rahman rahim olan allahın adıyla
adını ilk ayetinden alan, erken dönem mekki surelerden biridir. sureyi okuyunca mekki ve erken dönem olduğu anlaşılıyor ancak nuzül tertibinde (iniş sıralamasında) tam olarak yerini tespit için derinlemesine araştırma yapmadık. birkaç farklı nuzül tertibine baktık ve hepsinde leyl suresinin hemen ardına koyulmuştu fecr suresi. itirazımız yok, hatta bu iki sure birbirine de içerik olarak oldukça uyumlu, bu yüzden leyl suresinin hemen ardında yer almasını mantıklı bulduk.
fecr, sözlük anlamı tan vakti demektir, güneşin kendisinin ortaya çıkmadığı ancak kızıllığının görünmeye başladığı andan, kendisinin görünmeye başladığı ana kadarki zamanı işaret eder. şafak anlamına gelmez, şafak akşam vaktindeki, güneş kaybolduktan sonraki kızıllıktır. fecr kelimesine daha detaylı ayet analizi esnasında bakacağız.
dolu dolu bir sure, müthiş güzel bir şahitlikler silsilesi ile başlıyor ve muhtabın zihin dünyası şahitlerin yaptığı çağrışımlarla muazzam miktarda genişletiliyor. kuran ayetlerini üzerinde derin düşünmeden anlamamız mümkün değil, şahitlik ayetleri de bu derin düşünme sürecini en üst noktada başlatan bir sistem. zihin-insanın kendi-duygu dünyası şahitlik ayetini idrakinden hemen sonra kendini toplar, beni izleyen biri var der, yaptığım-görüdüğüm-duyduğum hatta aklımdan geçenler dahi kaydediliyor ve bunlara doğrudan şahit olunuyor der. hazır ola geçen zihin bir üst seviyeye şahit olanın öznesinin işaret ettikleri ile çıkar; bu öyle bir seviyedir ki kelimeler tükense yine de o dünyayı tasvir edemez. şöyle örnek vereyim; kalem suresinin birinci ayetindeki "nûn(c) velkalemi vemâ yesturûn" (nun; kalem dile gelsin ve yazdıkları dile gelsin) kelimelerinin muhammed nebi'nin zihninde canlandırdığı şeyleri kelimelerle tasvir etmek mümkün değildir. kaldı ki zaten müşriklerin yaşattığı o sağlam sömürü düzenini devirip yıkmak için büyük bir duygu-eylem dünyasına ihtiyaç vardır ve buna ulaşmanın yolu kuran ayetlerine düzenli ve disiplinli çalışmaktan geçer, ancak bu şekilde bu şahitlik ayetleri muhatabın zihnini şekillendirebilir. bunu kuranın kendisi söylemektedir, daha önce yaptığımız müzzemmil suresi dördüncü ayetin analizini
tekrar hatırlamakta büyük fayda var: [Vizyoner Tefsir 3 - Müzzemmil Suresi (Kişilik İnşası)]. şahitlik ayetlerinden sonra surede ad, irem ve semud kavimleri ve firavun ile ilgili minik bir kıssa yer alıyor. daha sonra kuran ayetlerinde (özellikle medeni surelerde) bu kavimlerin adlarını ve firavun kıssalarını bol bol göreceğiz, bu surede bu kavimler ve firavunlar için başlıca helak (yokoluş) nedenleri veriliyor. daha sonra bu nedenlerle bağlantılı olarak yine insan psikolojisine dair özet ama çok temel bir bilgi veriliyor ve bu psikolojiden çıkışın anahtarı verilerek sure bitiriliyor.
suredeki ayet sayısı: 30
1. Vel-fecr(i)
2. Ve leyâlin ‘aşr(in) [VİZYONER AYET]
3. Ve-şşef’i vel-vetr(i)
4. Velleyli iżâ yesr(i)
5. Hel fî żâlike kasemun liżî hicr(in)
1. ayetin türkçesi: o (the) tan vakti şahit olsun
2. ayetin türkçesi: (belirsiz) on gece şahit olsun
3. ayetin türkçesi: çift şahit olsun, tek şahit olsun
4. ayetin türkçesi: yürüyüp gidecek olan gece şahit olsun
5. ayetin türkçesi: sağlam akıllar için, bunlarda bir şahitlik yok mudur?
suremiz tan vaktinin şahitliği ile başlıyor (kasem vav'larını daha önce analiz etmiştik, hatırlarsınız) fecr kelimesinin kökü FCR, sözlük anlamı "yarıp çıkmak". mesela artezyenden çıkan suya fecir deniyor (musa nebi'nin taşa vurunca yarıp çıkan suya inficar deniyor mesela, yarıp çıkan su manasında) ve FCR diye yazılıyor. aynı şekilde yazılan bir başka kelime: fücur (günah-isyan-kulun isyanı). bu kelime de insanın duruşunu ve karakterini yarıp çıktığı için fücur denmiş ve FCR ile yazılmış. cahiliyye döneminde 100 yıl süren ficar savaşları vardır, haram aylarda savaşmama kültürünü yırtıp attığı için ficar savaşları denmiş ve FCR diye yazılıyor. ayete konu olan fecr kelimesi ise, geceyi yarıp çıktığı için tan vaktine denmiş. ayette fecr kelimesi, başındaki el (the) takısı ile gelmiş; demek ki belli bir tan vaktinden ya da tüm tan vakitlerinden bahsediliyor olması lazım. tüm tan vakitlerinden bahsediliyor olması aşırı düşük ihtimal, çünkü surede de dönüp duran olaylardan bahsedilmiyor, eğer bahsedilseydi sürekli dönüp durarak doğan tan vaktinin şahitliği anlamlı olabilirdi. belli bir tan vaktinden bahsediliyor olması çok daha muhtemel. karanlığı (geceyi) yarıp çıkan tan vaktinin hangisi olduğu konusunda müfessirler bir çok fikir üretmişler: dümdüz yorumlayanlar genelde sabah salatı (namazı) vakti demişler, bu fikre katılmıyoruz. varlığın ilk sabahı diyen var, insanlığın ilk sabahı diyen var. bizim de katıldığımız en güzel yorum büyük usta zemahşeri'nin yorumu: cahiliyye karanlığını yarıp çıkan vahiy sabahı (aydınlığı) şahit olsun. müthiş güzel bir yorum. yeri gelmişken zemahşeri ustayı rahmetle analım: kendisi türk asıllı ancak eserlerini arapça yazmış hep. zemahşeri usta, bedevilerin arasında yıllar geçirip her türlü lehçeyi, deyimi, jargonu vs öğrenmiş biri. el-keşşaf adlı tefsirinde de bunlardan bahsediyor ve bir çok ayetin anlaşılmasında kendisinin bu filolojik yaklaşımı büyük fayda sağlıyor. biz de mesela bazı kelimelerin anlamlarına zemahşeri ustanın el-keşşaf adlı eserinden ya da o eserin şerhlerinden bakıyoruz. tefsire dönelim. ikinci ayet: (belirsiz) 10 gece şahit olsun. öncelikle belirsiz diye neden yazdık? çünkü fecr el (the) belirlilik takısı ile gelmişti. bu takısız geliyor, demek ki direkt belli bir on geceden bahsedilmiyor. ya da şu olabilir: herkesin on gecesi kendinedir, değişkendir. aşr = 10. aşiret (onluklar), öşür, işar gibi kelimelerle aynı kökten gelir. işar kelimesi 10 aylık hamile deve anlamına geliyor, tekvir suresi dördüncü ayetinde rastlamıştık bu kelimeye. öşür de %10 vergi anlamında. leyal, leyl anlamına gelen "gece"nin çoğulu. şahitlik ayetlerini yorumlamak biraz güç, herkesin zihni şimdiye kadar yaşadıklarını analiz edebildikleri derecede dolu. yani herkesin zihininde farklı şeyler canlanıyor bu şahitlik ayetleri okunduğunda. müfessirler de farklı farklı yorumlamış, ve tabii ki herkes kendi grubunun etkisi altında bir yorum üretmiş. hac ritüelinin yapıldığı zilhicce aynının ilk on günü diyen olmuş, ilk ayetteki fecr ile bir bağlantı kuramadığımız için mantıksız bulduk. nuzül sıralamasına göre daha önce nuzül olmuş 10 tane sure olduğu için, hakkı yılmaz bu on gecenin sureleri nuzül olduğu geceler olarak yorumlamış. herhangi bir muhatabın bu yorum ışığında pek fazla kazanımı olamayacğını düşündüğümüz için bu yorum da mantıksız geldi. kadir gecesinin, yani vahyin inmeye başladığı ilk gecenin içinde bulunduğu son on gün diye yorumlayanlar var. ilk ayetle birlikte düşünüldüğünde mantıklı oluyor. peki nereden çıktı bu ramazanın son on günü olayı? ramazan ayının son on gününde muhammed nebi medine'deki mescid-i nebevi'de her şeyden elini eteğini çekerek kendiyle/rabbiyle başbaşa kalarak bir özeleştiri ve planlama süreci geçirirmiş, bu kayıtlı bir gerçeklik. bu sürece itikaf da deniyor. hatta son yıllarda oldukça yükselen bir trend; gidip eziyet çekerek, mescitte yatıp kalkarak (tamamen taklit üzere bir ibadet) sevap kazandığını sanan akılsızların popüler ettiği bir etkinlik haline gelmiş. anlamını bilmediği halde arapça sure/ayet okuyarak cennete gideceğini sananlarla bu insanlar aynı kişiler. biz anlamayı (ikra) seçen insanlar olarak ayette de bahsedilen on gecenin, taklidi ritüellerle geçirilen bir tiyatro değil anlamaya çalışarak, çözüm üretmeye çalışarak, planlamaya çalışarak bir yandan da özeleştiri yapıp gelişmeye çalışarak geçirilmesi gereken bir sürece işaret ettiğini söyleyebiliriz. muhammed nebi o on gecede acaba nelerle yüzleşti, neleri anladı/farketti, nelere çözüm üretti ya da nelere üretemedi de bu arayışını allah vahiy ile taçlandırdı? o on gecenin muhammed nebi'nin zihnindeki yerinin büyüklüğünü herhalde tahmin dahi edemeyiz. analizini yaptığımız bu ikinci ayette de, surede bahsedilen kıssalar ve yapılan öneriler/uyarılar yerine tam otursun diye muhammed nebi'nin zihnindeki o on gecelik süreçte yapılan fizibilite çalışması bu surede biraz sonra analiz edeceğimiz diğer ayetler için dayanak olsun diye çağrılıyor adeta. eğer bizim böyle bir on gecemiz yoksa oturup üzülelim şu anda ve olması için emek sarfedelim. biz de kendi mağaramıza çekilelim ve bir süre dünyada olup bitenleri düşünelim: dünyadaki/ülkemizdeki/sokağımızdaki acıların kaynağı nedir diye soralım? bu acılarda benim payım nedir, ne yaparsam düzelir, yapmak için içimde neleri değiştirmem lazım, neyi çok seviyorum, gerçekten sevdiğim şeye sığınsam beni kurtarır mı... düşünün yoldaşlarım, bizi ne kurtarır, kalıcı olan nedir, kalıcı olanı nasıl yaparım? kadir gecesi (kadr = güç, güç gecesi, güç transferinin başladığı gece) ramazan ayının son on gününde bir gün olarak biliniyor. tam olarak hangi gün olduğu net değil, eğer bilinmesini isteseydi, o gecenin özellikle hangi güne denk geldiği kuran'da yazardı. sürecin kendisine (ramazan ayına ve sorgulama sürecine) dikkat çekilmek istendiği için tam yeri söylenmiyor. bunu muhammed nebi de tam olarak söylememiş ki bir sürü hadis var kadir gecesinin hangi gece olduğuna dair. biz ülkemizde ahmed bin hanbel isimli şahsın aktardığı bir hadisten dolayı yirmiyedinci günün gecesine kadir gecesi diyoruz. ramazanın son gününe kadir gecesi diyen de var, yirmibeşinci gecedir diyen de var. biz anlamayı seçen insanlar için kadir gecesi, on gece (kısa olmayan bir süre) süren bir sorgulama sonucunda ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasında bir pay sahibi olmak için gideceğimiz yönün bilgisine sahip olduğumuz gündür/gecedir. mesela bizim için dur kuran'ın kapağını kaldırdığımız ve anlamaya çalışarak okumaya başladığımız gecedir. allah emeklerimizi boşa çıkarmasın inşallah. o halde vizyoner ayet olarak diğerlerinden birazcık daha ayırdığımız fecr suresi ikinci ayeti kendi tarzımızda bir kere daha tefsirleyelim: sorgulama-özeleştiri-planlama-farkındalık süreci şahit olsun.
üçüncü ayete geçelim: çift ve tek şahit olsun. ayette vetr (tek) kelimesi başında el (the) takısı ile geliyor, demek ki belli bir tek'ten bahsediyor. herhalde akıllara sadece tek bir zat geliyordur. çift ise kainattaki çeşitliliğe dikkat çekiyor olabilir. önceki iki ayetin analizinde çıkan sonuçlar gibi, vahyin geldiği gün ve hemen öncesindeki süreçe bağlantılı olması lazım bu ayete yükleyeceğimiz anlamların. iki-zıt-eş kutupluluk olayını bir önceki surede islam bağlamında analiz etmiştik. leyl suresindeki verilmek istenen temel bilgi, mal tasavvuru ile ilgiliydi. bu surede de paylaşma-yığma-mal tasavvuru gibi konular işlendiğine göre bu ayete getireceğimiz en güçlü açıklama bu ayet ile muhammed nebi'nin zihnine leyl suresinin çağrılmasıdır. biz de yeniden okuyarak muhammed nebi'nin o dönemdeki zihnine komşu olmaya çalışalım: [Vizyoner Tefsir 10 - Leyl Suresi (Mal/Servet Tasavvuru)]
dördüncü ayet; yürüyüp gidecek olan gece şahit olsun. ayetteki leyl kelimesi başında el (the) belirlilik takısıyla gelmiş. hangi geceden bahsedildiği malum, fecrin (tan vaktinde) başladığı anda, leyl (gece) yürüyüp gider. vahiy geldiğinde, cehalet gider; karanlıklar kaybolur aydınlık gelir ve artık görmeye ve farketmeye başlarız. farkedilmeye başlanan nedir peki? insanların köleleştirildiği, bilginin saklandığı, ahlak yerin insanın şahsi güdülerinin karar verici olduğu... bu ayette zihin dünyasının genişletilmesi hedefinin yanında muhatap motive edilmektedir. cehalet geçicidir, sömürü geçicidir. bu aslında dolaylı olarak şuna da işaret ediyor: insanın özü iyidir ve gelecek muhakkak iyi olacaktır.
geldik beşinci ayete. surenin en önemli ayetlerinden biri. hel edatı ile başlıyor, soru cümlesi yapısında ancak vurgu anlamı taşıyor. hicr kelimesi HCR kökünden türetilmiştir, taş anlamına gelen hacer de aynı kökten gelir. hicr kaya gibi sağlam akıl demektir, oturaklı akıl. savrulmayan, duruma göre şekil almayan, ilkeleri ve prensipleri olan akla hicr deniyor. kim bunlar, hicr sahipleri? biziz. vahyin insanlığı sömürüden kurtarıp, ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasına rehberlik eden pusula olarak algılanması ancak ve ancak hicr (orası burası oynamayan akıl) sahipleri için mümkündür. sadece vahiy mi? vahyin öncesindeki sorgulamalar ve bu sorgulamaların sonucunda vahyin tabanındaki stres testinden geçmiş bir felsefi bilgiler-sonuçlar bütünü. üçüncü ayetteki çoğulculuk, yaratılmışların alternatifli ve çoğulcu yapısı; çokluğun ve çoğulculuğun yaslandığı tek-biricik allah. vahiy ile birlikte, yönün belirginleşmesi ve doğal olarak cehaletin-sömürünün çöküşü. sahiden bütün bunlardaki şahitliği görebilecek kaya gibi sağlam akıllar da vardır değil mi? allah bu ayetle bir akıl seviyesini yüceltmiş ve onu dünyadaki olaylara-insanlara-her şeye şahit kılmıştır. kaldı ki, kaya gibi olmayan, nereye çeksen oraya giden, baskıyla görüş değiştiren akıllar (insanlar) şahit tutulmaz. zeka ile akıl farklıdır. zeka, beynimizdeki bir olguyu-kavramı-kelimeyi-olayı arındırarak belirginleşmesini ve dolayısı ile kavranmasını sağlayan bir yetenektir. akıl ise farklı, akıl zeka, cesaret, hafıza gibi diğer yetenekleri de hep beraber kullanan ve tabanında ahlaki ilkelerin ve prensiplerin bulunduğu bir yapıdır. bu yapının tabanında ahlaki ilkeler bulunmazsa, ortak ve çoğulcu yaşamı kuramıyor. dünyada güzel bir toplu yaşam kurabilmek için zeka değil, tabanında doğru ilkeler bulunan kaya gibi sağlam bir akla ihtiyaç var.
aslında yukarıda analiz ettiğimiz 5 ayetlik grubun tamamı vizyoner olarak nitelendirilebilir. gördükleriyle sınırlı bir evrende yaşamayı tercih eden korkak insanlardan olmamak için metafizik dünyamızın (gözlerimizi kapattığımızda gittiğimiz evrenin) genişlemesi faydamıza. evet o dünyanın içinde kaygılar var, üzüntüler var, değer verdiğimiz ve yitip giden şeylerin özlemi var ve bu duygular/düşünceler/anıların varlığı insanı duyarsız ve sadece konfora odaklanmış bir huzur hayvanına çevirmek için motive edebiliyor. günümüzde bir şeyleri değiştirebilecek kabiliyetteki arkadaşlarımızın konfor/huzur hastalığına yakalandıklarını görünce umudumuz kırılıyor. yalancı konfor/huzur virüsü hicr olma potansiyelli akılların saçma sapan hevalarla sürüklenip yok olmasına neden oluyor. bu öyle bir virüski hayal dünyası geniş, yaratıcı beyinlerin ürettikleri bir grubun konforunu sağlarken, çok daha büyük bir grubun hakkını gaspediyor. bunları tespit etmek için sıkı bir müslüman olmaya da gerek yok. gözü olan, aklı olan, kulağı olan kolaylıkla toplumsal çürümeyi ve çürümeyi körükleyen parametrelerin (konfor virüsü gibi) varlığını kolaylıkla farkedebiliyor. metafizik dünyamızın gelişmesi, genişlemesi ancak ayaklarının yere de basması (hicr) çok çok önemli aksi takdirde metafizik dünyamızı sadece basit çıkarlar ve hazlar için kullanırız.
[VİZYONER AYET GRUBU - AD, SEMUD, İREM, FİRAVUN KISSASI]
6. Elem tera keyfe fe’ale rabbuke bi’âd(in)
7. İrame żâti-l’imâd(i)
8. Elletî lem yuḣlak miśluhâ fî-lbilâd(i)
9. Ve śemûde-lleżîne câbû-ssaḣra bil-vâd(i)
10. Ve fir’avne żî-l-evtâd(i)
11. Elleżîne taġav fî-lbilâd(i)
12. Fe-ekśerû fîhâ-lfesâd(e)
13. Fesabbe ‘aleyhim rabbuke sevta ‘ażâb(in)
14. İnne rabbeke lebilmirsâd(i)
6. ayetin türkçesi: görmedin mi rabbin ne yaptı "ad kavmi"ne
7. ayetin türkçesi: sütunlar sahibi "irem"e
8. ayetin türkçesi: ki beldeler arasında onun gibisi yaratılmamıştı
9. ayetin türkçesi: ve "semud"a, onlar ki vadideki kayaları oyarlardı
10. ayetin türkçesi: ve kazıklar sahibi firavuna
11. ayetin türkçesi: onlar ki, kendi beldelerinde tuğyan etmişlerdi (sınırı aşmışlardı-bardağı taşırmışlardı)
12. ayetin türkçesi: çoğunlukları oralarda bozgunculuk etmişlerdi (fesad-toplumsal ahlaki çürüme)
13. ayetin türkçesi: bu yüzden rabbin üzerlerine azap kamçısını çarptı
14. ayetin türkçesi: şüphesiz ki senin rabbin, her zaman her yerde kesintisiz gözetleyendir
bu ayet grubunda kuran nuzül sürecinde ikinci defa karşılaştığımız kıssa/mesel yer alıyor. ilki kalem suresindeydi, bahçe sahipleri meseliydi bu. hatırlayalım: [Vizyoner Tefsir 7 - Kalem Suresi (Müşrik Kimdir, Nasıl Düşünür)]. bu suredeki hikayeye kıssa demek daha mantıklı çünkü kalem suresindeki olay bir masaldı, bu surede geçen olay tarihte yer tutan gerçek bir olay, bu yüzden kıssa diyeceğiz.
altıncı ayet kuranda bir kaç yerde daha göreceğimiz bir kalıpla başlıyor: "elem tera keyfe fe'ale rabbuke bi'X". kıssalar genelde bu kalıpla başlıyor. bi'ad'daki bi ismin e hali: görmedin mi senin rabbin ad kavmine ne yaptı? yedinci ayet kıssaya yeni bir nesne ekliyor: sütunlar sahibi irem'e (ne yaptı görmedin mi). sekizinci ayette sütunlu şehir irem'in daha önce eşinin benzerinin inşa edilmediği belirtiliyor. irem'in ad kavminin başkenti diyen araştırmacılar mevcut. irem'e babil hanedanlığı diyenler de var. dokuzuncu ayet aynı süreçlerden geçmiş bir başka kavimden bahsediyor: semud. semud kelime anlamı olarak az su demektir. zaten arabistan yarımadası oldukça az yağış alan bir coğrafya. semud kavmi de az olan yağışı, çeşitli tekniklerle ve yapılarla muhafaza edip, bu az suyla tarım yapabilen bir kavim. aynı zamanda bu kavim vadideki kayaları oyarak kendilerine evler (barınaklar) yapmışlar. onuncu ayette kazıklar sahibi firavunun da benzer helak edilme süreçlerinden geçtiği belirtilmiş. buraya da bir etimolojik analiz bırakalım: firavun => antik mısırca "pera'ao on" kelimesinden türetilerek alınmıştır tüm dillere. firavun'un türkçe anlamı "büyük ev"dir. hemen yakın tarihimize gidelim. osmanlı devletinin adı nedir? bab-ı ali, yani büyük ev. burada osmanlı sevdalısı ikiyüzlü bilgisizleri selamlayalım. dönelim tefsire; öncelikle şu soruyu sormak gerekir: bu kavimlerin tarihlerini bilmek gerekir mi? bu kavimler hakkında bilgi edinmeden anlayabilir miyiz bu ayetleri? cevap: tarihlerini bilmek gerekmez ve evet anlayabiliriz. zaten kuran ayetlerinde odak şahıslarda, mekanlarda ya da zamanda değildir; odak bütün bunları içine alan nedenler, sonuçlar üzerindedir. ayetler bize nedenler ve sonuçlar üzerinden edinilmesi gereken ilkeyi verir. önemli olan olaydaki (kıssadaki) nedenleri pasifize edebilecek bir ahlak-eylem-duygu sistemine sahip olmaktır. internete bu kavimlerin adlarını yazıp derinlemesine bilgi sahibi olabilirsiniz. ancak biz tefsirimizde neden-sonuç bağlamında inceleyeceğiz kıssaların hepsini. analize geçmeden önce bir soru daha: muhammed nebi bu kavimleri biliyor muydu? aslına bakılırsa bu soruya kesin bir cevap verilemez. ancak şu söylenebilir: cahiliyye mekkesinde bu kavimler ve hikayeleri biliniyordu. çünkü coğrafi olarak bu kavimler mekkeye oldukça yakınlar ve çöl araplarının (sözlü toplum) bu tarz hikayeleri ne çok sevdiklerini tahmin etmek zor değil. muhammed nebi tamı tamamına bilmese bile, cahiliyye ekabirinden insanlar muhtemelen bu kavimlerin başlarına gelenlerden haberdarlardı. sömürücü müşriklere, sömürmenin ne kötü olduğunun farkedilmesi için kıssalardaki yokoluş nedenleri odağa alınmış. analizimize devam edelim. 6-10 ayetleri arasında yokedilen kavimler, ayırt edici özellikleri ile verilmiş: mesela firavuna kazıklar sahibi denmiş. ayette kullanılan kelime evtad, sözlük anlamı kazıklar demek, tekil hali veted = kazık. iki şeyden bahsediliyor olabilir: birincisi piramitler; ikincisi mal varlığı. şöyle ki, kazılar çadır kurulurken dikilir ve tek kazıklı çadır iki kazıklı çadırdan büyüktür ve zenginlik göstergesidir. ya da firavunun kalabalık ordularından bahsediliyor olabilir, kalabalık orduyu tanımlar diyen müfessirler mevcut. kazıklar sahibi firavun deyince piramitlerden ya da firavunların aşırı zenginliğinden bahsediliyor olabilir. analizimizde pek bir şey değiştirmeyecek anlamdaki bu farklılık.
onbirinci ve onikinci ayet bu ayet grubunun vizyonerliğinin kaynağı. bu ayetlerde bu kavimlerin neden yok edildikleri veriliyor. onbirinci ayette deniyor ki: onlar ki, kendi beldelerinde tuğyan etmişlerdi.
tuğyan - tağut (ta-ğa)
tuğyan, TG (ta-ğa) kökünden türeyen bir kelimedir, TG'nin anlamı suyun kendi yatağından (haznesinden, deliğinden) çıkıp etrafa zarar vermesidir. olumsuz bir kelimedir. tuğyan kelimesini türkçe sözlükte de görebiliyoruz: akarsuyun taşması, kabarması; azgınlık-taşkınlık etmek, haddi aşmak. tağut, tuğyan eden anlamındadır. tuğyan-tağut kelimeleri kuranın anahtar kelimelerinden ikisidir. günümüzde, bu kelimelerin anlamları büyük ölçüde dejenere edilmiştir. çeşitli müslüman kimliğine sahip olduğunu iddia eden gruplar (tarikat, parti vb.), fatiha suresinin ilk ayetine savaş açarak kabileleştiği o tarikat yuvalarında bu kelimelerin anlamlarını kendi çıkarlarına uygun şekilde değiştirmişler. yeri gelmişken fatiha suresini de hatırlayalım: [Vizyoner Tefsir 1 - Fatiha Suresi (Kuran Özeti, Açılış)]. kuranın odak noktalarından biri de kabileleşmeyi yasaklamasıdır, çünkü kabileleşme (şirketleşerek insanları sömüren müşrik yapılar) insanları köleleştirir, insan kayırma artar, hakkı yenilerek toplumun bir kesimi ötekileştirilir, yasalar yerine kişilerin çıkarları ön plandadır. neresinden tutsanız günah fışkıran bu sömürücü şirk yapılarına müslüman kimliklerinden dolayı tarikat vb isimler takılmıştır. dinimizde tarikatlaşma kesinlikle yasaklanmıştır, mürşid, gavs, şeyh, şıh gibi ünvanlar yasaklanmıştır, övgülerin tümü "alemlerin" (sadece bizim tarikatın değil) rabbinedir. tağut kelimesini en çok nedense kabileleşen gruplar, halkı özgürleştiren devrimciler için kullanmıştır. bu tarz gruplar, insanlara dini ritüeller ve itikat üzerinden saldırırlar ve kendilerinin allah karşısında ayrıcalıklı olduğuna inanırlar. anlam, değer, hak, hukuk, adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük gibi kelimeler bu tarz gruplarda bulunmaz. kelimelerin analizine dönelim. tuğyan, taşma ve haddini aşma idi. tağut, tuğyanı çokça yapan, yani haddin hududun adeta ırzına geçendir. peki kimin hududuna? insanların, doğanın, allahın sınırlarına tecavüz eden insana-sisteme-gruba-oluşuma-tarikata-partiye tağut denir. peki insanın, doğanın ve allahın sınırları nerededir, bunları nasıl görürüz ve anlarız? insanın sınırları, doğuştan gelen haklarındadır: beslenme, barınma, eşitlik, hukuk önünde adil yargılanma, eğitim ve fırsat eşitliği gibi hakları vardır. örneğin hukuk önünde bazı gruplar kayırılıyorsa orada tağut vardır, tuğyan edilmiştir. eğer bir yerde sınav soruları uydurma islami sebeplerle çalınıyorsa, garibanın sınavda başarı hakkı yeniyorsa, devlette ya da özel kurumlara işe girişte torpil işliyorsa orada tağut vardır, tuğyan edilmiştir. biz burada beş-on çeşit yemekli iftar sofralarındayken, afrikada bir çocuk bir bardak su için üç kilometre yürüyorsa hem burada hem orada tağut vardır, tuğyan edilmiştir. doğanın da insanlar gibi hakkı, hukuku ve sınırları vardır. doğa bizim emrimizde ve bütünüyle tahakkümümüzde değildir. iyi geçinmek zorunda olduğumuz bir canlılar organizasyonudur. sınırları (ölçüsü-kader) olan doğanın alanına tecavüz edildiğinde, doğa tepki verir. peki doğanın sınırları nasıl ihlal edilir, örnekleyelim: bir miktar altın çıkarmak için doğanın altını üstüne getiren zihirli kimyasalların kullanımı bazı gruplara-şirketlere serbest bırakılmışsa, orada tağut vardır, tuğyan edilmiştir. iki otel dikmek için hektarlarca orman yakılıyorsa, onbinlerce hayvan öldürülüyorsa orada tağut vardır, tuğyan edilmiştir. son olarak da allahın sınırlarının ihlalinden bahsetmiştik (hududullah). bu konuyu daha sonra ayrıntılı bir şekilde açacağız, ancak şimdilik bilinmesi gerekeni söyleyelim: allahın kulların arasında çizdiği sınırların ihlaline de allahın sınırları konusuna dahil edilmiştir. yani siz birinin hakkını gaspettiğinizde, allahın sınırlarını ihlal etmiş sayılıyorsunuz. allahın insana değer atfını ve varlığı ayakta tutan yegane güç olduğunu ayetlerde verdiği bu bilgilerin ışığında anlayabiliyoruz. örnekleyelim, eğer bir toplumda biri çıkıp insanları çıkar ağıyla kendine mecbur bırakıp, çıkar ağları sayesinde ayakta kalıyorsa işte o tağuttur ve o toplumda tuğyan edilmiştir. bir tarikat düşünün, adında islam var, hocalarının kafalarında sarık, sırtında cübbe, ağzında sürekli bir arapça hadis/ayet vs. ancak bu tarikatta adam kayrılıyor ve devletin bazı kademelerine torpilli mürid yerleştiriyorsa, bu tarikatın önde gelenleri banka hesaplarında milyon dolarlar tutup fakirlik övüyorlarsa o tarikatın lideri tağuttur ve orada tuğyan edilmiştir. tüm bu tanımlar ve örneklerden göreceğimiz üzere, tuğyan varlığın kaderine (ölçüsüne) saygı göstermeyip organize bir şekilde varlığın sınırlarına tecavüz edilmesidir. tağut da varlığa koyulan ölçüyü (sınıra-kadere) tanımayandır. bu konudaki örnekleri kuran ayetlerini analiz ettikçe de detaylandıracağız. şimdilik referans olarak ala suresi üçüncü ayeti hatırlasak güzel olur: [Vizyoner Tefsir 9 - Ala Suresi (Tesbih ve Amaçlılık Üzerine)]. surede verilen kader-sınır-tesbih kavramlarına dikkat edelim. tağut özet olarak bu kavramlara savaş açan insan oluyor.
analizimize dönersek... onbirinci ayette, toplumda tuğyan edilmesi kavimlerin yok edilmesi için geçerli nedenlerden biri olarak verilmiş. demek ki yukarıda adı verilen kavimlerde (ve adı verilmeyen ancak dünya tarihinde yer tutan kavimlerde) tuğyan edilmiş: doğa sadece insan çıkarı için tahrip edilip bitki-hayvan ne varsa öldürmüş olabilirler ya da kavimlerindeki bir grup insanı köleleştirip haklarını gaspetmiş olabilirler ya da allahın dini yerine kendileri din uydurup kendi kavimleri içindeki bir gruba ya da kişiye imtiyaz sağlayacak şekilde insanları kendilerine kul etmeye zorlamış olabilirler.
onikinci ayette kavimce helak edilmenin bir diğer nedeni verilmiş: fesad. fesad ya da fesat kelime anlamı olarak arabuluculuğun engellenmesi demektir, özensiz kaynaklarda genel olarak bozgunculuk, bozgun gibi karşılıklar verilmiş. bu kelimeyi toplum ve insan nezdinde ele alırsak şu anlama gelir: toplumu oluşturan insanların ve kurumların iç yapılarındaki ve diğer insanlarla/kurumlarla olan iletişimin bozulması ve nihayetinde bu insanlardan/kurumlardan faydalanılamamasıdır. tuğyan hak/sınır/kader ihlali idi, fesad da toplumun iletişiminin bozulması ve toplumu oluşturan bazı unsurların bu iletişimsizlik nedeni ile kötürümleşmesi, bozulması ve çürümesidir. aslında bu kelimeye "toplumsal çürüme" denerek çok yerinde bir karşılık verilmiş, biz de bunu tercih edeceğiz. toplumdaki insanlar ahlaken çürüdüğünde, bu birbirleri ile olan iletişimlerine yansır, bozuk iletişim insanlar arasındaki mutabakatı bozar ve düzenin bozulması toplumdaki bazı öğelerin özelliklerini kaybetmesine neden olur. fesad bulaşıcıdır, önlem alınmazsa tüm toplumu çürütür, toplumun bazı dinamiklerini ise öyle işlevsiz hale getirir ki yok edilmek kaçınılmaz bir son olur. bunu bir örnekle açıklayalım: günümüzden örnek verelim; liyakat yerine particiliğin-akrabacılığın-mezhepçiliğin hüküm sürdüğü topraklarda kalitesiz bir tanıdık tarımdan sorumlu olursa, bir süre sonunda toplumun bir kesimi aç kalır, bir kesimi zirai kaynaklı hastalıklar kapar. aslına bakarsanız bir toplumda fesad çoğalınca ya da tuğyan edilince allah yoktan var olan bir afet gönderip onları yok etmiyor, o toplumdaki fesad ve tuğyan kaynaklı bozukluklar, aksaklıklar onları doğal bir yok oluştan kurtarabilecek meziyetleri kendi kendine pasifize ettiği için bu kavimler yok oluyor. yani insan ne yaparsa kendine yapıyor.
onüçüncü ayette allahın fesad çoğaltan ve tuğyan eden kavimlere uyguladığı cezadan bahsediliyor: azap kamçısı. bu ayet azap kelimesinin içinin değiştirilmesinden kaynaklı biraz farklı anlaşılıyor. bugün sokakta azap deyince insanlar "işkence" anlıyor. allah işkenceci değildir, kartvizitine rahman rahim yazan bir zat işkenceci olamaz. o halde kelimenin gerçek anlamına bakalım: mahrumiyet. AZB kökünden türemiştir, normalde azb tatlı su demektir, susuzluktan mahrum bıraktığı için mahrumiyet anlamında daha çok kullanılmıştır. arapça sözlükte, azb kelimesi için örnek cümle şu veriliyor: ma-ul-azb; yani susuzluğu gideren tatlı su. önceki iki ayette söz konusu kavimlerin (ve dolayısı ile günümüzdeki toplumumuz) fesad çoğaltıp, tuğyan ettikleri için (tağuta kulluk ettikleri için) allah onlara azap kamçısı ile vurmuş. allah onları mahrum bırakmış, kendi kendilerine bırakmış onları. allahın varlığın kayyumu, sevginin membahı, adaletin, hakkın hukukun kaynağı olduğunu biliyoruz. bu ayeti okuyunca şunu anlıyoruz: allah fesadı çoğaltıp, tuğyan edeni kendinden mahrum bırakıyor. allahın birini kendinden mahrum bırakması ne demek? allah yaşamı yaratan, insana ruhunu üfleyense, yaşatan ve ayakta tutansa, işinde ve özünde merhametliyse, sevginin alakanın membahıysa, hakkın hukukun gerçeğin kaynağıysa, azap edilen insanlar bütün bunlardan ve sayamadığım allahın insanlara verdiği tüm emanetlerden yoksun kalacaklar diye okumalıyız bu ayeti. müddessir suresini analiz ederken cehennem (sekar) ile ilgili ayetleri hatırımıza getirelim, yirmisekizinci ayete bakarsanız orada şöyle bir ifade geçiyor: "ne geriye bir şey koyar, ne de bırakır (ne öldürür ne yaşatır)". demek ki azap kamçısı => cehennem => mahrumiyet, yaşamsızlık, varlıksızlık. düşünmesi bile korkunç diyeceğiz ancak yaşamsızlığı düşünemiyoruz bile. allahım sen bizi muhafaza et.
o ndördüncü ayet tüm bu yaşananların allahın gözetlemesi altında olduğunu belirtiyor. ayette mirsad kelimesi geçiyor; rasat eden anlamındadır, gözetleyen. bakan ya da gören değil, gözetleyen diyor kendine allah bu ayette, gözetleme, bakma-görme eylemine göre daha kesintisiz, daha bilimsel ve kayıt alınan bir görme eylemine işaret ediyor. bu yüzden bu kelimeyi allahın diğer sıfatlarını da göz önünde bulundurarak her zaman her yerde kesintisiz gözetleyen olarak tercüme etmeyi daha doğru bulduk. aynı zamanda bu ayet surenin başında verilen şahitliklerin sonucu/cevabı niteliğindedir. bu sonuçlara/cevaplara arapçada muhsemun aleyh (üzerine yemin edilen) deniyor. meraklı kardeşlerimiz için teknik bir detay verelim burada, eğer bir sure şahitlik vav'ları ile başlıyorsa, buna sure içinde muhakkak bir cevap/sonuç gelir, bu cevap/sonuç "inne" (kesinlikle) ile başlar. örneğin bu surede analiz edelim şahitlikleri: tan vakti, ongece, tek ve çift, yürüyen gece şahit olsun ki => kesinlikle, senin rabbin her zaman ve her yerde kesintisiz gözetleyendir.
son olarak yukarıdaki ayet grubunu, yani kıssayı kendi tarzımızda çevirelim ve bütün halinde bakalım: görmedin mi rabbin (eğitici-öğretici allah) neler yaptı ad kavmine, sütunlar sahibi ireme. ki beldeler arasında onun gibisi yoktu. ve semud'a (neler yaptı görmedin mi), onlar ki vadideki kayaları oyarlardı. ve kazıklar sahibi firavun'a (neler yaptı görmedin mi). tüm bu kavimler beldelerinde tuğyan etmişlerdi ve fesadı çoğaltmışlardı. bu yüzden rabbimiz de onların üzerine azap kamçısıyla vurdu yani onları mahrumiyete (kendi başlarına) terk etti. şüphesiz ki rabbimiz, her zaman her yerde kesintisiz gözetleyendir.
15. Fe-emmâ-l-insânu iżâ mâ-btelâhu rabbuhu fe-ekramehu ve na’’amehu feyekûlu rabbî ekramen(i)[VİZYONER AYET]
16. Ve emmâ iżâ mâ-btelâhu fekadera ‘aleyhi rizkahu feyekûlu rabbî ehânen(i)[VİZYONER AYET]
17. Kellâ(s) bel lâ tukrimûne-lyetîm(e)
18. Velâ tehâddûne ‘alâ ta’âmi-lmiskîn(i)
19. Ve te/kulûne-tturâśe eklen lemmâ(n)
20. Ve tuhibbûne-lmâle hubben cemmâ(n)
21. Kellâ iżâ dukketi-l-ardu dekken dekkâ(n)
22. Ve câe rabbuke vel-meleku saffen saffâ(n)
23. Ve cî-e yevme-iżin bi-cehennem(e)(c) yevme-iżin yeteżekkeru-l-insânu ve ennâ lehu-żżikrâ
24. Yekûlu yâ leytenî kaddemtu lihayâtî [VİZYONER AYET]
25. Feyevme-iżin lâ yu’ażżibu ‘ażâbehu ehad(un)
26. Velâ yûśiku ve śâkahu ehad(un)
15. ayetin türkçesi: insana gelince, ne zaman rabbi onu ikram ederek ve nimet vererek sınayacak olsa, der ki rabbim bana ikram etti
16. ayetin türkçesi: ve ne zaman ölçülendirerek/sınırlandırarak rızıkını daraltırsa, rabbim beni alçalttı der
17. ayetin türkçesi: hayır, doğrusu siz ikram etmiyorsunuz yetime
18. ayetin türkçesi: ve yoksulu doyurmaya birbirinizi teşvik etmiyorsunuz
19. ayetin türkçesi: ve mirası açgözlülükle yiyip bitiriyorsunuz
20. ayetin türkçesi: mal yığmayı aşırı seviyorsunuz
21. ayetin türkçesi: hayır, yeryüzü sarsıla sarsıla dümdüz edileceği zaman
22. ayetin türkçesi: ve geldiği zaman rabbin ve melekleri saf saf
23. ayetin türkçesi: ve işte o gün cehennem getirildiğinde, işte o gün insan anlar(hatırlar) ama artık ne yararı var anlamanın(hatırlamanın)
24. ayetin türkçesi: der ki ah keşke ben bu hayatım (dünyadan sonraki hayat) için bir şeyler göndermiş olsaydım
25. ayetin türkçesi: ve işte o gün, biricik olanın (ehad) yapacağı azaba denk bir azap yoktur
26. ayetin türkçesi: ve biricik olanın (ehad) kelepçelediği gibi kimse kelepçeleyemez
onbeşinci ayetin analiziyle devam edelim. bu ayet ve hemen sonrasında gelen onaltıncı ayeti de vizyoner ayet olarak değerlendirdik. çünkü bu ayetler insan psikolojisi hakkında çok derin bir bilgi vermektedir. onaltıncı ayet fe-emma ile başlıyor, baştaki F (fa) fezleke fa'sı, sözgelimi demek; işin özeti, hülasaten... hemen ardından el-insan geliyor, buradaki el (the) belirlilik takısı, daha önce ayrıntılı incelemiştik bu takıyı, belli bir insan için değil, tüm insanlık için kullanılmıştır çünkü ayet-sure bağlamında insan soyunun-türünün özelliklerinden bahsedilmektedir. ayette 'btelahu fiili var; bela vermek, belalandırmak demektir. bu kelimenin anlamı ülkemizde dejenere edilmiş, bela vermek demek sınamak demektir. başındaki ma (ne) ve hemen öncesindeki iza (zaman) ile birlikte okunduğunda şöyle oluyor: ne zaman sınasa. kim sınıyor: rabbi (rabbuhu). nasıl sınamış? fe-ekramehu=>ikram ederek ve na'amehu=>nimet vererek. ayetin buraya kadarki kısmından şunu anlıyoruz: rabbin sana bir şey veriyorsa bil ki sınavdasın. eğer elinde bir şey varsa, paran pulun sağlığın aklın gözlerin kulakların, demek ki sınavdasın. buraya kadar ayet çevirisi şöyle oluyor: insana gelince, ne zaman rabbi onu ikram ederek ve nimet vererek sınayacak olsa... feyekulu (der ki), rabbi (benim rabbim) ekramen(i) (bana ikram etti). şimdi tekrar baştan okuyalım: insana gelince, ne zaman rabbi onu ikram ederek ve nimet vererek sınayacak olsa, der ki rabbim bana ikram etti. analize geçmeden hemen onaltıncı ayeti de çevirelim ve bu iki ayeti beraber analiz edelim. onaltıncı ayet de emma iza ma'btelahu ile başlıyor, yani ne zaman rabbi onu sınayacak olsa... fekadera (kaderlendirerek-kadarlandırarak-sınırlandırarak-ölçülü bir şekilde) aleyhi (ona) rizkahu (onun rızkını). onaltıncı ayetin buraya kadar ki kısmı: ve ne zaman ölçülendirerek/sınırlandırarak rızıkını daraltırsa... nasıl tepki veriyormuş bu sefer insanoğlu: feyekulu (der ki) rabbi ehanen (alçalttı). bu iki ayette verilen tip aslında çok da kıyıda köşede aranacak tip değil. bu tip biziz, etrafımızdakiler, hemen hemen herkes. öncelikle bu iki ayette insanoğlu tarafından kurulan yanlış bir sebep-sonuç ilişkisine dikkat çekiliyor: ben etrafımdaki diğer insanlara göre daha avantajlıyım, demek ki yaratıcı beni seviyor. bana nimetler yağdırıyor, beni yüceltiyor mevki sahibi yapıyor, demeki beni seviyor, demek ki benim yaşantımı tasdik ediyor, demek ki benim zihniyetimi doğruluyor, demek ki ben doğru yoldayım bak nasıl da bana ikram etti. aynı şekilde bu zihniyet, elinden bir şey alındığında, işte rabbim beni alçalttı, terketti, sırtını döndü, bıraktı, zelil etti diyor. bu psikolojik yapıyı nereye gitsek görebiliriz: mistik akımların esir aldığı seküler görünümlü bencillik merkezlerinden tutun, kuranı ezbere bildiğini ve yaşadığını iddia eden tarikat yuvalarına kadar her yerde bu mekanizma hem çalışıyor hem de yeni katılanların gözüne gözüne sokuluyor ki daha çok insan bu tarz kişiliksizleştirme yerlerinde kendilerine köle olsunlar, para akıtsınlar. özellikle diğer insanların gözüne sokma olayı var ki bakın beni evren-tanrı-allah-yaratıcı kayırıyor (bana nimetler yağdırıyor) çünkü beni tasdik ediyor beni onaylıyor. aslına bakarsanız cahiliyye döneminden bugüne kadar çok da fazla bir şey değişmemiş zihniyet olarak. cahiliyye mekkesinde sömürücü müşrikler dinsiz değillerdi, onlar kendilerinin ekonomik ve fiziksel açıdan güçlü olduklarını allahın kendilerini sevmesine ve kendi yaşantılarını ve zihniyetlerini onaylamasına bağlıyorlardı. ve bunu öylesine insanların gözlerine sokuyorlardı ki "bakın allah bile bizim yanımızda, çok sesinizi çıkarmayın da bize köle olmaya devam edin. siz de bize yakın durun ki siz de sevilirsiniz" alt metniyle yayılan bu zihniyet müşriğin şirketleşen sömürü düzenini ayakta tutan temeli oluşturuyordu. mistisizm öylesine tehlikeli ki insanı bu gerçek dışı ödül mekanizması ile kandırabiliyor. gariban müridler, allahın kayırdığını düşündüğü şeyhinin cebinde cennete gideceğini umuyor (şefaat). gerçi bu örnekteki gariban müride acımak doğru mu bilemedik, sonuçta bu adam da kendisi için torpil istiyor şeyhinden. tarikatlar bu torpilci zihniyetin ürünüdür. ister islami tarikat olsun isterse seküler oluşumlar olsun, hepsinde insan, üstün gördüğü bir varlıktan (evren, allah, yaratıcı, tanrı ...) torpil beklentisinde, kendi yaşamındaki bozukluklar hakkında vicdanının sesini kesme peşinde ve bu sistemin (sömürü sisteminin) devamı için saf zihinleri gerçek dışı tasdik-ödül mekanizması ile kandırma peşinde. bize düşen bu ayetler ışığında kendi zihiniyetimizi de eleştirmek ve düzeltmek. elde ettiğimiz şeyler bize ödül olsun ve tüketelim diye verilmiyor. hepsi içlerinde sorumluluğu barındırıyor. ayaklarımız varsa (bu bir nimettir) bu bir sınavdır, bir hakkın tahakkuku için yürümeyen ayaklar ibadetini yapmış sayılamaz. elimizdekilere tüketmek için değil, sorumluluk bilinciyle bakmak dünyayı güzelleştirecektir. amacımız da bu: ortak ve çoğulcu bir yaşamı inşa etmek.
onyedinci ayet, yukarıda analizini yaptığımız tipe bir uyarı ile başlıyor: kella. bu kelime pencereden kendini atmak üzere olan insana söylenen söz: hayır, yoo, yapma, dur... ciddi bir uyarıdır, bunu duyduğumuzda/okuduğumuzda silkinip kendimize gelmeliyiz. kella varsa, o eylemi yapmayacaksın, o zihniyeti bırakacaksın, bu kadar basit. ayet devam ediyor: doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. ayetin başındaki "kella"yı onyedi-yirmi arasındaki ayetler için de referans kabul edebilirsiniz. ayette ikram kelimesi, türkçe gibi düşünüp sadece elinle bir şeyler vermek değildir. ikram aslında birini görünür kılmaktır, onu yüceltmektir. sevdiğim müfessirlerden hakkı yılmaz bu ayeti yorumlarken ikramın maddi paylaşmanın ötesinde, yetim insanların toplumda yer edinebilmesi için gerekli şartların (eğitim, fırsat eşitliği...) sağlanması ve bunu sağlayan kurumların oluşturulması (örneğin çocuk esirgeme kurumu, fakfuk fonu...) olarak okumuştur. çok yerinde bir tespittir. ayetteki yetim kelimesini de dar bir şekilde düşünmemek gerekir. sadece ebeveynini kaybetmiş insana yetim denmemeli, bir sürü zengin akrabası olduğu halde kredi çekmek zorunda kalan insan da yetimdir. yetim kelimesini muhtaç olunan şeyden yoksunluk olarak okumak gerekir.
onsekizinci ayette, yoksulu doyurmaya birbirinizi teşvik etmiyorsunuz deniyor. toplumda yetimleri yoksulları gözeten bir anlayış, bir zihniyet yok diyor. bu ayeti okurken başında az önce analizini yaptığımız "kella"yı da başına koyarak okumak lazım: yoksulları doyurma konusunda toplumda bir bilinç yokmuş, sakın ha böyle yapmayın, toplumunuzdaki yoksulları doyurun. ciddi bir uyarıdır, dikkate almak lazım. peki nasıl dikkate alalım, yolda giderken rastladığımız dilenciye üç beş kuruş vererek mi? bizce hayır, çünkü birinin eline sıkıştırılan para ancak yarayı pansuman etmek gibidir, kökten çözüme giden bir yol değildir. örneğin iftar çadırı kurmak, afrikada aç susuz ömür geçiren insanlara devamlı bir yardımın gitmesini sağlayan bir kurum oluşturmak, fakir öğrencilere ücretsiz beslenme sağlanması için protesto yürüyüşü yapmak gibi eylemler toplumun yoksul doyurma motivasyonunu ve devamını sağlar. islam sorumluluk dinidir, eğer bölgenizde yoksulluk varsa, düzgün beslenememe gibi durumlar varsa bu eksikliğin sorumluluğunu müslüman alır ve oluşturulan kurumda sorumluluğunu devam ettirerek hizmetin devamlı olmasını sağlar. ancak bu şekilde kötü bir durum ıslah edilmiş olur.
ondokuzuncu ayeti de yine allahın sakın yapmayın diye uyardığı kella ile birlikte okuyacağız: ve mirası açgözlülükle yiyip bitiriyorsunuz (silip süpürüyorsunuz). eleştirilen tutum mirasyedilik. değer üretmeyen, sadece elindekini tüketmeye ve altındakini sömürmeye ayarlı bir toplum. allahın kella demesini geçtik, zaten kim böyle bir toplumda yaşamak ister ki? yetimin ötekileştirildiği, yoksulun tepesine binildiği, sömürünün toplumun her hücresine nüfuz ettiği bu ortamda kim yaşamak ister? zaten bu toplum kendi kendini yoketmeye ayarlanmış gibi adeta. afet gelmese, ötekileştirilenler yıkar bu toplumu. daha önceki analizlerimizde bahsettiğimiz gibi helak olma (yok edilme) olayı kurandaki her şey gibi çift kutupludur. insan ne yaparsa kendine yapar. yanlış yaptığında da işte bu ayetlerde okuduğumuz üzere, sakın ha yapmayın diyor allah. ayetteki "turas" kelimesi veraset ile aynı kökten gelir. hem maddi hem de manevi miras için kullanılır. aynı zamanda "kültür" anlamına da geliyor bu kelime, o da zaten manevi miras. hakettiğinizi yemiyorsunuz denmek isteniyor. şu bilgiyi de vermek lazım, cahiliyye mekkesinde kardeşi ölen kişi kardeşinin mirasına konar ve onun çocuklarına eşlerine o mirastan pay bırakmazlarmış, e ne de olsa çocuklar ve eşleri kendilerini erkek egemen bir gruba karşı nasıl koruyacaklar. bu oldukça yaygın bir tutumdu, hatta günümüzde de bu çok yaygın. özellikle türkiyenin doğusunda (cahil bırakılan bölgelerde) kız çocuklarına miras bırakılmaması aşırı yaygın. manevi miras olarak örnekleyelim, bunu biz değer üretememe olarak algıladık. her toplum değişen dünya şartlarına göre, insanların ihtiyaçlarına göre bazı kelimelerin içlerini revize etmelidir. örneğin eski dönemlerde falaka normal bir ceza gibi algılanabiliyorken, günümüzde işkence olarak algılanmaktadır. ceza kelimesinin insani standartlara göre tekamülü, bu kelimenin altındaki fiillerin değişmesine sebep olmuştur. çok da iyi olmuştur, çünkü islamın amacı ıslahtır. elbetteki kangren olmuş parçaları kesip atmak gerekir ancak kangren yoksa kesinlikle ıslah edilmeli. cahiliyye mekkesindeki manevi mirasyedilik tüm dünyada devam etseydi cezalandırılan herkes falakaya yatırılıyor olurdu. dünyanın değişimi, insanlığın değişimi yeni ihtiyaçları ve hakları beraberinde getiriyor. ayetin önerdiği gibi, bize düşen bu değişimleri iyi izlemek, elimizdeki değerlerle yetinmemek ve daha iyi bir dünya (ortak ve çoğulcu bir yaşam) için hep beraber çalışmak. elimizdeki değerlerle yetinmemek kısmı bizi islamın ilk şartına götürüyor: özeleştiri. hakettiğini yemek kısmına bir de manevi boyut katalım. müslüman olduğunu iddia eden insanların büyük çoğunluğu maalesef atalar dinine inanmaktadır. onlara kurandan ayetler gösterirsen, bugüne kadar alimlerimiz (atalarımız) böyle demişler, sen şimdi onlara karşı mı çıkıyorsun derler. kuranın kapağını kaldırmayanlar, beş vakit namazlarını hiç anlamadıkları kelimeleri tekrar ederek kılarlar. bakara 170 ayetinde bahsedilen tiplerdir bunlar. emeksiz, meraksız iman sahibi olunabildiğini sanar. babasının, atalarının itikadı ile cennete gireceğini sanar. iman emek ister, eğer emek vermezsen başkasının emeğini (atalar dini) yersin. o yediğin de islamdan başka her şey olabilir. büyüklerinden gördüğü gibi yapanlar, imanına emek verenleri anlamaz. onlar için her şey taklitten ibarettir, gerçeği aramazlar.
yirminci ayette sakın yapmayın denilen bir şey daha söyleniyor: "mal yığmayı aşırı seviyorsunuz". yığmacılık, geçici dünya malı sevgisi kuranda oldukça eleştirilen bir şey. bu neyimiz var neyimiz yoksa verelim dımdızlak kalalım değil; ihtiyaçtan fazlasını tercih etmeyelim, yığmacasına biriktirmeyelimdir. bu kime ne fayda getirecek? dünyadaki imkanlar sınırlı ve kısıtlı. herkese yetecek kadar mal, mülk, besin var aslında ancak bir grup insanın biriktirme tutkusu yüzünden günümüz dünyasında bile insanların %40ı açlık çekiyor. ülkemizde, sokağımızda, mahallemizde aç görmememiz onların varlığını silmiyor. yığmacılık allahın kesinlikle yasakladığı davranış şekillerinden biridir, buna göre davranmak gerekir. yığmacılık insanın manevi duygularını da körelten bir şey. odağını servet biriktirmeye yöneltenler, neyin kalıcı neyin geçici olduğunu anlayamayan zihinlerdir. senelerce biriktirip, yemeyip içmeyip bir ev alırsın, 30 saniyelik depremle gider. gözümüzle gördüğümüz hiçbir şey kalıcı değil, sevdiklerimiz de ölüp gidiyor, biz de öleceğiz. ancak insanın içinde güçlü bir sonsuzluk arzusu, kalıcılık arzusu var. bu arzu o kadar kuvvetli ki insan ne yaparsa sanki sonsuza kadar dayanacakmış kendisi de sonsuza kadar faydalanabilecekmiş gibi yapıyor. duygularını, arzularını ve tüm iç dünyasını okuyabilen bir insan, arzuların kesinlikle karşılık bulduğunu/bulabildiğini gözlemlediğinde sonsuzluk/kalıcılık arzusunun da karşılık bulacağını, mikro sistemlerin mükemmel uyum içerisinde makro sistemler oluşturarak imkanlar evrenini oluşturmasını kendine kanıt kabul ederek düşünür ve hatta bilir. allah demek, varlık ve imkan demektir. kendine kanıt arayanlar, öncelikle odaklarından kendilerini (çıkarlarını, ihtiyaçlarını) çekmeliler ki gözleri dışarıyı görsün, evren adeta bağırmaktadır, bu atomlar nasıl olur da bir araya gelince bir bilinç, tecrübe eden ve sürekli değişen bir özne haline gelir? odağa gerçeği alalım, merakımızı (bilme isteği) kullanalım ve ne için emek verdiğimizi sorgulayalım.
yirmibirinci ayet yine bir sert uyarı ile başlıyor: kella: yoo hayır sakın böyle yapmayın. ne yapmayalım: yetimi ötekileştirmeyelim, açları göz ardı etmeyelim, maddi manevi mirasyedilikten kaçınalım, yığmacılık yapmayalım. ayetin devamında söylenenler uyarı niteliğindedir: "yeryüzü sarsıla sarsıla dümdüz edileceği zaman". ayette "dek" kelimesi var, düz demektir. arapça sözlükte cemel-u-dek diye örneklendirilmiş, hörgüçsüz deve anlamında. dönem arapçasında şöyle bir nükte var, bir fiil ardından aynı kökle birlikte ikileme geldiği zaman (dukket => dekken dekkâ) bu mecazi değil cidden gerçek manada bu olayın/fiilin gerçekleşeceğini gösterir. bu ayetten hareketle son saat sürecinde yeryüzünün sarsılarak dümdüz edileceği bilgisine sahip olduk.
yirmiüçüncü ayette de son saat ardından kurulacak yüce divana bir gönderme vardır: "ve geldiği zaman rabbin ve melekleri saf saf". normalde allahın bir yerden bir yere gelmesi diye bir şey yok ancak bu şekilde bir ifadenin kullanılması, yüce divanın yargıcının allah olduğunu belirtmek içindir. mirsad olan (her yerde ve her zaman kesintisiz gözetleyen) allah, gözlemlediklerine göre puanımızı verecek. bu ayette dikkat etmemiz gereken diğer kelime de "saf saf" ikilemidir. "saf" kelimesi hurmaların kurutulması için iplere dizilip sıra sıra asılması anlamındadır. namaz düzeni yani. saf düzeni, bir toplum için aslında en uygun düzendir. günümüzde hiyerarşik piramit tipi toplumda yaşadığımız için saf düzeni bize uzak bir düzen gibi görünebilir ancak uygulanması halinde insanlığın büyük bir ohh çekeceği de kesin. hiyerarşik toplumda yukarıdaki alttakini sömürür (müşrik => şirketleşen sömürücü yapılar), ezer ve baştan aşağı rızasız, hastalıklı bir toplum olur. saf toplumu ise yedekli ve eşit şartlara ve fırsatlara sahip bireyler yetiştirir. günümüzde güçlülerin hakim ve haklı olduğu bir simulasyonu yaşıyoruz. tüm hayatımızı, duygularımızı ve düşüncelerimizi başkalarının güdülerinin yönettiği ve yönlendirdiği doğrultuda şekillendiriyoruz. kendimizi bile yaşayamıyoruz yani. kendimizi yaşayabilmemiz için saf toplum düzenine geçmemiz gerekir. en güçlünün eleştirilebildiği ve yargılanabildiği bir toplum, herkesin sorumluluk aldığı ve sınırlarını (kader, ölçü, takdir, standart, kıymet) bilen bir toplum özgür ve yaratıcı bireyler yetiştirecektir, bu da ancak saf toplum düzeninde gerçekleşebilir.
yirmiüçüncü ayet cehennem kelimesinin nüzul sürecinde ilk kez geçtiği ayettir. bu kelime arapça kökenli değil ancak yine de cahiliyye mekkesinde bilinen bir kelime. ibranice “derin kuyu” anlamına gelen go-hinnom’dan gelir. Kelimenin etimolojisinde ateş çağrışımı bulunmamaktadır ancak ateşle olan bağlantısı antik yahudi krallığında (musa'dan önceki) kralın ilk çocuğunu go-hinnom denen yerde yakarak kurban vermesidir. çöl insanı için de sıcak ve ateş en korkutucu, bezdirici şey olduğundan ateş ve cehennem kelimeleri cahiliyye çöllerinde beraber düşünülürdü. hemen hemen bütün inanç sistemlerinde dünyadan sonra yaşam, cennet ve cehennem fikirleri var. kelimenin kökeninde ateş olmamasına rağmen, hemen hemen tüm inanç sistemlerinde cehennem ateşli bir yer olarak tasvir edilmiş, antik yahudi krallarının yakarak çocuk vermesinden kaynaklı olduğunu düşünüyoruz. ancak yine de alaksada doğup büyümüş bir insana cehennemi ateşle tasvir edemezsiniz, onun cehennemi soğuk ve buzdur. cehennem algısı hem coğrafyaya hem kültüre hem de insanın tecrübelerine göre değişkenlik gösterir. bu çok normal, çünkü cehennem hakkında pek de bir şey bilmiyoruz. gaybi (öteki dünyaya ait, bilinemeyen) bir bilgi. gayb hakkında kuranda bazı bilgiler veriliyor, daha fazlasını elde etmek nafile, kaynağımız yok. cehennem konusu hakkında müfessirlerimiz, düşünürlerimiz bir çok eser bırakmışlar. bunların çoğunluğu safsata, özellikle suyuti'nin ismini burada vermek istedik, takip edilen bir isim. kendisinin "kabir alemi" diye bir kitabı var, baştan aşağı safsata, uydurma, kaynaksız delilsiz sallamış babam sallamış. kuranda "kabir azabı" diye bir tamlama (kelime, kalıp) geçmiyor ama onun üzerine onlarca sayfa yazılmış, hem de bir tane bile ayet referans gösterilmeden. muhammed nebi'den sonra vahiy devam etti de biz mi kaçırdık acaba. biz kendi cehennem algımızı kendimiz oluşturacağız ve bunu da sadece kuran ayetlerini referans alarak yapacağız. ancak böyle yapsak da bu algının şekillenmesinde insanın şahsi tecrübeleri de aşırı derece etkili. mıuhammed nebi zamanında sahabinin cehennem algısı bile farklı farklıydı, günümüzde de böyle. bunda da sanıyoruz ki en çok insanın kişisel tecrübesi belirleyici oluyor. hayatında zorluk görmemiş, bir eli yağda bir eli balda olan kişi cehenneme ne gerek var diyebilir. birini düşünün ki küçük yaşta tecavüze uğramış, hayatını kendini yaşayamamış, hakları elinden alınmış, bir saniye yüzü gülmemiş. bu insanın aklındaki cehennem, herhalde içinden çıkılamayan şiddetli bir cezalandırma ve intikam merkezi olarak yer eder. cehennemin gerekliliğini hakkı yenenlere, tertemiz yetiştirdiği oğlunu ite köpeğe şehit verenlere sormak lazım. örneğin günümüzde bir terör örgütünü aklama süreci yürütülüyor, barış isteyenler muhtemelen evine şehit cenazesi girmemiş olanlardır. hadi onu geçtim mahallesinde bisikletini gaspedilen bir çocuk bu duruma itiraz eder herhalde. cehennem ilahi adaletin sağlanacağı kurumlardan biri olduğu için farklı farklı algılanıyor, herkesin ilahi adalet anlayışı farklı. kuran da bu konuda bize tam açık bir bilgi vermiyor. cehennemin içeriğini, ceza süreçlerini allahı, islamı tanıdığımız kadarıyla tahmin edebiliyoruz. daha analiz etmediğimiz bazı ayetleri okuyalım geldiğimiz noktada, bizim de aklımızda bir şeyler şekillensin bu konuda. örneğin araf 156 ayetinde rahmetim her şeyi kuşatmıştır diyen allah, sonsuz bir cezayı nasıl verir? sınırlı bir ömürde yapılan kötülükler, sınırsız bir şekilde mi cezaladırılmalı? allahın rahmeti her şeyi kuşatırken cehennem bunun dışında mı kalacak? enam 12'ye bakalım, kendine merhameti yazdı allah, yukarıda bahsettiğimiz tecavüze uğramış, hakkı yenmiş insanı bu hale getirenlere de mi merhamet gösterilecek? aliimran 188'de sakın azaptan kurtulacağınızı sanmayın deniyor, acaba sonsuza kadar sürecek bir mahrumiyet mi yaşayacağız. hakkını alamadan ölenler, ettiğini bulmadan ölenler... bunlara ne olacak? şunu söylemek lazım, allahın merhametinin sonuçlarından biridir cehennem ve gereklidir. ayetleri sırası geldiğinde analiz ederek tüm soruları cevaplayacağız ve şu anda kafamızı karıştıran cehennem kavramının belirsizliği biraz olsun azalacak.
ayete dönelim: "ve işte o gün cehennem getirildiğinde, işte o gün insan anlar(hatırlar) ama artık ne yararı var anlamanın(hatırlamanın". anlatılmak istenen basit, yargılama günü geldiğinde her şeyi anlayacağız/hatırlayacağız. ayette "zikr" kelimesi geçiyor. aslında bu ayeti selefilerin yorumlamasını izleyip gülmek isterdim, herhalde cehennem getirildiğinde zikir çekeceğiz ama artık orada zikir çekmek sevap kazandırmayacak diye yorumlarlardı. neyseki kelimelerin anlamlarına sözlükten bakabilme yeteneğimiz var. zikr hem anlamak (belleğine kazımak) hem de hatırlamak manasındadır. kuranda zikr bir çok yerde geçiyor, hatta kuran'a verilen isimlerden biri de zikirdir: hatırlatıcı/anlamanı sağlayıcı. iki mana da ayet ve sure bağlamında mümkün, insan yargı gününde her şeyi hatırlayacak ve işin doğrusunu da anlayacak. ancak bu hatırlamalar ve anlamalar fayda vermeyecek. dünyada as kes insanların hakkını ye, yargı gününde pişmanım de. neyseki ahirette günümüz türkiyesindeki mahkemeler sorumlu değil. verilen mesaj net: ne yapacaksan bu dünyada yap, çok geç olmadan.
yirmidördüncü ayeti vizyoner ayet olarak belirledik. çünkü bu ayet özgür iradenin varlığının kanıtlarından biridir. ayette "der ki ah keşke ben bu hayatım (dünyadan sonraki hayat) için bir şeyler göndermiş olsaydım" denmiş. cehennemde her şeyi hatırlayıp anlayan kişi pişman olacakmış. bu ayetten ilk olarak bunu anlıyoruz. ayette "kaddeme" fiili kullanılmış, takdim etmek demektir. demek ki insanın ölünce karşılaşacakları bu dünyada yapıp ettikleriyle doğrudan ilgiliymiş. dünyada hayattayken ortak ve çoğulcu yaşam kurulması için sorumluluk almak, cennetteki villamıza bir tuğla koymak gibidir. tasavvufçuların özgür irade yoktur, her şeyi olup bitmiştir anlayışı bu ayet ile çelişir. zaten tasavvufçular haklı olsa ne gerek var imtihan dünyasına, ne gerek var yargı gününe? allahın insanlara özgür irade vermesi ve sorumluluğunu üstlenmesini beklemesi neden bu kadar ağır gelir de bunu reddediyorlar anlamak güç?
yirmibeş ve yirmialtıncı ayetleri beraber yorumlayacağız. "ve işte o gün, biricik olanın (ehad) yapacağı azaba denk bir azap yoktur". ayette ehad kelimesini biricik diye çevirdik, ehad yanında bir tek daha konulamayan mutlak tek anlamındadır. tevhid de bir demek ancak yanına başka bir daha eklenebilen bire tevhid deniyor. yargılama günü geldi ve cehennem getirildi, sömürücü günahkar insan da anladı ve hatırladı ancak tabii ki fayda vermiyor. bu insana hangi ceza uygulanıyor? mahrumiyet cezası. bu kısımda tıkanıyoruz çünkü mahrumiyet cezasını idrak edebilecek bir aklımız yok. insanın allahtan mahrum kalması ne demektir bu tahmin edebileceğimiz bir şey değil. bu ayeti müddessir suresi 28. ayet ile beraber okumak lazım. ayette sekardan yani cehennemden bahsediliyor, orada ne yaşanır ne de ölünür denmiş. furkan 14'te de o gün geldiğinde sadece bir ölüm size yetmez denmiş. tüm bu ayetleri beraber düşündüğümüzde yaşanacak olan mahrumiyetin direkt allahın kendisinden mahrum etmesi olarak anlıyoruz, allah ki yaşamın kaynağı (hayy) ve varlığı ayakta tutan güç (kayyım); kendinden öyle bir mahrum edecek ki günahkar insanı, ne ölebileceğiz ne de yaşayabileceğiz. binlerce ölümü çağırmamız gerekecek o durumdan çıkabilmek için. yirmiltıncı ayette "ve biricik olanın (ehad) kelepçelediği gibi kimse kelepçeleyemez" denirken, bu durumdan kaçışın olmayacağı da belirtilmiş oluyor. ayetteki "seka" SK kökü normalde bağlamak demek, ancak anlam olarak kelepçelemek daha uygun geldiği için tercih ettik. sonuçta anlatılmak istenen, bu kelepçeyi çözüp mahrumiyetten kurtulamayacağımız.
yukarıda analiz ettiğimiz ayet grubunu özetleyelim: söz insana gelince, ne zaman rabbi onu ikram ederek ve nimet vererek sınayacak olsa, der ki rabbim bana ikram etti, benim yaşantımı tasdik etti, allah beni tutuyor, siz de kendi işinizi yapın ve bana köle olmaya devam edin çünkü ben allahtan torpilliyim. ancak bu adamın ne zaman ölçülendirerek/sınırlandırarak rızıkı daraltılırsa, rabbim beni alçalttı der, bana sırt çevirdi der. olayın imtihan olduğunu anlamaz, sadece kendisine verilene bakan bencil ve ahmak biri. hayır durun böyle düşünmeyin ve bu düşüncelerle davranmayın diğer insanlara. işin doğrusu doğrusu siz ikram etmiyorsunuz yetime, yetimlerin muhtaçların toplumda yer edinmesi için kurumlar oluşturmuyorsunuz. ve yoksulu doyurmaya birbirinizi teşvik etmiyorsunuz, toplumda açı beslemek, fakiri gözetmek gibi bir alışkanlık yok. ve mirası açgözlülükle yiyip bitiriyorsunuz, her türlü (bilim, kültür, maddi, manevi) mirasyediliği yapıyorsunuz, imanınıza emek vermiyorsunuz, tüketim çılgınısınız. ancak mal yığmayı daa aşırı seviyorsunuz, bu yüzden diğer insanlar mağdur oluyorlar. fırsat eşitliği yok ve ezilenlerin nefes almasına olanak sağlayacak bir sistem yok. yoo hayır böyle yapmayın, yeryüzü sarsıla sarsıla dümdüz edileceği zaman (mecazen değil), ve geldiği zaman rabbin ve melekleri saf saf, yargılama günü başlıyor. ve işte o gün cehennem getirildiğinde, işte o gün insan anlar(hatırlar) ama artık ne yararı var anlamanın(hatırlamanın). son pişmanlık fayda vermeyecek. günahkar olan, hak yiyen, insanları sömüren müşrik der ki ah keşke ben bu hayatım (dünyadan sonraki hayat) için bir şeyler göndermiş olsaydım. ancak işte o gün, biricik olanın (ehad) yapacağı azaba denk bir azap yoktur, benzersiz bir mahrumiyet bekliyor o insanları. ve biricik olanın (ehad) kelepçelediği gibi kimse kelepçeleyemez, bu durumdan da asla kaçamayacaklar.
27. Yâ eyyetuhâ-nnefsu-lmutme-inne(tu)
28. İrci’î ilâ rabbiki râdiyeten merdiyye(ten)
29. Fedḣulî fî ‘ibâdî
30. Vedḣulî cennetî
27. ayetin türkçesi: ey sen tatmin olmuş benlik (nefs-ul mutmatinne)
28. ayetin türkçesi: sen rabbinden-rabbin senden razı olacak şekilde, dön rabbine
29. ayetin türkçesi: gir kullarımın arasına
30. ayetin türkçesi: ve gir cennetime
surenin son ayet grubunu analiz edeceğiz, yirmiyedinci ayette: "ey sen tatmin olmuş benlik (nefs-ul mutmatinne)" deniyor. nefs-ul mutmain (nefsi mutmain diye de geçiyor türkçe kaynaklarda) tartışmalı kavramlardan biri. aslında bu bir kelime ama yine de orasından burasından çekiştirip kavramlaştırmaya çalışılmış. öncelikle nefs kelimesini ele alalım. nefs nedense kötülük merkezi, terbiye edilmesi gereken bir günahkar olarak betimlenmiş. bunun temeli hermetizme dayanır. arama motoruna hermetizm ve nefs yazarsanız size tasavvufçuların sözlerini bir bir çıkan sonuçlarda göreceksiniz. nefs bir kavram değil bir kelimedir, anlamı da "kendi, ben, özne, kişi, zat"dır. nefsi kötülük merkezi (nefsi emmare) olarak görenlere şu ayeti gösterebiliriz: enam 54'te allah "kendine" merhameti yazmıştır derken, nefs kelimesi kullanılıyor ayette. kötülük allaha nispet edilemeyeceğine göre, nefs demek ki kötülük emreden bir merkez değilmiş. mutmain kelimesi tatmin olmuş demektir. ayeti iki farklı yorumluyorlar müfessirler, bir görüş mümine sesleniliyor derken bir görüş de dünyalıklarla tatmin olmuş, rahatı yerinde adama sesleniyor diyor. bizim tahminimiz ikinci görüştür. zaten surede müminden değil müşrikten bahsediliyor. o yüzden burada da seslenilen kişi allah dışındaki şeylerle tatmin olan kişidir. konuyu iyice deşmek isteyenlere murat sülünün bu ayet hakkındaki makalesini öneririm: makale.
yirmisekizinci ayette allahtan başka şeylerle tatmin olan kişiye dön çağrısı yapılıyor: "sen rabbinden-rabbin senden razı olacak şekilde, dön rabbine". öncelikle ayette rab ismi kullanılmış, eğitim ve gelişme sürecine dikkat çekiliyor. dünyalıktan kafasını kaldırmayan insanın doğal olarak ne metafizik dünyası ne de ahlaki yapısı gelişmiyor. seslenilen kişi yukarıdaki analizini yaptığımız ayetlerde bahsedilen "rabbim bana ikram etti" diyen zihniyet. bu kişinin elbette ki sebep-sonuç mekanizması çökmüş. öyle çökmüşki her başına gelene bir sonuç olarak bakıyor. bu yüzden razı olma sürecini de elindekilerin çokluğuna bakarak değerlendiriyor. halbuki ne olursa olsun razı olması gerekirdi. allah sadece verince mi allah, alınca da allah. alınca almış mı oluyor? belki maddi olarak imkanını kısıtlıyordur ancak sabır gücünü artırıyordur. almayla vermeye sadece almak-vermek olarak bakmamak lazım. kerim allah her zaman her yerde verendir. ancak bu düşünce yapısına allahı tanıdıkça ulaşabiliriz. insan allahı tanımazsa nereden bilsin kerim olduğunu, rahman rahim olduğunu. hem bu bilgi insanın hem kendini hem içinde yaşadığı dünyayı daha iyi tanıma fırsatı verir ki bu da insanın kaygılarını yatıştıran ve hayattan keyif alışını da artıran bir kaynak haline gelir. bunun sonucu da razı olmaktır. allahı, kendini, dünyayı tanıma süreçleri insanın özeleştiri mekanizmasını ve eylemlerini de düzenler. doğru eylemlerde bulunmak da insanı doğruyu ve iyiyi tercih etmesinden kaynaklı rıza mertebesine (razı olma) yükseltir. tam tersi şekilde şikayet etmenin ve sızlanmanın ağlamanın kimseye bir faydası yok. insanlığı göz yaşlarımız değil, eylemlerimiz kurtaracak.
yirmidokuz ve otuzuncu ayetleri beraber analiz edeceğiz. baştan ne demiştik, ey sen dünyalıklarla tatmin olmuş refahı yerinde ama sebep sonuç ilişkisi bozulmuş insan, eğitici ve öğretici allahına yönel, yönel ki gelişesin ve razı olasın. yirmidokuzuncu ayette: "gir kullarımın arasına" ve otuzuncu ayette "ve gir cennetime" deniyor. gir kullarımın arasına ayeti hakkında birkaç görüş var, biri burada kullar derken sadece muhammed nebi ve yoldaşlarından bahsediyor diyenler var. mümkündür, dünyalıkla tatmin olmuş kişi, rabbine yönelip ve artık o da şirketleşip insanları sömüren müşrikler karşı savaşan devrimci yoldaşlardan biri olmuştur ya da olacaktır. aslında bu ayette bir de bozuk zihniyetten nasıl çıkılır onun da anahtarı veriliyor. eğer rabbim bana torpil geçiyor, ama bazen de sırtını dönüyor zihniyetiniz varsa, rabbine yöneleceksin, özeleştiri yapacaksın, sonunda da razı olacaksın ve bu bozuk psikolojiden çıkmış olacaksın. bunun da sonucu hem sen allahtan, hem allah senden razı ve dolayısı ile: cennet. diğer bir görüş kullarımın arasına gir derken, cennete girmeden önce, sadece rabbine yönelmen ve bozuk psikolojini düzeltmen yetmiyor, aynı zamanda insanların arasında, kamusal alanda da senden doğru (ıslah edici) eylemler yapman bekleniyor. ancaka bu şekilde cennete girebilirsin. bu görüş daha doğru gibi geliyor bize. sonuçta allah insanları yapıp ettiklerine göre yargılayacak. ben aslında çok iyi biriyim diyen kişinin, bunu kamusal alanda ispatlaması lazım. dinimiz bir şahitlik dini, fecr'in bizim eylemlerimize şahit olması gerekir ki cennete girebilelim. dağda bir başına iyi olman kimseyi kurtarmaz, dağda derviş olmak kolaydır. önemli olan iyi eylemleri insanlara dokunacak şekilde gerçekleştirmektir. allah hepimizi salih (ıslah edici eylemler yapan kişi) kullarından eylesin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder