kuranın pek de popüler olmayan surelerinden biriyle başbaşayız. kısa bir sure ve ayetlerin yarısı vav ile başlıyor. ancak bu suredeki vav'lar daha önce şahitlik ayetleri olarak aldığımız kasem vav'ı ile başlayan ayetlerden daha farklı. sırası gelince ayet analizinde bahsedeceğiz.
mekki bir sure. popüler nuzül tertiplerinde ondördüncü sıraya, asr ile kevser arasına konmuştur. açıkçası anlam olarak ilk iki yılda inmiş olması mantıklı, çünkü konu olarak allah-insan-vahiy arasındaki ilişkiyi değerler açısından ele alıyor. muhatabın zihnine hesap gününün gerçekliğini kazımayı amaçlıyor. bu sureyi iyi anlayabilmek için nuzül ortamının da bilinmesi iyi olacaktır, bazı anlamları tarihselci anlayışla ortaya çıkaracağız. bu linkten nuzül ortamını tekrar hatırlayalım: [Vizyoner Tefsir 0 - Giriş ve Tanımlar]
sure, sürecin ikinci yılının ikinci yarısında indiği tahmin edilmektedir. islamiyetin ilk 4 yılını, gizli davet dönemi diye adlandırmış siyer uzmanları. iyi bir siyer uzmanı önerisi: israfil balcı. yürekli adamdır, gerçekleri çarpıtmaz. islam tarihi ile ilgileniyorsanız, youtube videolarına kesinlikle bakın derim. siyerciler bu gizli davet dönemine, bireysel davet dönemi de diyorlar. henüz daha nebi'nin yoldaşları sayıca çok az ve ciddi şekilde sömürücü müşriklerden baskı görüyorlar. hatırlarsanız başlangıçta muhammed nebi'nin kişiliği bazı emirlerle inşa edilmişti (oku/anla, kalk uyar gibi ...). bu inşa sürecinde bir yandan da nebi kendisine verilen bilgileri ve hayatı oluşturma kodlarını tek tek gidip insanlara anlatıyordu, yani nebilik görevini ifa etmeye çalışıyordu. nebi devrim ateşini ilk kez "la ilahe illallah" diyerek yakmıştı. yakılan devrim ateşini güçlendirecek olan bilgiler ve bu bilgilerin çekeceği insan gücü peyderpey inen ayetlerle sağlanmıştı. merhametin odağa alındığı bir devrim bu, insanlığın kurtuluş kodlarının verildiği bir devrim. eşitliği, adaleti getirmesi bir yana, insanın dünyadan sonra gideceği ortamı da hazırlayan bir devrim. yani neresinden baksan avantajlı. bu avantajlı durumu nebi gidip tek tek bu 4 senelik süreçte insanlara anlatıyor.
sure anlam olarak allah-insan ilişkisini konu ediniyor. bu yüzden suredeki ayetleri savaşa yormak saçma, hatta müfessir açısından bizce alçaltıcı ve gülünç. islam bu coğrafyada oldukça değerli bir kimlik. kimse tarafından paylaşılamıyor, her cemaat, her tarikat ya da benzeri oluşumlar gerçek islamın temsilcisi olduğunu, geri kalanının ise islam düşmanı olduğunu savunuyorlar. bu sureyi de türkler için indi diyen arap yayılmacılığının kurbanı kürt ve arap müfessirler var. halbuki islamın amacı kabileciliği (tarikaçılığı, particliği ...) kaldırmaktı. insanların bu yapılar (şirketler-müşrikler) altında acı çekmesini ve sömürülmesini engellemekti. bu yüzden hemen açılış (fatiha) suresinin ilk ayetinde "rabbül alemin" (alemlerin-herkesin-her şeyin rabbi) denmişti. biz kuranı tertil üzere okuma emrini müzemmil 4'ten aldık, bu yüzden de sürekli geriye döne döne, sindire sindire, yiye yiye okuyacağız ve dünyayı güzelleştirirken bir yandan da ahiretimizi kurtaracağız. bu noktada da fatiha suresine yaptığımız analizi hatırlamakta büyük fayda var: [Vizyoner Tefsir 1 - Fatiha Suresi (Kuran Özeti, Açılış)].
artık analizimize geçebiliriz.
suredeki ayet sayısı: 11
euzubesmele...
kovulmuş/taşlanmış tüm şeytani ayartmalardan (güdülerimden ve güdülerimi harekete geçiren her şeyden) allaha sığınırım; zihnimi gölgeleyen, okumamı/anlamamı engelleyen, hedefimi şaşırtan, beni hırslandıran, dramatikleştiren, şikayetlendiren, öfkelendiren, melankolikleştiren, kışkırtan her şeyden allaha sığınırım. o ki işinde, özünde merhametli, yüzdeyüz allah adına...
2. Fel-mûriyâti kadhâ(n)
3. Fel-muġîrâti subhâ(n)
4. Fe-eśerne bihi nak’â(n)
5. Fe-vesatne bihi cem’â(n)
1. ayetin türkçesi: yazıklar olsun salyalar saçarak saldıranlara
2. ayetin türkçesi: çaka çaka etrafı tutuşturanlara
3. ayetin türkçesi: sabahlara kadar kıskançlıktan çatlayanlara
4. ayetin türkçesi: sonuçta bu kıskançlıkla, tozu dumana katıp ortalığı bulandıranlara
5. ayetin türkçesi: bu bulanıklıkla, toplumun ortasına dalanlara
suremiz geleneksel müfessirlerimizin kasem vav'ı olarak isimlendirdikleri vav ile başlıyor. ancak buradaki vav, diğer kasem vav'ı ile başlayan surelerdekinden farklı. bunu nasıl anlıyoruz? tabii ki de dilden, belagattan ve suredeki diğer ayetlerden. zaten kuran ayetleri analizinde elimizde ne var ki dilden başka? herhangi bir mistik öğe ya da rivayete dayalı kesinliği şüpheli cümleler ile analiz yapılamayacağı açık. kuran analizinde, elimizdeki tek materyal dildir. kasem => yemin demektir. yemin iki anlama geliyor: şahitlik veya anlamın güçlendirilmesi. birinci ayette şahitlik anlamı olması zor, adiyat kelimesi düşmanlık içeren bir kelime, allah düşmanı şahit gösterir mi hiç? bu suredeki kasem vav'ını anlamın güçlendirilmesi ve bu güçlendirilmiş anlamın da bir sonuca/hükme bağlanması kalıbında inceleyeceğiz. diğer şahitlik anlamını da x şahit olsun diye değil, allah x'e şahittir kalıbında vermeye çalışacağız.
öncelikle ayet hakkındaki popüler ancak yanlış olan görüşlerden bahsedelim. zemahşeri ustanın keşşaf adlı tefsirinde ibn abbas'ın bu ayetin, bedir savaşındaki atlardan bahsettiği yönündeki görüşünü yazmış. mekki sure ama bedir'den bahsediyor diye yorumlamış. geçelim efendim. keşşaf'ta başka anlam ihtimallerinden bahsediliyor ancak hiçbiri bize mantıklı gelmedi, ancak ayetin anlaşılması yönünde keşşaftaki kelime analizleri muhteşem yardımcı oluyor. ünlü geleneksel müfessirlerden birkaçı da bu ayetin hacca giden develer hakkında indiğini yazmışlar. nebi'nin sadece 1 kere hac yaptığını hatırlayalım, o da nuzül sürecinin son zamanlarında. desteksiz sallamak böyle olsa gerek.
yukarıda, adiyat kelimesinin anlamını ve türetildiği kökü incelemiştik. kelimenin kökünde düşmanlık var. vav'a bizce şahitlik atfedemeyeceğimize göre, anlamın güçlendirilmesi açısından değerlendiriyoruz bu vav'ı. dabhan=>dabh=>DBH. dbh kökü nefes çıkaramadığı için göğüsten gelen hırıltılı ses anlamındadır, hani atlaş koşarken salya saçarak hırıltı ses çıkarır, ya da köpek salyalar saçarak hırlar, işte o (eforla, öfkeyle, patlayıcılıkla harmanlanmış) hırıltılara dabh deniyor. ayet bir düşmanlıktan, bir saldırıdan söz ediyor. o halde başlangıçtaki vav harfini de, bu düşmanlığa gösterilen duygusal tepkinin güçlendirilmesi olarak tefsir etmeliyiz=> yazıklar olsun o salyalar saçarak (hırlaya hırlaya) dört nala saldıranlara. neye ve kime saldırılıyor? tabii ki vahye ve vahyi hayata geçirmek isteyen nebi ve yoldaşlarına.
şimdi de şahitlik kalıbında bakalım => allah şahittir, vahye salyalar saçarak (hırlaya hırlaya) dört nala saldıranlara...
aynı zamanda kasem vav'ları ile başlayan ayetlerin nebi'nin (ve diğer muhatapların) zihin dünyası genişlettiğini ve atılacak adımların bu genişleyen noktalarda etkinlik göstermesi gerektiğini anlatmıştık. bu ayeti de bu şekilde düşünmeliyiz. ilk vahiy'den bu yana cahiliyye mekkesinde 2 yıl ya da biraz daha az bir zaman geçmişti. yukarıda bahsettiğim üzere, henüz daha bireysel/gizli davet dönemi, örneğin ikinci halife ömer (amr bin hattab) henüz müslüman olmamış. ancak ayetler geldikçe mekke'de fırtınalar koparıyor. çünkü nebi ve ilk yoldaşları köleliğe ve insanları köleliğe iten her şeye (putlar, şirketler, zalimler ...) savaş açmış ve bu savaşın yankıları da sömürü müşriklerin kurdukları sistemin altında ezdiği kölelerin zihinlerine ulaşmıştı. tabanda oluşan sallantılarla, tepede otururken rahatı bozulan şirketleşerek insanları sömüren müşrikler, bu sefer de ortak ve çoğulcu yaşamın kodlarını veren vahye saldırmışlardı. daha önce analiz ettiğimiz surelerde işlemiştik, nebi'ye deli demişler, cinlendi demişler, saptı-sapıklaştı demişlerdi. her türlü karalama kampanyasını yapmışlardı. cahiliyye mekke'sindeki müşrikler, muhammed nebi'yi bir devrimci değil, müşriklerin mallarına konmak isteyen bir iktidar ortağı sanmışlardı. e ne de olsa kişi kendinden bilir işi. bu yüzden ona, mal mülk makam kadın vs teklif etmişlerdi. müşriklerin tek istediği, sömürü düzenlerini devam ettirmekti. mekkeli müşrikler sömürü düzenlerini putlar ve temsil ettikleri erkler üzerinden sağlamışlardı. örneğin menat putu parayı, uzza putu izzeti bazı grupların tekeline verip, insanların bu inanç dairesinde devamlı bir şekilde sömürülmelerine neden oluyordu. cahiliyye dönemi müşrikleri dinsiz vs değillerdi, tam tersine aşırı derecede dinci ve bu kendi oluşturdukları dini anlayış çerçevesinde oldukça katılardı, şefaatçilik (torpilcilik) bu grupların temel rüşvetiydi. günümüzde paraya ve güce tapan insanlar da aslında cahiliyye mekkesindeki insanlardan farksız. aynı şekilde şefaat (torpil) beklentisiyle tarikatlarda şeyhlerine kulluk kölelik yapıp yalan yanlış bilgilerle kişiliğini kaybeden insanların aynısından cahiliyye mekkesinde de vardı. yani sorun o dönemin özel bir sorunu değil, gayet güncel ve sosyal bir sorun. tam bu noktada kalem suresi analizinde açıkladığımız müşriklerin deşifre edilmesini tekrar okumak gerekir ki herkes etrafındaki müşriklerin farkına varsın ve ilişkilerini buna göre kursun: [Vizyoner Tefsir 7 - Kalem Suresi (Müşrik Kimdir, Nasıl Düşünür)]
ikinci ayette, vahye saldıranların diğer bir niteliği veriliyor: çaka çaka etrafı tutuşturanlara (yazıklar olsun). ayet F (fa) ile başlıyor. ilk ayet kasem vav'ı ile başlamıştı, arkasından gelen 5 ayet de F (fa) ile başlıyor, demek ki bu fa'lar, başta gelen kasem vav'lı ayetin tefsiri niteliğindedir. yani bu ayette bahsedilen tiple, bir önceki ayette bahsedilen tip aynı tip, aynı zihniyeti temsil eden prototip davranışlar. ayetteki muriyati kelimesi ateş çıkarmak anlamına gelen WRY kökünden türetilmiştir ve anlamı ateş çıkarmaktır. ayette geçen diğer kelime, kadhan kelimesi de KDH kökünden türemiştir, sözlük anlamı iki şeyi (taş ya da metal) birbirine vurarak kıvılcım çıkarmaktır. kadhan kelimesi ayetteki muriyati (tutuşturmak) kelimesinin pekiştirilmesi için kullanılan bir kelimedir. bu yüzden çeviriyi, çaka çaka etrafı tutuşturanlara diye yaptık. bizimle aynı çizgide olan bazı tefsirlerde bu pekiştirme anlamını öfkeye yoranlar olmuş. mantıklı bir yorum bu. nasıl öfkelenmesinler, sonuçta adamın kurulu bir sömürü düzeni var; bir eli yağda bir eli balda. adamın sömürü düzeni bozulacak ve artık bir şeyleri elde etmek için emek harcayacak. adam kendine hak görmüş tüm elindekileri, vahiy de tam tersini diyor. sömürmeyeceksin, eşit ve adil olacaksın diyor. bu adam da aklını kullanıp evet ortak ve çoğulcu yaşam kodları hepimizi var edecektir demediği için vahye düşman oluyor.
ilk ayette yaptığımız gibi, ayeti bir şahitlik kalıbında çevirmeye çalışalım => allah şahittir, çaka çaka etrafı tutuşturanlara
üçüncü ayette, vahye saldıran zihniyetin diğer bir özelliği deşifre ediliyor: kıskançlıktan çatlamaları. ayet F (fa) ile başlıyor, bu ayet de ilk ayetin tefsiri niteliğinde. muğirati kelimesi iki farklı kökten geliyor olabilir, ayet bağlamından çıkarmaya çalışacağız. ilk ihtimal bu kelimenin ĞYR kökünden türemesidir, akın etmek, saldırmak anlamında. e zaten ilk ayette bir saldırıdan ve düşmanlıktan bahsediliyor, bu ayette tekrardan saldırmaktan bahsedilmesi oldukça düşük ihtimal gibi geldi bize. çoğu müfessir bu şekilde kabul etmiş ve çevirilerini, sabaha kadar akın edenlere allah şahit olsun diye yapmışlar. bizce bu yorum yanlış. doğrusu bizce, kelimenin ĞVR kökünden türetildiği ihtimaldir, anlamı çukurlaşmak, dibini bulmak demektir. mağara, gayret (kıskançlık) aynı kökten türer. muğirati fiili gayretin yani kıskançlığın dibini bulmak şeklinde çevrilebilir. o halde ayetimizi şu şekilde meallendirebiliriz: sabahlara kadar kıskançlıktan çatlayanlara yazıklar olsun; bir de şahitlik kalıbında çevirmeye çalışalım: sabahlara kadar kıskançlıktan çatlayanlara allah şahittir.
niye kıskanıyor, neyi kıskanıyor? sözün gücünü kıskanıyorlar. adamlar (müşrikler) kendi fiziksel, sosyal ya da ekonomik güçleri kullanarak insanları köleleştirmişler, şirketleşip insanları sömüren sistemler kurmuşlar. sıradan bir yetim çıkıyor ve cümleleriyle (sözüyle) tabandaki ezilen halkı hareketlendiriyor (canlandırıyor) ve yukarıdaki sömürücü müşriklerin rahatını bozuyor. kendileri de güce tapan müşrikler, sözün gücünü anlayınca, kıskanıyorlar. günümüzde kendini muhammed nebi'ye ya da onu geçelim, sözüyle güçlenen insanlara büyük kıskançlık beslenmiyor mu? 90 yıl önce ölmüş atatürk'ün sözleri bugün müslüman kılıklı müşrikleri hop hop hoplatmıyor mu? kendileri onun bunun, gücün paranın, torpilin kayırmacılığın kölesi oldukları için, ilkeleri bulunmadığı için, kişilikleri olmadığı için özgür ve ilkeli insanları kıskanıyorlar. şartlar ne olursa olsun, durumumuz ne olursa olsun, alınıp satılmadan, eğilip bükülmeden bizi yaratanın karşısına onurlu bir şekilde çıkabilecek olmamız, tüm sahte müslümanları çatır çatır çatlatıyor. işte bu kıskanç insanlar, bu nedenlerden dolayı üzerinde hadis yazan taşlarla, kuran'ı taşlıyorlar; gerçeklerle karşılaşmak bu insanların ödünü koparıyor. çünkü başlarına gelecekler, bu kitapta yazıyor.
bu ayet hakkında yapmamız gereken bir yorum daha var. bunu tarihsel okuma ile yapıyoruz. siyer kaynaklarından (israfil balcı'nın adını burada tekrar anmak istiyorum, müthiş bir siyercidir, youtube videolarını izlemenizi tavsiye ederim). aslında muğirati kelimesini ĞVR kökünden türetilmesi ihtimalini güçlendiren bir okumadır bu. zuhruf 31'de mekkeli müşriklerin şöyle dediği söyleniyor: "bu ilahi mesaj, şu iki şehrin en büyük (adam)larından birine inmeli değil miydi?". müşrikler kendilerine bekliyorlarmış peygamberliği düşünebiliyor musunuz? iki şehrin büyüklerinden birine gelmeli değil miydi diyor? müşriklerin skalasında muhammed nebi'ye yer yok, e ne de olsa yetim, zengin değil, güçlü değil; sadece güvenilir, o da para etmiyor cahiliyye mekkesinde. adamlar kıskanmışlar resmen yetim birinin vahiy almasına. görüyoruz ki allah ölçüyü (kaderi, kadr'i) farklı alıyor.
geçelim dördüncü ayete. bu ayet de daha önce belirttiğimiz gibi, ilk ayetin tefsiri niteliğindedir, vahiy düşmanlığının tefsiri yapılıyor. mecaz bir ayet: nak'an, toz demektir ve yukarıdaki ayetlerin son kelimelerinde olduğu gibi, bu kelime de isera fiilini pekiştirmek için kullanılmıştır. ayeti tozu dumana katanlara yazıklar olsun diye çevirebiliriz. tozu dumana katanların amacı nedir? hakikati görünmez kılmak. günümüzdeki karşılığı bilgi dezenformasyonudur. cahiliyye mekkesindeki sömürücü müşrikler, türlü türlü sözlerle, hakikati yani ortak ve çoğulcu yaşamın kodlarını görünmez kılmaya çalışmışlardır. hakikatin yani gerçeğin insanlarda yaratacağı etki malum: özgürlük. çünkü hakikat diyor ki allahtan başka ilah yok, kimseye köle olma, insanlara yardım et, birbirinizle dayanışın ve onun bunun avantajı için ömrünüzü heba etmeyin diyor. kendi fikriniz olsun, onu yaşayın diyor. elalemin düşüncesine, dinine, kuralına tabii olma, ortak ve çoğulcu yaşamın nasıl kurulacağı belli o belli olan kurallara uyalım ve herkes mutlu, özgür ve sağlıklı olsun diyor. bunların hepsi müşriğin kurduğu sömürü sistemini çökerten şeyler. bu yüzden müşrik de bu kodları veren kaynağa karşı karalama ve bilgi kirliliği kampanyası yapıyor. nebi hakkında cinlenmiş, delirmiş gibi lafların çıkması da bu yüzden. kaynağı karalıyor ki, insanlar dinlemesin. özellikle dalga geçiyorlar ki itibarı zedelensin ve sözünün gücü azalsın.
günümüzde bunun karşılığı bilgi dezenformasyonudur. bilgi dezenformasyonu, vahiy düşmanlığı ile eşdeğer tutulmuştur. eğer siz de bozulmuş bir bilgiyi yayıyorsanız, bu konuda sorumlu olduğunuzu söylemek gerekir. çünkü bozulmuş bilgi toplumda fesat yaratır, manipule olmuş toplum, ortak ve çoğulcu yaşamı kuramaz ve çöker. kurtuluş savaşı sürecinden örnek gösterelim yine. anadolu halkının özgürlüğü ve refahı için emek sarfeden atatürk'e deccal diyenler, dinsiz diyenler, eşcinselmiş, pedofiliymiş bilmemneymiş diyenler kendi sömürü düzenleri sarsılmasın, halk özgürleşmesin de onları rahat rahat sömürebilelim isteyenlerdir. belgesiz kanıtsız, yalan haberlerle insanları mahkum edenler, bu haberleri bilinçli ya da bilinçsizce yayanlarla suç ortağıdır. buna dikkat etmek gerekir, gerçekliği sorgulanmamış bilgiyi yaymamak gerekir.
beşinci ayette vahiy düşmanlığı yapanların diğer bir ortak özelliği açıklanıyor: toplumun ortasına dalmaları. vesatne => vasat => orta. dördüncü ayette olduğu gibi bu ayette de "bihi" edatı gelmiş. bununla anlamındadır, yukarıdaki ayetin eylemiyle birlikte düşünmek gerekir. yukarıdaki ayette bilgi dezenformasyonundan bahsedilmiştir. o halde ayeti şu şekilde meallendirmek doğru olacaktır: bu bilgi dezenformasyonu ile, toplumun ortasına dalanlara (allah şahittir ya da yazıklar olsun). yani toplumda itibar suikasti yaparak, toplumda tefrika (bölünme) ya da fesat (bozulma) çıkaranlara. toplumun ortasına dalıyorlar çünkü insanları muhammed nebi'yi dinleyip onun safına geçmesini istemiyorlar. nebi'nin taraftarları çoğalırsa müşrikleri tahtlarından edecek çünkü. organize ve toplu hareket etmelerine bu yüzden karşılar. günümüzdeki ortamı düşündüğümüzde bu ayeti şu şekilde anlamalıyız: insanları bilgi dezenformasyonu yaparak, bir araya gelmelerine engel olanlara da allah şahittir ve gereğini yapacaktır.
6. İnne-l-insâne lirabbihi lekenûd(un)
7. Ve-innehu ‘alâ żâlike leşehîd(un) [VİZYONER AYET]
8. Ve-innehu lihubbi-lḣayri leşedîd(un)
9. Efelâ ya’lemu iżâ bu’śira mâ fî-lkubûr(i)
10. Ve hussile mâ fî-ssudûr(i)
11. İnne rabbehum bihim yevme-iżin leḣabîr(un)
6. ayetin türkçesi: kesinlikle, insan-soyu rabbine karşı çoraktır (nankördür)
8. Ve-innehu lihubbi-lḣayri leşedîd(un)
9. Efelâ ya’lemu iżâ bu’śira mâ fî-lkubûr(i)
10. Ve hussile mâ fî-ssudûr(i)
11. İnne rabbehum bihim yevme-iżin leḣabîr(un)
6. ayetin türkçesi: kesinlikle, insan-soyu rabbine karşı çoraktır (nankördür)
7. ayetin türkçesi: ve kesinlikle buna kendisi de şahittir
8. ayetin türkçesi: ve kesinlikle o insan tipi malı çok şiddetli sever
9. ayetin türkçesi: o bilmez mi ki, kabirlerdekiler dışarı çıkarılacakları zaman
10. ayetin türkçesi: ve ortaya döküldüğü zaman gönüllerdekiler
11. ayetin türkçesi: kesinlikle eğitici-öğretici allah, onları o gün haberdar edecektir
sureyi iki kısma ayırarak tefsir etmeye çalışıyoruz. ilk kısımda şahitlikler ya da pekiştirilmiş çağrışım ayetleri yer alıyordu. bu kısım da şahitlik ayetlerinin cevabı (sonucu) ile başlıyor: kesinlikle, insan-soyu rabbine karşı çoraktır (nankördür). müfessirlerin neredeyse tamamı kenud kelimesini nankör diye çevirmiş. hatalı değil ancak eksik. kenud kelimesi aslında verimsiz-çorak toprak demek. düşünün ki bir toprak var, tohum ekiyorsun, suluyorsun, çaba harcıyorsun ancak ürün vermiyor. o toprağa "kenud" deniyor. meallendirirken çorak kelimesini kullanmamız bu yüzden. allah da vahiy yağduruyor, nimet yağdıryor (nimet=yapabilme gücü kapasitesi) ancak kimse ortak ve çoğulcu yaşamı kurmaya davranmıyor, adeta ölü taklidi yapıyorlar. işte bu insan tipine kenud deniyor, tıpkı yardımcı olup da üzerine iyilik yağdırdığınız insanın dönüp size bir teşekkür etmemesi gibi.
yedinci ayet çok çarpıcı, zaten yanına vizyoner ayet işaretini de bu yüzden ekledik. deniyor ki: ve kesinlikle buna kendisi de şahittir. fazla bir yoruma gerek yok. herkes ne yaptıysa kendi öyle istedi de yaptı demektir bu. kim allaha, islama, insanlığa, adalete, kardeşliğe sırtını döndüyse, bunu bilinçli ve isteyerek yapmıştır ve tüm süreçten de haberdardır. aslında gerçeği, yapılması gerekeni, arkasından gidilmesi gerekeni müşrikler de biliyor ama gitmiyorlar. onları doğru yoldan (sıratı müstakim) alıkoyan bir huyları var. bir sonraki ayette bundan bahsediliyor.
ayeti farklı anlayanlar olmuş, ayette geçen hu işaret zamiri allah'ı gösterir diyen müfessirlerimiz var, hasan basri örneğin. aslında bir sonraki ayete bakınca anlaşılıyor bu yorumun hatalı olduğu ama işte göremeyince göremiyor insan.
sekizinci ayette, bile isteye ortak ve çoğulcu yaşama karşı çıkan tipin, onu bilinçli ve isteyerek yaptığı eylemleri (vahye saldırmak) neden yaptığı söyleniyor. daha doğrusu müşriği vahiyden alıkoyan başlıca huyu: mal-mülk sevgisi (ve kesinlikle o insan tipi malı çok şiddetli sever). ayette hayr kelimesi geçiyor, mal-servet anlamında kullanılıyor, iyilik anlamında değil.
buraya kadar yaptığımız analizde şunu söyleyebiliriz: vahye (ortak ve çoğulcu eşitlikçi yaşamın kurulması için verilen kodlara) saldıranlar, kendilerine yapılan iyilikler (nimetler) karşısında çorak-nankör davranan insanlardır ve bu insanlar bu saldırıları da bilinçli ve isteyerek yaparlar ve tüm bu sürece kendileri de şahittir. çünkü bu insanların içindeki mal mülk sevgisi, o insanları kendi varoluşlarını sahip oldukları malda mülkte oluşturmalarına neden olmuştur. köleliğe hayır diyen nebi ve yoldaşlarının başlattığı devrim, bu insanlarda mallarını kaybedecekleri ve dolayısıyla kendi varoluşlarını tehlikeye atacakları korkusunu başlatmıştır.
günümüzdeki mal mülk sevdalılarının başımıza açtığı işler ortada. büyüğünden küçüğüne kadar toksik bir kişilik yapısıdır bu. yetkisi çok olan mal mülk için kalkar gider başka ülkelere çöker, soykırım yapar. yetkici sadece ailesiyle sınırlı olanlar, karısına çoluğuna çocuğuna kan kusturur. söz verir yapmaz, yardım toplar cebine atar, bağış paralarına çöker, zimmetine mal geçirir... çok örneğe gerek yok, hepimiz masumların cezalandırıldığı, çöl hukuku ile yönetilen bir ülkede yaşıyoruz. hepimizin ellerinden irili ufaklı bir şeyler çalındı. üzülmeyin, zira biz hedefi kalıcı işlere koymuş müslümanlarız, gelip geçici şeyler bizi harap etmemeli.
dokuzuncu, onuncu ve onbirinci ayetleri beraber tefsir etmemiz daha doğru olacaktır. bu üç ayet de ilahi yargılamanın yapılacağını işaret eder. dokuzuncu ayette söylenen kabirlerdekiler dışarı çıkartılacağı zaman, ölümden sonraki dirilişe işaret eder. onuncu ayette söylenen gönüllerde gizlenenlerin de ortaya döküleceğidir. zira insan her zaman gönlündekini söylemez. bu hem iyi hem de kötü anlamdadır. bazen insan kötülüğünü baskılar sınırlar, bazen ise yaptığı iyiliği mahcubiyeten saklar. ancak bunların hepsi ortaya çıkacak, ayette dendiği üzere. ve o gün geldiğinde, yani büyük yargılama günü geldiğinde, allah herkese durumu haber verecek.
bu üç ayetlik ayet grubunda ilk dikkatimizi çeken dokuzuncu ayetteki efela kelimesidir, anlamı bilmez mi ki. bilmez mi ki => bilmek. dikkat ederseniz inanan demiyor bilen diyor. bu çok kritik bir kelime, çünkü insan eylemleri bilgi temellidir. örneğin bir hoca çıkmış hırsızlık günahtır diyor ama hırsızlık yapıyor. demek ki hocada allah bilgisi yok, haram-helal bilgisi yok. bilgi eylemdedir, dilde değil. diğer bir nokta, gönüllerdekinin ortaya çıkarılacağıdır, hussile fiili kullanılmış. tahsil ile aynı kökten gelir. gönüllerdekiler bir bir tahsil edileceği zaman şeklinde de anlaşılması doğrudur. buradan şunu da anlamamız gerekiyor, sadece eylemler düzeyinde değil, demek ki düşünce ve bilgi düzeyinde de hesaba çekilecekmişiz. diyelim birine iyilik yaptınız, o iyiliğin alt yapısındaki düşünceniz (belki bir çıkar beklentisi var ya da yok) de o eyleminiz ile beraber hesaba çekilecekmiş.
son ayette de tüm bunları haber verecek olanın allah olduğu söyleniyor. başka kim haber verebilir ki?
sureye kuşbakışı baktığımız zaman şunu görüyoruz, vahye saldıran ve toplumu kaosa sürükleyen kıskanç müşrikler var. bu müşrikler ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasını kendi rahatları bozulmasın diye istemiyorlar ve kendi kurdukları sömürü düzeni (müşrik=şirket) bozulmasın istiyorlar. ancak bu insanlar allahın onlara verdiği nimetler konusunda da çok nankörler-kenudlar ve tüm bu kötülüklerine de kendileri şahitler. bilerek ve isteyerek bu kötülükleri yapıyorlar. malı çok sevdiklerinden asla gerçeği göremiyorlar ve vahye de bu yüzden düşmanlar. ancak hesap günü geldiğinde, herkesin içindeki dışına çıkartıldığında, herkesin nasıl insanlar olduğu ortaya çıktığında allah özellikle müşriklere başlarına gelecekleri haber vereceğini söylüyor. çünkü o'dur tek habir olan.
allah güzel haberler almayı nasip etsin, özellikler en son aldığımız haberin iyi olması umuduyla...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder