘asîr(un)
10. Alâ-lkâfirîne ġayru yesîr(in)
8. ayetin türkçesi: üflenenin içine üflendiği zaman
9. ayetin türkçesi: işte o gün, zorlu bir gündür
10. ayetin türkçesi: gerçeği örtenler (kafirler) için kolay değildir
ayetin grubunun hedefi: son saat geldiğinde (kıyamet koptuğunda), o gün gerçeği örtenlerin çok zorlanacağı bilgisi veriliyor.

küfür: kelime anlamı gizlemek demektir, gerçeğin gizlenmesi. gerçeğin gizlenmesi, gerçeğin reddedilmesi, gerçeğin üstünün örtülmesi, gerçeğin karartılması... bunların hepsi aynı anlama geliyor. gerçeği ancak onun yerine geçebilecek bir yalan/iftira/algı ile karartabilirsiniz. bu yüzden insanın "gerçek" (hakikat) ile olan ilişkisi onun islam ile olan ilişkisi ile doğrudan bağlantılıdır. gerçek (hakikat) ile muhatap olmak istemeyen insan, onun yerine başka bir şey koymalı ki gerçek ile doğrudan muhatap olmasın. örneğin şirk de bir küfürdür. şirkin yaratıcıyı çoklamak ya da yaratılmışları teklemek olduğunu yazmıştık önceden. yaratılanı teklemek, yaratılanın çok olduğunu bildiği halde sanki o tekmiş gibi bağlanmaktır, bunu yapan kişi, yaratılanların çoklanması gerektiği bilgisini karartmıştır. peki bu kime zarar verir? cevap: tabiki sadece insana. şöyle ki, gerçeğin karartılması, gerçeğin ortaya çıkmayacağı ya da var olmayacağı anlamına gelmiyor. var olan vardır, yok olan ise yoktur. insan yok olana göre kendini organize ederse (hayatını aslında yok olan algıya göre düzenlerse) bundan sadece kendi zarar görür, çünkü olmayana bahis koymak er ya da geç kaybettirir. kaldı ki zaten allahın herhangi bir şeye ihtiyacı yok, biz süper düzgün insanlar olunca allah bir şey kazanmayacak ya da kaybetmeyecek. kuran, islam, küfür, şirk... bunlar sadece insanlarla ilgili şeyler. gerçeği yalanlarsak bu sadece bize zarar verir, islamı bozup savaş halinde olursak yine sadece insanlar ölüyor. kuranın ve islamın bizim için, bizim iyiliğimiz ve refahımız için var olduğunu anlamamız gerekiyor. iyi bir müslüman olmanın yolu da insanlardan geçiyor. 
kafir: kendisine gelen gerçeği bilerek (işine geldiği üzere) reddeden insana deniyor. haberdar edilmeyen insana denmiyor. bir insanın bir gerçeklikten haberi yoksa o insana kafir denmiyor. kafir, hakikat ile teması olduğu halde onu bilerek ve isteyerek reddeden insana ve kurumlara deniyor. 2+2=5 diyen insan kafirdir mesela. başaramazsam ölürüm diyen insan kafirdir, bilip bilmeden arkadan sallayan insan kafirdir, gerçeklik ile ilişki kurmadan, içinde gerçeklik barındırmadan yapılan her iş, söylenen her söz küfürdür. bilimsel gerçekliklere karşı çıkmak küfürdür, gerçeği çarpıtmak, algıya oynamak küfürdür.

ayet grubunda kafirler hedef alınmış. buradaki kafirler, müşrikler ile aynı kişiler. burada kafir denmesinin bir sebebi var. surenin başında "kalk ve uyar" diye muhammed nebiye emredilmişti. uyarılan kişi hakikat ile muhatap edilmiş anlamına geliyor. muhammed nebi gitmiş adamı uyarmış, doğrusunu anlatmış. adam da belli ki kabul etmemiş. muhammed nebinin söylediği hakikatin varlığını reddetmiş. bu hakikat yerine kendi algısındaki şeyin gerçek olduğunu savunmuş anlamına geliyor. küfretmiş ve kafir olmuş. algı hakikatten herhangi bir parça taşımadığına göre her şey bittiğinde, son saat geldiğinde, artık varlık dağılacağı için, insan da sadece gerçeklik ile muhatap olacak. işte algı ile var olmaya çalışan insan, gerçeklikten bir parça taşımadığı için var olma konusunda bir sıkıntı yaşayacak. bu satırları oturduğumuz yerden, zaten var olduğumuz bir düzlemde anlamak oldukça zor. uğruna neler neler yaptığınız şeylerin aslında hiç hakikat içermediğini görünce ve anlayınca sanıyoruz ki insan büyük bir buhrana girecek. 
cahiliyye dönemi mekkesinde de büyük bir sömürü düzeni vardı ve bu sömürü düzeni putlara dayandırılan bir otokrasi ile devam ettiriliyordu. o günün putları lat-menat-uzza idi. bugünün putları para-güç-haz. aslında çok bir şey değişmemiş. yine aynı sömürü düzeni devam ediyor. o dönemdeki müşrikler de bu dönemdekiler gibi gerçekliği bozup algı ile insanları köleleştiriyordu. sömürü düzeninin yaşamı var etmeye çalışan bir düzen olmadığı açık, sömürü düzeninde bir grup insan refahtayken, çok büyük bir kitle o küçük grubun refahı için çabalıyor. bir taraf emek verirken, diğer taraf tüketiyor ve sömürüyor. islam tam olarak bu sömürü düzeninin sona ermesine, hak ve hakikatin yerine oturması için gelmiş bir rehberdir, şimdiye kadar açıkladığımız ayetler bizi buraya yönlendirdi. bu rehberlik ile insan, sömürüye başkaldırır, la ilahe illa hu ayetini açıklarken buna değinmiştik. sömürüye başkaldırmanın yolu da işin doğrusunu-gerçeğini insanlara anlatmaktır (kum fe enzir) - kalk ve uyar). imtihan da bu davaya ne kadar destek olup olmamamızla ilgili. aslında bu haliyle islamı tatbik etmek oldukça sade bir anlatıma indirgenebiliyor. ne olursa olsun, gerçeğin yanında ol.

çıkarılan ders: ne olursa olsun, gerçeğin yanında ol. 

11. Żernî vemen ḣalaktu ve hîdâ(n)
12. Ve ce’altu lehu mâlen memdûdâ(n)
13. Ve benîne şuhûdâ(n)
14. Ve mehhedtu lehu temhîdâ(n)
15. Śumme yatme’u en ezîd(e)
16. Kellâ(s) innehu kâne li-âyâtinâ ‘anîdâ(n)
17. Seurhikuhu sa’ûdâ(n)
18. İnnehu fekkera ve kadder(a)
19. Fekutile keyfe kadder(a)
20. Śumme kutile keyfe kadder(a)
21. Śumme nezar(a)
22. Śumme ‘abese ve beser(a)
23. Śumme edbera vestekber(a)
24. Fekâle in hâżâ illâ sihrun yu/śer(u)
25. İn hâżâ illâ kavlu-lbeşer(i)
26. Seuslîhi sekar(a)
27. Vemâ edrâke mâ sekar(u)
28. Lâ tubkî velâ teżer(u)
29. Levvâhatun lilbeşer(i)
30. ‘Aleyhâ tis’ate ‘aşer(a)
31. Vemâ ce’alnâ ashâbe-nnâri illâ melâ-iketen(ﻻ) vemâ ce’alnâ ‘iddetehum illâ fitneten lilleżîne keferû liyesteykine-lleżîne ûtû-lkitâbe ve yezdâde-lleżîne âmenû îmânen(ﻻ) velâ yertâbe-lleżîne ûtû-lkitâbe velmu/minûne(ﻻ) veliyekûle-lleżîne fî kulûbihim meradun velkâfirûne mâżâ erâda(A)llâhu bihâżâ meśelâ(n)(c) keżâlike yudillu(A)llâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ(u)(c) vemâ ya’lemu cunûde rabbike illâ hu(ve)(c) vemâ hiye illâ żikrâ lilbeşer(i)
11. ayetin türkçesi: tek başına yarattığım o adamı bana bırak
12. ayetin türkçesi: ona uzun boylu mallar (geniş maddi imkanlar) vermiştim
13. ayetin türkçesi: ve çocuklar gözlerinin önünde
14. ayetin türkçesi: dayayıp döşedim (hiç sıkıntı çektirmemek) kendisine
15. ayetin türkçesi: sonra ister hırsla daha da artırmamı
16. ayetin türkçesi: yoo (hayır), madem ki bizim ayetlerimize karşı inatla karşı durdu
17. ayetin türkçesi: onu sarp yokuşa süreceğim
18. ayetin türkçesi: şüphesiz ki o (ayeti reddeden adam), düşündü ve ölçtü-biçti 
19. ayetin türkçesi: canı çıkası, nasıl da ölçtü-biçti
20. ayetin türkçesi: sonra (bir daha) canı çıkası, nasıl da ölçtü-biçti
21. ayetin türkçesi: sonra baktı
22. ayetin türkçesi: sonra suratını astı ve kaşlarını çattı
23. ayetin türkçesi: sonra arkasını döndü ve büyüklendi
24. ayetin türkçesi: o dedi ki, bu (kuran ayetleri) geçmişten nakledilen bir büyüden başka bir şey değildir
25. ayetin türkçesi: bu beşer sözünden başka bir şey değildir
26. ayetin türkçesi: onu sekar'a (cehenneme) yaslayacağım
27. ayetin türkçesi: sen nereden anlayacaksın (idrak edeceksin) sekar'ın ne olduğunu
28. ayetin türkçesi: ne geriye bir şey koyar, ne de bırakır (ne öldürür ne yaşatır)
29. ayetin türkçesi: beşer için levhadır (beşere özünü gösterir)
30. ayetin türkçesi: üzerinde ondokuz
31. ayetin türkçesi: ve yalnızca melekleri (melaikeyi) ateşin muhafızı kıldık; ve onların sayısını (ondokuz) küfürde ısrar edenler için bir fitne yaptık; ki böylece önceki vahyin mensupları gönülden ikna olsun ve iman edenlerin imanları artsın; hem önceki vahyin mensupları hem de (bu vahye) iman edenler bütün kuşkulardan arınsın; ve kalplerinde hastalık olanlar ve inkara gömülenler ise, “allah bu örnek ile ne demek istedi?” diye sorsun. işte böylece allah isteyeni saptırır, isteyeni ise doğru yola (hidayet) yöneltir. ve rabbinin ordularını ondan başka kimse bilemez. bunlar yalnızca beşer için hatırlatmadır. 
ayetin grubunun hedefi: bilinçli kafirin inkar süreci, körlüğü ve sonrasında başına geleceklerin bilgilerinin verilmesi.

kadder: ölçüp biçmek. onsekizinci ayette geçiyor bu kelime. kader kelimesinin ilk kullanımı kuranda bu ayettedir. kuran ayetlerini açıkladıkça bu tarz içi değiştirilen kavramların da doğrusunu anlamış olacağız.
kader: ölçü (standart). alın yazısı anlamına gelmemektedir. kader kelimesine alın yazısı, karşılaşılması mecbur olan olaylar gibi bir anlam vermek, ancak ve ancak insanları köleleştirmeye çalışanların oynudur. alın yazısı diye bir şey yok, kuranda böyle bir kavram yok. 

** köleleştiren kavramlar **
kader kelimesinin içini boşaltıp, yerine alın yazısı koymak sömürü düzenini desteklemektir. alın yazısı, insanın ilerleyişini durduran bir blokajdır. kaderi, yaşanması mecbur olaylar olarak gören insan kimle ve neden mücadele etsin. kendini geliştirmek için neden zorlasın kendini, zaten alın yazısı mecbur yaşayacağım deyip salar. zaten müşriklerin, yani sörmürücülerin istediği de bu değil mi? kendisine direnen insanların direncini kırmak ve saltanatını-sömürüsünü devam ettirmek. kendini geliştiremeyen, haklarına sahip çıkamayan halkı pek sever müşrikler. bu yüzden eğitimsiz bırakır, aç bırakır, sefil bırakır ama alın yazın bu der ve seni kendine köle eder. alın yazısı diye bir şey yoktur, allah kuranın her yerinde "dileyen" "tercih eden" diye belirtir bu durumu. yani insanın kaderi, kendi dilemesine, tercihine, çabasına bağlıdır. 

ayet grubu daha önceden de karşılaştığımız bir kelime olan "zerni" (bana bırak) ile başlıyor. müzemmil suresi 11. ayette görmüştük bu kelimeyi, trollerle mücadeleyi anlatıyordu. günümüzdeki gibi mekkede de o devirde troller var. troller (müşrikler) muhammed nebi, kuran, islam hakkında ileri geri konuşsalar da gündemi onların belirlemesine izin vermemek gerekiyor, muhammed nebiye işine bakması ve trollerden yüz çevirmesi emredilmişti. 
bu ayet grubunda da bilinçli bir kafir/trol resmedilmektedir ve konu bu trol prototipinin karşılacakları anlatılmaktadır. 12. ayetten anlıyoruz ki allah bu trolümüzde geniş maddi imkanlar vermiş, 13. ayette de bir çok çocuk vermiş. 14. ayetteki dayayıp döşeme (mehhedtu) kelimesi "mehd" kelimesinden türemiştir, beşik anlamına geliyor. bebek gibi bakmış, yani hiç sıkıntı çektirmemiş, el üstünde tutmuş. 15. ayette bu bebek gibi bakılan zengin ve çok çocuklu trolümüz, hırslı da bir insanmış. hırsı da malından ileri geliyormuş, daha da artmasını istiyormuş mallarının. demek ki bu trolümüz "menat" putuna tapıyor, yani servete, paraya, mala. 16. ayette bu trolün ayetlere (kuran ayeti ya da hayat ayeti ya da evren ayeti) karşı durduğunu anlıyoruz, ayetin başındaki kella burada "öyle yağma yok" anlamında kullanılmıştır. adam hırsla daha çok servet isterken, bir yandan da ayetleri inkar ediyor. burada ufak bir parantez açmak lazım.

ayet inkarı: ayet aslında gösterge-delil-belge-kanıt demek. kuran ayetleri de belgedir. dağa taşa aya güneşe baktığımızda evren ayetlerini görürüz; bir hastayı ziyaret ettiğimizde, orada yaşam ayeti vardır (görebilene). peki ayetler neyi kanıtlıyor, neyi gösteriyor. sadece allahı mı? ya da ritüellerle cennete gidileceğini mi gösteriyor? ayetler neden var? nasıl oluyor da evrene baktığımızda bir ayet görebiliyoruz? insan anlam yükleyen bir varlıktır. nesneyi görür ya da bir şey hisseder ve hemen anlam yükler ona. misal olarak hasta ziyaret eden kişinin eline geçmektedir? aksine hastaya ulaşmak için emek sarfediyor, duygu sarfediyor, zaman sarfediyor. ne kazanıyor? kazanılan şey insanlık, yaşam ve bu yaşamın kurulmasındaki pay. hastanın kalbindeki bir umut, bir sevinç; onun bir adım sonrası için motivasyon oluyor, yaşam kaynağı oluyor. şöyle ki, muhammed nebinin davası islam yani barış, huzur, şeref davasıydı. insanlık onuru için verilen emek, size bu yaşamın kurulmasında bir pay veriyor ve bu da sizi mutlu ve huzurlu ediyor. dünyaya bakınca kaynakları yetersiz mi görüyorsunuz? yoo, aksine fazlasıyla yeterli. ancak algılarımızla oynandığı için (ya da biz böyle tercih ettiğimiz için) bunun farkına güçlükle varıyoruz. örneğin starbucks ceosu plastik pipetleri doğaya zararlı diye kaldırıyor, ancak kendisi özel jetiyle yaptığı 1 seyahatte çıkan zehirli gazlar ve fosil yakıt artığı ile 1 senede doğaya atılan plastik malzemenin 2 katını doğaya salıyor. bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. afrikada 3 günde bir yemek yiyebilen aç insanlar varken, beş yıldızlı otellerde akşam yemeğinin 4te 3ü çöpe gidiyor. cemaatlerde, tarikatlarda torpilin, adam kayırmanın, rüşvetin en büyükleri dönüyor. islam yuvaları diye topladıkları insanları sömürüp, bir de üstüne torpille başka insanların haklarına giriyorlar. geçtiğimiz günlerde seferihisar yangınında menzil tarikatını sadece fotoğraf çekiminde görebiliyorsunuz. çünkü kameralar olmadığında bu islami cemaatlerin hiçbiri ortada gözükmüyor. aynı cahiliyye dönemindeki gibi, her köşe başını yine en dinciler tutuyor. kimlikleşen her yapıda bunu şiddetle görüyoruz. hatta ülkemizdeki son gelişmeler bunu sanırım en bariz yanı ile gösterdi. çıkar çatışması, milliyetçiyim diyen insanlara pkk elebaşının elini öptürdü, gerçekleri görmeyi ısrarla reddeden beyinsizler bunu bin yıllık geleneğe, devlet aklına dayandırdılar. hangi devlet aklı, geleneği teröristle el sıkışmayı onaylar, hangi devlet aklı halkına kast edeni tepene çıkarır.  kimlikçilik, kabilecilik bu denli rezalet bir şeydir işte. halbuki tüm bunlardan bağımsız bir dünya kurulamaz mıydı. otellerde ziyan edilen yemeklerle açlar doyurulamaz mıydı? devletin orta üst kademesindekilere mercedes almak yerine normal bir araç alıp, fazlasıyla itfaiye ambulans alınamaz mıydı? 4 5 yerden maaş alan devlet kademesindeki yönetim kurulu üyelerinin banka hesaplarıyla fazladan bir darrüşafaka, bir huzur evi, bir hastane kurulamaz mıydı? aslında bunları yapmak çok zor değil. yeterki insan kendine dürüst olsun ve ortak yaşamın kurulabileceğine dair bir inancı olsun. iyi bir dünya için illa ki müslüman olmaya gerek yok, önce insan olmaya ve dürüst olmaya gerek var. ayet inkarı budur işte. sokağa, halkın arasına çıkan her insan, ortak ve verimli bir yaşamın nasıl kurulması gerektiğini bilir. şems suresi 8. ayette takva ve fücur'un bilgisi insana önden verilmiştir deniyor. kuran da bu konuda tutarlı. küçük konuşamayan bebeklerdeki paylaşma isteği bunun en güzel kanıtlarından biridir. bebeği yetiştirenler ve etrafı bebeğe cahiliyye virüsü geçirirlerse, o bebek de elindekini paylaşmamaya, ortak yaşamı kurmak yerine sadece kendi ya da kendi gibilerin avantajına çalışmaya başlar, artık ortak yaşamı kurucu ayetleri göremez olur. o bebek için artık sadece kendisi (kabilesi, tarikatı, ailesi, sülalesi...) vardır. bu öncelik kişi yeteri kadar güç kazandığında ya da dış mihrak tarafından aklı çelindiğinde değişir, iç çatışmalar dışarıda çatışacak kimse kalmadığında ya da içeriden biri diğerlerine kazık attığında başlar.

kaldığımız yerden (17.ayet) devam edelim. ayetlere inatla karşı duran, yani inatla ortak bir yaşam kurmak yerine sadece kendini ya da kabilesini düşünen adamı 11. ayette bana bırak denmişti. bu adam 17. ayete göre sarp yokuşa (saud) sardırılacakmış. başlangıçta bu adam bebek gibi iyi bakılmıştı, mal ve soy verilmişti, ayetleri inkar edince de sarp yokuşa sürülüyor. adamın tercihleri kendini sarp yokuşa getirtiyor, hayatı zorlaşıyor yani. 18-25. ayetler arasında bir inkar süreci anlatılıyor. 18.ayette bu adam ayetleri öyle bilinçsizce inkar etmediği ortaya çıkıyor. adam ayetleri görmüş, burada direkt olarak kuran ayeti de anlaşılabilir daha önce bahsettiğimiz gibi evren ayetlerinden de bahsediliyor olabilir, sonuçta ortak ve verimli güzel bir yaşamın nasıl kurulacağı belli: kabilecilik yapmayarak. ancak adamımız zeki biri ama akıllı değil, karşılaştırma yapabiliyor, ayetleri ölçüp biçiyor, düşünüyor. burada fekkera fiili kullanılmış düşünme eylemi için, bu tefekkür gibi derin düşünme değil, avantaj devşirme maksatlı kurnazca düşünme anlamındadır. örneğin hazır cevap bir komedyen fekkera yaparak espri üretir ancak bir filozof tefekkür ederek bir fikir üretir. bu adam da yüzeysel ama zekice düşünüyor, ölçüp biçiyor hangi durumda daha avantajlı olurum diye. bu düşünce üretme sistemine üst üste iki kere "kutile" (canı çıkası, kahrolası) diye yinelenerek lanet edilmiş. 19-20. ayetler "allahın cezası nasıl da ölçtün biçtin" manasındadır, hay senin düşünme sistemine... gibi bir anlamı vardır. 21-22-23.ayetlerde inkarın aşamaları devam ediyor. ayet muhatap olan adam, ayetlere kendine dair bir avantaj devşirme mekaniği olmadığı için kaşlarını çatıyor, yani olaya olumsuz yönünden bakıyor. buradaki olumsuz yön, adamın kendine ya da kabilesine dair bir avantaj devşiremiyor olmasıdır. adam alışmış her şeyde hep bana hep bana demeye, ortak yaşam adamın tercih ettiği ve olmasını istediği bir şey değil, o yüzden olaya kaşlarını çatarak olumsuz bakıyor. kabilecilikte kendine daha çok pay düşeceği için bu ayetleri de küçük görüyor. 23.ayette adam hakikate, gerçeğe sırtını dönüyor ve ayeti küçük görüyor, çünkü adamın avantajı az. ayetler adama diğer insanlara göre daha çok avantaj veriyor olsaydı muhtemelen üstüne atlayacaktı ayetlerin. bu adama göre kendine avantaj sağlamayan her şey alt seviye. 24.ayette adamımız ayetlere "sihir" diyor. sihr kelimesi nuzül sürecinde ilk kez burada geçiyor. gizli bir sebeple insanın gözünü ya da gönlünü yanıltan şey demektir. görenin görüleni olduğundan farklı algılamasıdır. görülen, aslında görüldüğü gibi değildir. sabahın alaca karanlığına sehar (seher), seherde yenen ramazan yemeğine de aynı kökten gelen “sahur” ismi verilmiştir. seher, karanlıkla aydınlığın birbirine karışmış olması halidir ki, hakikatle hayalin, hakla bâtılın, gerçekle yalanın birbirine karıştığı hali çağrıştırır. muhammed nebi'nin daha doğrusu kuran ayetlerinin ikna ettiği insanlar olacak ki, inkarcı adamımız 24.ayette bunların geçmişten rivayet edilen sihir olduğunu söylemiş. ikna ettiği insanların aklını karıştırmış yani. 25.ayette bu ayetlerin insan sözü olduğunu söylüyor inkarcı adam. "kavl" kelimesi burada söz olarak kullanılmış, aslında düşük seviye söz demektir kavl, yüksek seviye etkili söze kelam deniyor. 26.ayette bu adamın karşılaşacağı cezadan bahsediliyor. allah bu inkarcı adamı sekara yaslayacakmış. "seuslihi" kelimesi ile veriliyor yaslamak, aslında bu kelime "yakmak amaçlı yaslamak" anlamındadır, buradan sekar'ın cehennemin adlarından biri olduğunu anlıyoruz. nuzül başlangıcında cehennem ve cennet için somut ifadeler (cennet, ağaç, ırmak) kullanılırken, ayetler indikçe, insanların metafizik dünyası genişledikçe cennet ve cehennem soyut kavramlarla açıklanıyor. adamımız ayetleri inkar ettiği için, yani ortak ve güzel yaşamı kurmayı reddettiği için, sekar'a atılıyor. aslında sadece bu adam değil, ortak yaşamı kurmayı reddeden, ayetleri inkar eden herkesin başına bu gelecek, sadece örnek bu adam üzerinden veriliyor. ahiret, sonraki yaşam gibi kelimeler de burada, demek ki insan yaşarken de sekara girebilir. 27.ayette muhammed nebi'ye sen nereden bileceksin sekarın ne olduğunu deniyor. yani muhammed nebi hiç öyle bir durumda olmamış, karşılaştığı ayetleri hiç reddetmemiş, burada bu anlam da çıkar. demek ki muhammed nebi gerçekçi ve ortak yaşamı kurmak isteyen biri ya da dünyaya baktığında bunu yapılabilir hatta yapılması gereken olarak görüyor. 28.ayetten itibaren sekarın tanımlandığını görüyoruz. bu ayet birkaç şekilde anlaşılabilir. sekarda ne bakiye kalır ne de bırakır (salar) denmiş, her şeyin en ince ayrıntısına kadar bakiye bırakmadan hak ceza verilir anlamında anlaşılabilir. ya da orada ne yaşanır ne de ölünür, tam arada felaket bir ceza. ne yaşadığından tat alırsın ne de tam anlamıyla ölüp bu sürünmeyi sonlandırabilirsin. sekar adamı süründürüyormuş, buradan bunu anlıyoruz. 29.ayette beşer için levhadır deniyor. "levvâaa"nın türetildiği laha fiili “yansıttı, parladı, gördü, gösterdi, rengini belli etti” demektir. serap, deniz ve havaya da yansıtan özelliği nedeniyle levha denir. levh, parlak ve düz yüzey-alan anlamına geldiği gibi, acıdan dolayı bir şeyin özündeki değişiklik anlamına da gelir. mecazen şöyle anlayabiliriz: insan, kendine verdiği zararı cehennem ekranında seyredecektir. ortak yaşamı kurmak anlamında yapılan her negatif eylem-düşünce bizi kendimizle yüzleşmeye ve bu durumdan acı duymaya götürecek. yaşamımız ise tat alınabilir durumdan çıkacak ve biz de sürüneceğiz. 30.ayet insanların fırkalaşmak için kullandıkları ayetlerden biri. "üzerinde 19". 19 mucizecileri var, oldukça da yaygınlar. sekar bu insanlara göre bir bilgisayar. saçma tabii haliyle, kitap mübin ise yani apaçık ise kelimelere günümüzdeki eşyalardan anlam vermek biraz garip kaçabilir, dümdüz anlama bakıp gereken dersi çıkarmaya çalışacağız. kaldı ki 19 mucizesine göre tevbe suresinin son iki ayeti şaibelidir. 19 sistemine kuranı uydurmaya çalışırsan maalesef tıkanıyorsun. biz sistemler, hesaplamalar yerine gözümüz ve kalbimizle okuyacağız. çünkü bu ayetler ve bu kelimeler o gün muhammed nebi ve yoldaşları tarafından anlaşılmıştı, şimdi de anlaşılabilir. ancak 30.ayetin açıklamasını tarihsel bir okuma yaparsak doğru bir analiz yapmış oluruz. ayette "aleyha" zamirinin neyi nitelediği tam belli değil, bu sekar da olabilir, sekara gidecek olan ayet inkarcısı da olabilir. şöyle ki nuzül sebeplerini araştırdığımızda, o dönemde kullanılan bir söze rastlıyoruz: "siz 10 tanesini alın 9unu ben alırım". inkarcılar cehennem hakkında bu şekilde dalga geçiyorlar, inkarcının 23.ayette kibirlendiği belirtilmişti. kuran ayetlerinin indiği ortamı vizyoner tefsire giriş bölümünde incelemiştik: bölgede hristiyan ve museviler var, yani önceki vahiylere muhatap olanlar var. onlardaki cehennem anlayışı ile bizdeki hemen hemen aynı. yani müşrikler cehennemle dalga geçince aynı zamanda musevi ve hristiyanların da tepkisini çekiyor. öncelikle bu bilgiyi aklımızda tutalım ve ayeti okumaya devam edelim. 31.ayet bizim 30-31.ayetleri tarihsel okuma ile anlaşılabileceğinin şifresini veren bir cümle ile başlıyor: "onların sayısını (ondokuz) küfürde ısrar edenler için bir fitne yaptık". 
fitne: altının sahte olup olmadığını anlamak için ateşte sınamak
inkarcıların "siz 10 tanesini alın 9unu ben alırım" sözü toplumda islama karşı kötü/bozguncu bir bakış açısı yerleştiren bir cümle durumuna sokmuş. bu sözü duyan ve daha önceden kendisine kitap verilmemiş olanlar (hristiyan ya da musevi olmayanlar) bu sözden etkilenip muhammed nebi'nin davasına olumsuz bakıyorlarmış, buradan bunu anlıyoruz. bu söz hem cehennemi küçük gördürüyor hem de insanlara sanki hiç hesap vermeyecekmiş gibi davranmasına itiyor, bu sebeple çok büyük bir günah olarak nitelendirilmiş, çünkü hesap vermezlik anlayışı toplumun düzenini ahlakını her şeyi bozar, herkes kendi yasasını uygular. bu sebeple cehennem yani "öteki dünyada hesap vermek" en kritik şeylerden biri. hesap vereceğini bilen adam, bile isteye suç işlemez, bu yüzden bu ola fitne olarak nitelendirilmiş. öte yandan muhammed nebi'nin davasında kendisine destek de lazım. çünkü la ilahe illa hu diyerek zaten devrim ateşini yakmış ve yalnızlaştırılıp, ötekileştirilmişti. islam davasına destekçi lazım. buna en yakın insanlar da daha önceki vahiyle ile muhatap olmuş olanlardır. hristiyanlar ve musevilerin de cennet-cehennem kavramları mevcut. bu sebeple bu insanlar muhammed nebi'nin davasına ortak olabilecek insanlar. davamız neydi: insanlık onuru, şerefi ve barış-huzur yurdu. cehennem ile dalga geçen inkarcılar, sözleriyle hem fitne yaymış oluyorlar hem de hristiyan ve musevileri kışkırtmış oluyorlar. museviler ve hristiyanlar da bu kışkırtmalardan dolayı inkarcıların bozgunculuklarının daha da farkına varmış oluyorlar ve kendi düşüncelerine daha da fazla sarılıyorlar. "iman edenler bütün kuşkulardan arınsın" kısmında arınılması gereken bir kuşku var. bu kuşku da yine muhammed nebinin davasına duyulan kuşku ile ilgili. yani doğru olan nedir diye sorguluyor insanlar ve inkarcıların bu dalga geçmeleri ile dalga geçenlerin yani inkarcı sömürücülerin karşısındaki davanın doğru dava olduğu konusundaki kuşkuları azalıyor. burada doğru bir korelasyon var, inkarcı dalga geçiyor ve karşısındakileri kışkırtıp birleştiriyor ve karşısındakiler davasına daha da bir sahip çıkıyor. inkarcı, dalga geçerek çıkardığı fitne ile toplumu biraz daha bölmüş oluyor ancak muhammed nebi'nin davasının takipçisi de artıyor doğal olarak. "kalplerinde hastalık olanlar" allah bu temsil ile ne yapmayı diledi diye soracak diyor, yani düzgün düşünemeyen insan bütün bu olanları anlayamıyor. eğer kalbinde hastalık olmasaydı, yani düzgün düşünebilen ve duygu dünyasına hakim olan insan ayet ile karşılaştığında doğru tarafı haliyle seçiyor ancak düzgün düşünemeyen olan bitene anlam veremiyor. eğer siz de fitneleri göremiyorsanız, olup bitenleri okuyamıyorsanız, fitnelere ses çıkarmıyorsanız kalbinizde hastalık vardır demektir, bu hastalık sizi felç eder, sonunda da kendinizi yer bitirirsiniz. allah insanın önüne sürekli iyiyi tercih edecek fırsatlar çıkarıyor, bu fırsatları kaçırmamak lazım. 31.ayet son cümlesinde "bunlar yalnızca beşer için hatırlatmadır" diye bitiyor. bu kuran ayetleri, biz insanlık için bir hatırlatma, neyin hatırlatması? barış yurdunun kurulması için gerekenlerin uygulanması hakkında bir hatırlatma. bunları iyi öğrenmemiz lazım, kimse karşı çıkıp kimin davasına ortaklık edeceğimizi iyi belirlememiz lazım ki hem bu hayatta huzur bulalım hem de öteki dünyada ceza çekmeyelim.

32. Kellâ velkamer(i)
33. Velleyli iż edber(a)
34. Ve-ssubhi iżâ esfer(a)
35. İnnehâ le-ihdâ-lkuber(i)
36. Neżîran lilbeşer(i)
37. Limen şâe minkum en yetekaddeme ev yeteaḣḣar(a)
38. Kullu nefsin bimâ kesebet rahîne(tun)
39. İllâ ashâbe-lyemîn(i)
40. Fî cennâtin yetesâelûn(e)
41. ‘Ani-lmucrimîn(e)
42. Mâ selekekum fî sekar(a)
43. Kâlû lem neku mine-lmusallîn(e)
44. Velem neku nut’imu-lmiskîn(e)
45. Ve kunnâ neḣûdu me’a-lḣâ-idîn(e)
46. Ve kunnâ nukeżżibu biyevmi-ddîn(i)
47. Hattâ etânâ-lyakîn(u)
48. Femâ tenfe’uhum şefâ’atu-şşâfi’în(e)
49. Femâ lehum ‘ani-tteżkirati mu’ridîn(e)
50. Ke-ennehum humurun mustenfira(tun)
51. Ferrat min kasvera(tin)
52. Bel yurîdu kullu-mri-in minhum en yu/tâ suhufen muneşşera(ten)
53. Kellâ(s) bel lâ yeḣâfûne-l-âḣira(te)
54. Kellâ innehu teżkira(tun)
55. Femen şâe żekerah(u)
56. Vemâ yeżkurûne illâ en yeşâa(A)llâh(u)(c) huve ehlu-ttakvâ ve ehlu-lmaġfira(ti)
32. ayetin türkçesi: yoo (hayır), ay şahit olsun
33. ayetin türkçesi: dönüp giden gece şahit olsun
34. ayetin türkçesi: ve ağaracak olan sabah şahit olsun
35. ayetin türkçesi: süphesiz ki o büyüklerden biridir
36. ayetin türkçesi: beşer için bir uyarıcıdır
37. ayetin türkçesi: içinizden ileri gitmeyi ya da geri kalmayı dileyen herkes için
38. ayetin türkçesi: her nefis kendi kazandığını karşılık bulur (kazandığıyla rehin tutulur)
39. ayetin türkçesi: ancak "yemin ashabı" hariç (ashab el-yemin)
40. ayetin türkçesi: cennetlerin içinden soruyorlar (cennetlik olanlar soruyorlar)
41. ayetin türkçesi: suçlular için
42. ayetin türkçesi: nedir sizi sürükleyen yakıcı ateşin içine
43. ayetin türkçesi: dediler ki biz "salat" edenlerin arasında olamadık
44. ayetin türkçesi: ve yoksulu doyuran da olmadık
45. ayetin türkçesi: ve boş şeylere dalanlarla birlikte biz de dalardık
46. ayetin türkçesi: ve biz hesap gününü yalanlardık
47. ayetin türkçesi: nihayet ölüm gelip çattı
48. ayetin türkçesi: artık fayda vermez şefaatçilerin şefaati
49. ayetin türkçesi: ne oluyor ki onlara, öğütten yüz çeviriyorlar
50. ayetin türkçesi: sanki kaçan yaban eşekleri gibiler (yaban eşeği = zebra)
51. ayetin türkçesi: ürkmüş, aslandan
52. ayetin türkçesi: aslında her kişi istiyor kendisine verilsin açık (anlaşılır) sayfalar
53. ayetin türkçesi: yoo, bilakis onlar korkmuyorlar ölümden sonrasından (ahiretten) 
54. ayetin türkçesi: yoo, şüphesiz ki o ikazdır
55. ayetin türkçesi: her kimse tercih eden, onu belleğine yazar (zekerah)
56. ayetin türkçesi: ve onlar öğüt almazlar allah dilemedikçe, o takva ehli ve mağfiret ehlidir

32-56.ayetleri grup olarak tefsir edeceğiz. ayet grubu "yemin vavı" ile başlıyor. normalde sadece bir vav harfi var asıl kuran metninde ama bu harfi yemin olsun diye çeviriyorlar. belli gerekçeleri var ancak bir nesneye yemin etmek anlam açısından oldukça saçma. bu vav şahitlik vavı bu doğru ama şahit olunan şey sen ve senin yaptıkların, şahit olan ise metinde verilen nesne. 32.ayette şahit olan ay, şahit olunan sensin. 33.ayette dönüp geçen gece şahit olsun deniyor. 34.ayette de ağaracak olan sabah şahit olsun deniyor. bu şu demek: kaçış yok. geçip giden gecenin şahitliğinden kaçmak mümkün müdür? değildir tabii ki, yaptığımız her şey ama her şey şahidi ile beraber hesap gününde karşımıza çıkacak. bu 3 ayet, buna işaret etmektedir. ayrıca gece geçip giden, sabah ise ağaran olarak bahsedilmiş, yani zulüm-gece-karanlık geçip gidecek, aydınlık ve huzur barış gelecek iması da vardır. 35.ayette kuran ayetleri büyüklerden biri olarak nitelendiriliyor ve 36.ayette bu ayetlerin insanlık için bir uyarıcı olduğu belirtilmiş. neden uyarıcı? çünkü ay şahit, zaman şahit, yaptığımız her şeyin hesabını vereceğiz. buna bir uyarı yapıyor. 37.ayette insanlık içinden iyiyi ya da kötüyü tercihin ileri ya da geri gitmek isteği ile ilgili olduğunu anlıyoruz. buradaki yön herhangi bir ilahi kavram içermemektedir. 38.ayette de herkes kendi yaptığından mesul tutulacak deniyor. 32-38.ayet grubundan şu dersi çıkarmalıyız: zaman, mekan her şey yaptıklarımıza şahit. bu şahitliği hesap gününde "kendi" yaptıklarımız ve ettiklerimiz üzerinden göreceğiz. her eylemimize zaman ve mekan şahit olacak, bu bilgiyi kuran önceden insanlara veriyor ki kendilerine çeki düzen versinler, yoksa hesap gününde bunların hesabı sorulacak. herkes kendi yaptığından sorumlu tutulacak ve iyi ya da kötüyü insan kendisi tercih edecek. nefs kelimesini daha önceden analiz etmiştik, giriş kısmında. nefs=kendi. 39.ayette ancak yemin ashabı hariç diyor. yemin ashabına bir ayrıcalık tanınmış, tabii dümdüz bir ayrıcalık değil, kendileri hakediyorlar bu ayrıcalığı, çünkü hak davada bir taraf olmayı başarabilmiş kişiler bunlar. 
normalde ortak ve güzel yaşamın nasıl kurulacağı belli, takva ve fücur insanın ruhuna işli bilgiler, eh tabii bunları kullanacak bir barış yurdu kurulabilir. bunu farkeden insanlar zaten kuran ayetini okumadan buna meylediyorlar. zaten sadece kuran ayetleri yok, evren ayetlerini okumak da önemli demiştik. evren ayetlerini, kendi iç ayetlerini okuyabilen insanlar bu davanın doğal tarafı. bunların dışındaki insanları yola getirme metodu olarak başlarına gelecekleri kötü şeylerden haber veriliyor. ashabı yemine dönecek olursak.
ashab el-yemin = the yemin kardeşliği. bu kavram ashab-ı yemin diye de geçiyor ancak bu çok yanlış, çünkü el-yemin özellikle bir yeminden bahsediyor. el takısı ingilizcedeki the takısıyla aynı anlamda. belirli bir yeminden bahsedildiği için önüne el takısı gelmiş. yani muhammed nebinin yoldaşları, insanlık davasının hak tarafı; anlaşılıyor ki ashabın ortak bir yemini var. ne olabilir bu yemin? ne yapmıştı muhammed nebi ve yoldaşları? bu ashabı yemin kavramına baya mistik açıklamalar getirilmiş. bunlar kurana ve hakikate hakaret adeta.  mistik açıklamalarla işi sulandırmaya gerek yok. sağ taraftan amel defteri yazılırmış, soldan günahlar yazılır bilmem ne. defterin sağdan verilirse süpersin, soldan gelince boku yedin, yok ağır basacakmış falan filan... ha bir de açıklamalara bir sürü arapça deyim vs koymak lazım ki söylenen daha da havada kalsın, anlaşılmasın. e tabi müşriğin sömürüsünün devam etmesinin şartı eğitimsizliğe bağlı. ne diye doğrusunu öğrenmene müsade etsin ki? doğrusunu öğrenirsen daha da eyvallah etmezsin çünkü, ne kendini sömürtürsün, ne de bir satır yazısını okursun. konunun aslı basit. müşriklerin kurduğu sömürü düzeninin sona erdirilmesi. savaş müşrikle ya da firavunla değil; savaş müşriklikle, firavunlukla, eğitimsizlikle... işte bu sömürü düzeninin kökünü kazımaya ant içmiş insanlara ashabı yemin deniyor.kuran bağlamında geniş tanım yapmak gerekirse; sömürü düzenini sonlandırmaya and içmiş, islam devrimcisi insanlardır. barış yurdunun kurulması için fitnecilere, sömürücülere, emperyalistlere savaş açmış yürekli insanlardır. algının yanında gerçeği sırtlanan insanlardır. servete, güce eyvallah etmeyen, allah kullarıdır. muhammed nebi la ilahe illa hu diye halkın arasında bağırdığında devrim ateşini yakmıştı. bu ateşin bir solundakiler var, yani müşrikler (sömürücüler), bir de sağındakiler var, hakkın hukukun adaletin merhametin eşitliğin tarafını tutanlar. orta yolu tutanlardan henüz bu kısımda bahsedilmediği için ele almaya gerek yok. olayı detaylandırmaya ve detaylarda boğarak olayın özünü kaçırtmaya da gerek yok. ashabı yemin, muhammed nebinin yoldaşları demektir. ve bu kutlu insanlar elbetteki mükafatlandırılacaklardır.
40-46.ayetler arasında. temsilen bir cennetlik ile bir cehennemlik konuşturulmuş. 40.ayette cennetin içindekiler soruyorlar. 41.ayette kime sorulduğu belirtiliyor: suçlulara, yani cehennemdekilere. 42.ayette mecazen soruyorlar: neymiş bu cehennemliklerin olayı, ne yapmışlar ya da ne yapmamışlar da cehenneme girmişler. 43-44-45-46. ayetlerde cehennemlik olmanın 4 gereği yazıyor. eğer cehenneme gitmek isterseniz bu 4 maddeden birini ya da birkaçını gerçekleştirin:
1. (43.ayet) salat edenlerden olmamak: yani muhammed nebinin davasında taraf olmamak ya da karşı tarafı desteklemek. salat kelimesinin analizini alak suresinde yapmıştık, oraya göz atabilirisiniz. eğer insanlık onuru ve barış yurdu davasını desteklemezsen cehennemliksin, hem ayrıca bu kötü bir şey.
2. (44.ayet) yoksulu doyuran olmamak da cehennemlik olmak için sebep. eğer insan fakiri yoksulu gözetmezse nasıl kurulacak barış yurdu. barış yurdu ve insanlık onurunun en önemli şeyi orada aç insan olmamasıdır. aç insan hem toplum açısından tehlikelidir, hem de bu israf dünyasında bir insanın aç durması gerçekten bütün insanlığın ayıbıdır. yoksulu allah yeryüzüne inip doyurmuyor, bu insanların görevi. allah sana bu görevi vermiş, bunu halledebilecek güç vermiş, tespit edebilecek göz vermiş, hala daha allahın yere inip aç beslemesini beklemek insanın kendine hakaretidir.
3. (45.ayet) boş şeylere dalmak da cehennemlik olmak için bir neden sayılmış. bir önceki maddeyi açıklarken allahın yoksulu doyurma sürecinde insana verdiği melekeleri kullanması gerektiğini yazmıştık. boş şeylere dalmak yukarıdaki maddenin tersi oluyor. boş boş salak salak şeylerle uğraşacağına insan dünyaya ve insanlığa faydalı olabilir. bunu yapmıyorsa insanın sorumluluk bilincinin zayıf olduğu anlaşılır. allah katındaki tek üstünlük takvadır yani sorumluluk bilincidir (hucurat 13.ayet). din kelimesi deyn kelimesinden türetilmiştir. deyn borç demek, din ise borçlu hissiyatı. insan dindarsa, borçlu hissetmeli. eğer senin bacağın varsa, bacaklarını insanlık için kullanma konusunda borçlusun. ağzın varsa hakikati haykırma konusunda borçlusun, gözün varsa olumsuzu tespit edeceksin ve gidip düzelteceksin. insan takvasını (sorumluluk bilincini) ancak bu şekilde geliştirir ve allah katında da hakettiği üst makama yerleşir. bunu yapmazsan da cehennemlik olursun. hem dünya hayatın cehennem olur hem sonraki hayatın.
4. (46.ayet) hesap gününün yalanlanması da cehennemlik olma nedenlerinden biri. eh çok normal. sorumluluk bilincini reddeden insanın amacı iyi bir dünya kurmak olamaz. bu insan zaten kendisi hesap vermek istemiyor ki, o yüzden tabii ki yalanlayacak hesap gününü. yoksa kendi korkuyor hesap gününden. hesap gününden ancak verecek hesabı olmayan korkar. 

cennet ve cehennem neden var?
dünya hayatı kendi irademizle bir şeyleri inşa ettiğimiz bir şeyleri yıktığımız bir yer. yapılan her şeyin bir sonucunun olması, hem bize verilen yaşamın ve bu yaşamda irade ettiklerimizin saygıdeğer olması ile ilgilidir. cennet ve cehennem, doğal bir sonuçtur. allah açı doyurma konusunda bile sana verdiği melekeler ile son tercihi sana bırakıyor. son tercihi insana bırakan allah, tercihlerin sonuçlarını yaşamayı da bu tercihi yapana bırakıyor. 

47.ayet farzen ölüm zamanı geldi çattı diyor. ölüm geldiğinde, yani hesap gününde dünya hayatından farklı olan bir şey var. 48.ayette bu fark söyleniyor: şefaatçilerin şefaati artık fayda vermez deniyor. şefaat torpil demek. dünyada torpil işleyen bir sistem. birine torpil yaparak bir kademe ya da bir rütbe bir avantaj sahibi olabiliyorsun. ancak ahirette bu yok, torpil yok. şeyhinin cübbesinde cennete gireceğini zanneden gerizekalılara kötü haber veriyor bu ayet. ya da ip tutarak günahının affedileceğini zanneden salaklara sesleniyor bu ayet. hesap gününde torpil yok. 48-49-50.ayetlerde inkarcıları aslandan korkup kaçan zebralara benzetiyor. yaban eşeği=zebra. kuran ayetini de aslana benzetiyor. kültürel bir okuma yapılmalı, aslan o dönemde ve o ortamda güzel ve heybetli bilinen bir hayvan, zebraya da pek değer verilmiyor. o yüzden bu şekilde bir benzetme yapılmış. 51.ayette bu kaçan zebraların yani inkarcıların aslında kendilerine apaçık, daha açık sayfa verilme istekleri de yer aldığı belirtilmiş. bu inkarcılar arasında, bize apaçık sayfa verilse biz de inanırdık diyen insanlar var. bunlar bize verilse biz de inanırız diyorlar ancak 53.ayette yazılan üzre, aslında bunu diyenlerin hesap gününe inanmadığı vurgulanıyor. aslında okunması gereken tek şey kuran ayetleri değil, bu inkarcılar evren ayetlerini de okuyamadıkları için inkarcı zaten. ama öyle kibirli ki, muhammed nebiye vahiy geldi ya, kendisine de gelsin istiyor, o zaman inanacak... tabii bu söyledikleri yalan aslında, çünkü bu inkarcılar aslında hesap gününü yalanlıyor. bu inkarcıların kafasın kuranı komple atsan, zihnine yüklesen yine de inkar edecek, adam hesap gününe inanmıyor ki, adam hesap vereceğini düşünmüyor kimsenin, herkes ne tutarsa tuttuğu kendinin olacak diye düşünüyor. şu ölümlü dünyada adamın düşüncesine bak, ölecek ama hala daha kabilecilik ve avantaj devşirme peşinde. 54.ayette kuran ayetlerinin bir ikaz, bir uyarı olduğu vurgulanıyor. ancak tabii bu ayetlere uyup uymamak, doğruyu ve güzeli tercih edip etmemek insana bağlı. 55.ayette tercih edenin bu ayetleri belleğine kazıyacağını söylüyor. belleğine kazımak insanın davranışlarını gerçekleştirdiği duygu dünyasına kuran ayetini enjekte etmek demektir. mesela yoksulu doyurmayanın cehennemlik oldugunun bilgisini adam belleğine (zikrine) yazdı. artık doğal olarak ve içinden gelerek bu insan açı gördü mü doyuracak, muhtaça yardım edecek. bu da toplumu düzeltecek, herkes açları doyurup muhtaca yardım etse zaten cennet bu yeryüzünde kurulur. belleğine insanlık onuru davası için ne yapılması gerektiğinin bilgisi yazılırsa her eyleminde bu davaya destek verecektir. her eylemiyle amacına ulaşmayı arzu edecektir. kafa sallayarak zikir çekenlerin hatası bu, zikir çekerek hiçbir fakirin karnı doymaz, dünya güzelleşmez. dünyayı güzelleştirmek için ayağa kalkıp bu amaçla bir şeyler yapmak lazım. 56.ayette bu inkarcıların allah dilemedikten sonra öğüt almayacağı belirtiliyor. allah neden dilemiyor? allah neden açı bizzat kendisi doyurmuyorsa ondan. allah, tercihleri insana bırakmış. bu allahın insana verdiği değer ve saygıdan ileri geliyor. tercihi sen yapıyorsun, mükafatı ya da cezayı allah veriyor. ayet allah takva ve mağfiret ehlidir diye bitiyor. allahın kendi de takva ehli imiş. yani sorumluluk bilincinde en üst noktada allah var. zaten olmasa şu yaşamın, milyarlarca yıllık evrenin bir düzeni olur muydu? allah sözünde durmasa, yasaları kafasına göre esnetip gerdirse yarın hakkında plan yapabilir miydik? allah hem takva ehlidir hem de affetme-mağfiret konusunda sonsuz yüceliktedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder