rahman rahim olan allahın adıyla
kalem suresi ilk dönem surelerinden biridir. nuzül sıralamasında ikinci sıraya koyanlar da mevcut, daha geriye koyanlar da. surede genelde müşriklerin kim olduğu, nasıl düşündüğü deşifre edilmiştir, demek ki muhammed nebi devrim ateşini yakmış, yakmış ki müşrikler cevap vermeye ve saldırmaya başlamışlar. ancak verilen savaş doğrudan insanla değil bir düşünce sistemi ile olduğundan öncelikle bu düşünceleri üreten hastalıklı zihinlerin deşifresi gerekmiştir. müzzemmil-müddessir-duha-inşirah temel manada büyük inşa emirleri içermesi açısından kalem suresinden önce gelmesi çok daha mantıklıdır. sonuçta önce inşa sonra hareket. hareketten sonra saldırı ve cevap ve ardından ifşa. bu doğal akış bu surenin yedinci inen sure olması bakımından çok daha uygundur. kuranın bir diğer eğitim aparatı olan kıssalar bu sureden itibaren başlar. kuran ayetleri daha önceden emir-inşa ekseninde bir çap belirlemişken bu sure ile beraber çapı genişletmiştir ve sömürü düzeni sahipleri ve destekçileri deşifre edilerek kim hangi tarafta deşifre edilmiştir.
bu kısımda şuna değinmek gerekiyor: cahiliyye araplarının metafizik dünyaları gelişmemişti. hatta konuyu ilk çağ araplarından değil daha eskiden başlatalım. göbeklitepe'ye bakalım örneğin. dini bir yapı, taşlar ve bazı yazılar tanrıları simgeliyor. ilk çağ afrika kabilelerine bakalım örneğin, idoller dikiyorlar, totemler yapıyorlar. bunların hepsi put. tıpkı kuranda hep adı geçen lat menat uzza putları gibi somut putlar. peki bir insan neden put kullanır? neden günümüzde o idoller, totemler, putlar bilmemneler yok? cevap: evrim. ancak bu evrim fiziksel değil, metafiziksel bir evrim. insanlık tarihi ilerledikçe yeni kelimeler katıyor dışarıda görünmeyen dünyasına. her kelime insanın iç dünyasını yani metafizik dünyasını genişletiyor. günümüzde putların görünmemesinin sebebi insanın soyutlama yeteneğinin artmasıdır. bakın burada putların olmamasının sebebi demedik, gözle görünmemesinin sebebi dedik. çünkü artık günümüzde putlar banka kasalarında, sosyal medya hesaplarında, birkaç hikayede ya da reelslerde. beğenilme tutkusu, kapitalist düzenin insanı zorladığı "bir maddi değerinin olsun" dayatması insan psikolojisini dağıtmış durumda. bu tıpkı cahiliyye dönemindeki insan değersizliği gibidir. putlar, insanı köleleştiren yapılardır. verilen savaş da zaten sömürü düzeninin olmadığı tamamen özgürlüğe dayalı bir yapı kurmak için. bu sebeple hedef alınan şey putlar. insanlar güce taparken, sömüren insanı alaşağı etmek başka bir güçlünün onları sömürmesini sağlayacaktır. bu sebeple sadece sömürenle (müşrik ile) değil sömürme aparatlarıyla yani putlarla yani insanın içindeki güç arzusu, beğenilme arzusuyla savaşılmıştır. bu sebeple bu surede de bu müşrik aklı deşifre edilmiştir. müşrik nasıl düşünür, neyi ister, neyi istemez bu net bir şekilde ortaya konmuş ve verilecek olan savaşın hedefindeki düşünceler açık edilmiştir. dediğimiz gibi asıl savaş, insanları aydınlatma savaşıdır, gerçeği ortaya çıkarma savaşıdır. yoksa müşriklerin canı cehenneme, zaten ölünce biten bir dünyada cürümleri kadar yer yakarlar. adalete olan inancımızın bir uzantısı olarak ahiret ve ahiretteki yargılama zaten bütün müşriklerin canına okuyacaktır. amaç şirkin yani sömürme aparatlarının ortadan kaldırılmasıdır. muhammed nebinin verdiği savaşın zorluğu ve kutsallığını bu açıdan bakarak anlamaya çalışınız.
suredeki ayet sayısı: 52
1. Nûn(c) velkalemi vemâ yesturûn(e)
ayetin türkçesi: nun; kalem dile gelsin ve yazdıkları dile gelsin
huruf-u mukatta'a (el-huruf el-mukatta'a / kesilmiş-kesik harfler)
kuranı mistikleştirmeye bayılanların konusudur bu konu. bu insanlar ayetleri göklere çıkarmak ister ki yerde anlaşılmasın ve düzgün bir hayat kurulmasın, kurulmasın ki bu insanların sömürü düzenleri bozulmasın. bir konunun içinde ne kadar mistisizm (gizemcilik) varsa o kadar anlaşılması ve uygulanması imkansızdır. peki kendimize soralım: kimler kuranın gizemli kalmasını ve anlaşılmasını istemez? cevap basit: müşrikler yani sömürü-köle düzeni devam etsin isteyenler, gücü elinde tutanlar, hakikatin ortaya çıkmasını istemeyenler, hakikatla gerçekle yüzleşmek istemeyenler...
daha önceden "mucize" kelimesinden bahsetmiştik. mucize kelimesi ilk kez, vahiyden 300 350 sene sonra kullanılmıştır. çeşitli kuran çevirilerinde, türkçe "mucize" kelimesine rastlayabilirsiniz. eski müfessirler ayet-beyine gibi kelimeleri mucize diye çevirmişler. mucize => aciz bırakan demektir. islam orta asya'ya geldiğinde, doğal olarak tüm şunlar birbirleri ile karıştılar: arap kültürü, islam felsefesi, islam ahlakı, hint felsefesi, zerdüştlük, iran kültürü, iran edebiyatı vb. özellikle hint felsefesindeki nefs-ego-benlik düşmanlığı, iranlı edebiyatçıların elinde yüceldi, bu edebiyatçılar paranın hocalıkta olduğunu görünce de eski öğrendiklerini islamla birleştirerek ortaya gizemli, bilinemez ama hissedilebilir bir islam anlayışı getirdiler. bu anlayışa göre yüce şeyler insanı aciz bırakmalıydı yani her şey mucizeviydi, hemen her şeyin karşısında insan en aciz varlıktı. insan hiçbir şey bilemezdi, sadece özel olanlar hissedebilirdi. aşağı yukarı mekkedeki sömürü sisteminin aynısı bu. hatta günümüzdeki sömürü düzeninin de çok benzeri. bilgiyi insanlardan uzaklaştırarak insanları köleleştiriyorlar. bilen insanı köleleştiremezsin çünkü. bedenini hapsedebilirsin ancak kendine boyun eğdiremezsin.
kuran kendisinin mübin olduğunu yani apaçık ve anlaşılabilir olduğunu söylüyor. o halde bu harfler de anlaşılabilirdir. kaldı ki muhammed nebi'nin etrafındaki insanlar ne ola ki harfler diye sorduğunda nebi bir cevap veremezse güvenirliği ne olur? vahiy iniş sürecindeki 23 yıl boyunca herhangi bir ihtilafa sebep olmamış bu harfler, nedense islam ailelerin tekeline girince içine gizemcilik katılarak tahrif edilmiş, mucize harfler, sırlı harfler, sadece allah bilir denilerek göklere çıkarılmış. her müfessir bir yorum yapmış ancak müfessirlerin gelişiminde otorite aşırı dominant olduğu için bu alanda ilerleme de oldukça yavaş olmuş. islam hakkında yazıp çizenler nedense otoritenin çizdiği sınırların dışına çıkmamışlar, çıkamamışlar. devrim dini diyoruz islama ancak her türlü yorumu otoritenin çizdiği sınırlarda yapıyoruz. nerede kaldı islamın devrimciliği?
peki bu harfler bize ne anlatmaktadır? ne anlatmalıdır? biz ne öğrenmeli ya da ne hissetmeliyiz? razi haklı ise (ki bizce haklı, kuranın bütün yapısını ve kuranın kendi hakkında söylediklerini dikkate alınca haklı olduğu ortaya çıkıyor) bu harfler kuran-islam-risalet yolculuğunda muhammed nebi'nin beşeriyattan nebiliğe geçişini simgeler, muhammed nebi ile bağ kurmayı kolaylaştırır, aynı dönemde yaşamasak bile, bizi onunla dost eder, yoldaş eder. hayat akışkandır, hatta kendi kişiliklerimiz bile akışkan. türlü türlü olaylar cereyan ederken çoğu zaman bir işaret alamayacak durumda oluyoruz. yanımızdaki bile seslense duyamayacak hale geliyoruz. ancak kalbimizi-aklımızı-gözümüzü ilahi mesajları alabilecek dirilikte tutmak bizim görevimiz. bu dünya bir huzur-barış yurdu olacak ise, o an içinde bulunduğumuz durum ne olursa olsun her türlü mesajı her an alabilecek dirilikte olmamız lazım. aklımız hep duru ve açık olmalı. anlamsız sandığımız, herhangi bir kelimeye ya da kavrama işaret etmeyen, gelişi güzel olaylar bile bize ardında büyük mesajlar verebilir. yeterki insan o mesajı alabilecek kalitede olsun.
nun ( ن )
suremiz bir kesik harf ile başlıyor. nun. bu nun'a oldukça farklı anlamlar yüklenmiş. surenin içindeki yunus nebi kıssası dolayısı ile büyük balık diyen olmuş, yunus nebi'nin kendisi diyen olmuş. kılıcın keskin tarafı diyen olmuş, cennetten gelen nehrin adı diyen olmuş (bunu nereden çıkarmış acaba), nurdan bir levhadır diyen olmuş. hokka diyen olmuş ki, oldukça hoş bir benzetme. hemen ardından gelen kalem ile birlikte mantıklı bir uyum yakalaması açısından da çok hoş duruyor. nun harfinin arapça yazılışına dikkat ederseniz hokkaya benzemektedir. harfin üstündeki nokta da hokkanın kapağı gibi duruyor. kalem kelimesi ile birlikte de kullanılması anlamsal bütünlüğün kurulmasında etkili.
ne anlama gelirse gelsin, bu harfin burada yer alması, muhammed nebi'nin vahyin tek bir harfini dahi ziyan etmeden aktardığının yaşayan kanıtı sayılabilir.
v-el-kalem-i ve-ma yesturun
kaleme ve yazdıklarına yemin olsun diye çevrilen ve üstünde de çok düşünülmeyen bir ayet. halbuki biraz daha derinlemesine inceleme yapılması gereken bir ayet bu. öncelikle kasem vav'ı var. kasem vav'larını gelenekçi müfessirlerin aksine, dile gelsin-şahit olsun diye çeviriyorduk, ki zaten kuran bağlamında bu çok daha doğru. peki dile gelsin istenen neymiş el-kalem ve bu el-kalem'in yazdıkları. el takısı ile belirli bir kalemden söz edilmektedir, "el" burada ingilizcedeki "the" ile aynı anlamda. yani bu kalem, herhangi bir kalem değil, hangi kalem olduğu belli. yesturun kelimesi direkt olarak yazmak diye çevrilemez. kaldı ki o dönemde "yazmak" kelimesine verilen anlam ile bu dönemdeki "yazmak" kelimesine verilen anlamlar farklı. o tarihte yazmaya "sesleri çizmek" deniyordu. günümüzde kullanıldığı gibi "yazmak" fiili tam uygulanmıyordu. bu fiili, antik çağlardaki hiyeroglif çizimleri ile günümüzdeki yazı yazmak arasında bir fiil olarak düşünebilirsiniz, yani yazmak ile çizmek arasında bir yerde. yesturun=>satır kelimesinden türemiştir, satır satır dizmek anlamına gelir, geleneksel müfessirler de yazmak olarak çevirmişler, doğru yapmışlar, günümüdeki "yazmak" fiili o dönemki satır satır dizmek fiilini tam karşılamaktadır. peki bu kalem ve bu kalemin yazdıkları nedir? neden dile gelsin, neye şahit olsunlar?
ayetteki kalemin ne olduğunu ve neden dile gelmesi gerektiğinin cevabını bir sonraki ayette buluyoruz.
2. Mâ ente bini’meti rabbike bimecnûn(in)
ayetin türkçesi: değilsin sen, rabbinin nimeti sayesinde, cinlenmiş
bu ayeti yorumlarken arapça dil kurallarını hesaba katarak yorumlayacağız. aynı zamanda bir önceki ayette kalem ve bu kalemin yazdıkları dile gelsin istenmişti, bunun nedenine bakacağız. ayrıca bu kalemle yazdığı neymiş onu anlayacağız.
öncelikle şunu bilmek lazım. ma (değilsin) ile başlayıp, cümle sonunda gelen edilgen fiil bi- takısı ile geliyorsa, bu imkansızlık belirtir. bu bilgiyi ayete uyguladığımızda ayet aslında şu şekilde çevrilmeli: rabbinin nimeti sayesinde, senin cinlenmiş olman (cinlerin etkisi altında olman) imkansızdır.
cin => mecnun (cinlerin etkisi altına girmiş insan)
cinler, cahiliyye dönemi araplarında oldukça önemli bir yer tutuyordu. özellikle şairlerin cinleri olduğu söylenirdi ve şairler yazdıklarını kendilerine ait cinlerden aldıklarını söylerlerdi. herhangi biri, örneğin yöneticiler, şairler tutar ve cinlerden şairler aracılığı ile bilgi alırlardı. şairler de bu saçma durumu iyi kullanmışlar ki bu cin ile ilgili şeyler oldukça önemsenirdi. aslında şurası çok ilginç, soyutlama yeteneği çok düşük olan cahiliyye arapları putları aracı kurumlar olarak ellerine almışlar somut olarak ancak "cin" kavramını da bu soyutlama özürlülüklerine rağmen benimsemişler. hem putları hem de cinleri sömürü aracı olarak yoğun bir şekilde kullanıyorlardı. tıpkı günümüzdeki enerji-çakra temizliği bilmemne diyerek insanları dolandıranlar gibi, o dönemde şairler de cinimden bilgi aldım diye dolandırıyorlardı. kuran da zaten bu tarz sömürü düzenleri oluşturulmasına tepki olarak geldi. cin konusunu, bu konu ile ilgili daha açıklayıcı ayetler geldiğinde yorumlayacağız. şimdilik bu kadarı yeterli.
ayette muhammed nebi'ye hitap ediliyor, müşriklere ya da herhangi birine hitap yok surenin ilk kısmındaki ayetlerde. hatta 6ve 7inci ayetlerde müşriklerden "onlar" diye bahsediliyor. buradan "cinlenmişlik" algısının muhammed nebi'de olduğunu anlıyoruz. yani muhammed nebi düşünmüş acaba ben cinlerin etkisi altına mı girdim diye. muhammed nebi'de bir kararsızlık var, hala daha tamamen emin değil nebi olduğundan. şairlerin cinleri kullanarak şiirler yazdıklarını iddia ettikleri bir dönemde yaşıyor muhammed nebi. kendi kalbine de inen ayetler şiir formatında olduğu için kendisini cinlenmiş, cinlerin etkisi altına girmiş sanıyor. buradan hareketle bir önceki ayette bahsedilen kalemin, muhammed nebi'nin vahyi kayıt altına aldığı kalem olduğunu, ve yazdığı satırların da vahiy/kuran ayetleri olduğunu anlıyoruz.
bir önceki ayet ile birlikte düşündüğümüzde ortaya şu sonuç çıkıyor: vahyi kayıt altına aldığın kalem ve bu kalemin yazdığı satırlar şahit olsun ki senin, rabbinin nimeti sayesinde, cinlerin etkisi altında olman imkansızdır, söz konusu bile değildir.
**hatırlayalım (alak1-5) => [Vizyoner Tefsir 2 - Alak Suresi (İkra - Oku/Anla)]
ilk inen ayet grubundan bahsetmiştik. bu ayet grubunun dördüncü ayetini hatırlayalım: "o'dur öğreten kalem ile". kalem=>kayıt tutmak oldukça önemli islam anlayışında. kaldı ki ilk inen ayet grubunda buna dikkat çekilmiş. lütfen alak suresinin ilk 5 ayetinin tefsirini bir kere daha okuyunuz. öğrenmeye gelişime dikkat çekiliyor, insanlığın da öğrenip gelişmesini kalem ile olacağını söylüyor, yani kayıt tutma ile. kalem, kayıt tutmak, bilgiyi aktarmak, ilerlemek, gelişmek ve daha iyi daha güzel daha yaşanabilir bir dünya kurmak...
3. Ve-inne leke le-ecran ġayra memnûn(in)
ayetin türkçesi: ve senin için kesintisi olmayan ödül kesinlikle vardır
fetret-i vahiy'den bahsetmiştik daha önce, yani vahiy kesintisi. konuyu kısaca hatırlamak için lütfen linkteki duha suresi tefsirine bakınız, özellikle 3.ayetin tefsirinde bu konu var. => [Vizyoner Tefsir 5 - Duha Suresi (Risaletten Önce Muhammed)]
ğayra memnun => kesintisiz ödül
bu surenin ilk iki ayetini yorumlarken anladığımız üzere, ayetin hedefinde muhatabın psikolojisinin, iç dünyasının hedef alındığı açık. ilk muhatap özelinde yani muhammed nebi özelinde düşünecek olursak, "cinlerin etkisine girmiş" düşüncesi müşriklerden ya da muhammed nebi'nin kendinden gelse de önemli değil, sonuçta muhammed nebi'nin aklında bu düşünce var. buna cevap olarak da sen cinlenmiş değilsin deniyor kendisine. muhammed nebi'nin aklındaki diğer soru işareti de "kesintili" ödül, yani vahyin kesintili bir biçimde gelmesi. ancak bu düşünce yanlış ki ayette ödülün yani vahyin kesintisiz bir şekilde geleceği söylenmiş. kaldı ki zaten her saniye ayet inmesi de mantıksız, yoksa zaten kuran 10 günde tamamlanırdı, tüm ayetler şakır şakır iner hepsi toplanır 10 günde. evrende her şey bir süreç içinde meydana geliyor. süreçlilik, nedensellik evrenin bir kanunu, buna sünnetullah dendiğinden bahsetmiştik. ayetler de 23 yıllık bir süreç içinde, nedensellik ilkesi ile çeşitli sebeplere dayanarak inmiştir.
**sadece ödüle odaklanırsan, bütünde meydana gelen olayı kaçırırsın.
bu ayet özelinde düşünelim. muhammed nebi vahye ödülmüş gibi odaklanıp, vahyin etkilerini ya da sebeplerini es geçerse aslında sadece ödüle odaklanan bir yarış atı gibi olur. bu şekilde hayat sürülmez, sürdürülebilir değildir. yarış atı gibi ödülden ödüle koşan bir at niyahetinde çatlayacaktır. insan yapısı ödüle odaklanmaya müsait olduğundan, ödüle ulaştığında da yeniden bir arzu nesnesi eksikliği hissedecek ve yeniden bir arzu nesnesi oluşturarak onun yoksunluğunda yeni yarışlara katılacaktır. halbuki ödül aslında sürecin tamamı. sürecin yükseldiği yerler var, vahiy gibi; alçaldığı yerler var, müşriklere okunduğunda gelen tepkiler gibi. aynı hayat da böyle aslında, inişler çıkışlar var. ancak hayatın tamamı bir ödül. inişler olmasa çıkışların ne anlamı var ki? bu kısımda inişleri yani acıları kutsallaştırmak da yanlış. önemli olan inişlerin olabileceğini kabul edip, o inişleri çıkışa yönlendirebilmek, çözüm odaklı olmak ve olayın bütününü görmeye çalışmak. bu anlayış hem bizim psikolojimizi iyi tutar, motivasyon kaybı yaşatmaz hem de yaşamaktan keyif alırsınız. şu anda şerh suresi 5-6.ayetlerin tefsirine bakmanın tam sırası => [Vizyoner Tefsir 6 - Şerh (İnşirah) Suresi (Motivasyon)]
hayat homojen yapıda ve sürekli yükselen bir grafikte değil. ancak böyle olması ödülün kendisinin kesintili olduğu anlamına gelmez. gerçek ödülün ne olduğu konusunda akıl yormalıyız. neyin iyi neyin kötü neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda vicdanımızla muhakeme yapmalıyız. unutmayalım ki allah bize kendi ruhundan üfledi (secde suresi 9. ayet) içimizdeki ilahi taraf, tüm bunları başarabilecek kabiliyettedir. bu imtihan dünyasını, daha çekilir hale getirmek mümkün, hatta cennete çevirmek bile mümkün.
günümüzde cinlenmek, cinlerin etkisi altına girmek gibi şeyleri meydanlarda söylerseniz size deli derler. gerçi bu deli diyenler çakma büyücülerin, astrologların, enerjici çakracı mistiklerin iki dudağından çıkanlarla hayatlarını organize ederler ama olsun, yine de onlara göre deli, cinlenmiş sizsinizdir. tarihte pek değişmemiş insanların bu tutumları. düzenden, daha doğrusu sömürü düzeninden memnun olanlar, hakikati söyleyip sömürüyü yıkmak isteyenlerin düşmanıdırlar doğal olarak. siz hakikati söylediğiniz yerde kendilerince alay ederler, cinlenmiş değil de başka şey derler bu sefer, ama kesinlikle bir şeyler diyeceklerdir. kuran ayetleri ile bildirilen ilahi ilkeler ışığında hareket edenler en çok hakarete ve tenkite maruz kalanlar, çünkü onlara göre bu bir güç savaşı. siz hakikati söyledikçe gücünüz azalacak, hakikat ile dünyevi güç ters orantılı. bu güç azalması, bu yalnızlık, bu itilmişlik ve ötekileştirilmişlik aslında imtihanın ve ödülün ta kendisi. çaba ile doğru orantılı elde edilen şeyler, bu sebeple ödülün artması ancak ve ancak insanın kendi etki alanını genişletmesi ve başka hayatlara ne kadar çok pozitif dokunduğu ile doğrudan ilgili. bu artış için ise meydanlara, insanların arasına inmek gerekiyor ki bu da malesef daha çok acı demek. imtihan, acı, ödül, çaba ... bunların hepsi bir paket gibi beraber yükselen ve alçalan şeyler. olaya bu gözle bakarsak insan hakikati söylemek ve yaşamak konusunda daha motive olabiliyor.
4. Ve-inneke le’alâ ḣulukin ‘azîm(in)
ayetin türkçesi: ve kesinlikle sen azim bir ahlak üzerindesin
bu ayet de pek çok farklı çeviriye ve dolayısı ile de farklı farklı yorumlanan bir ayettir. çevirilerdeki farklılık ayet metnindeki "hulukin azim" kelimelerinin farklı çevirilmesinden kaynaklanmıştır. aslında biz de yorumlarken oldukça fazla ikilemde, hatta üçlemde kaldık. tane tane gidelim. öncelikle "huluk" kelimesini inceleyelim.
huluk => ahlak, karakter | hulk => benlik | halk => yaratma | hilkat => yaratılış
** ahlak kelimesi yukarıda yazdığımız kelimeler ile akraba. arapça dilindeki bu matematiksel yapı aslında kuranı anlama hızını oldukça artıran bir özellik. akraba kelimeleri düşünerek ayetin aktarmak istediğini zihin dünyamıza bu kelimeler ile genişleterek aktarmak müthiş faydalı. bu aynı zamanda imam maturidi'nin tevil yöntemidir. maturidi'ye göre, kelimelerin içerdikleri anlamlar sadece sözlük karışılıkları değildir; kelimeler akraba kelimeleri ile birlikte bir duygu dünyasını temsil ederler. bu temsiliyet kelimelerin-kavramların sorumluluklarının ne kadar alındığı oranında da davranışlara yansır. bu bağlamda bakarsanız kelimelerin hayatımızda ne kadar önemli rol oynadığının farkına varırsınız. hırsızın eylemi, kendi ağzında da günahtır ancak hırsızlığın günah olduğunun sorumluluğunu ne kadar aldığı oranında bu insanın davranışına etki eder ve onun hırsızlık yapmasını engeller. sorumluluk almak insanın ilkeleri ile doğrudan ilgilidir, bir insan ne kadar ilkeli ise o kadar çok kelimelerin sorumluluğunu alma kapasitesi yüksektir. ahlak ilkedir, yani sorumluluk alma kapasitesidir, duyarlılıktır, hesap verilebilirliktir.
tek bir ahlak var mı?
kötülerin ahlakı yok mu? belki kötülerin yaptığı doğrudur?
evet tek bir ahlak var ve kötülerin ahlakı yok. ahlak içinde yaratımı içerir. yukarıdaki kelime analizinden bunu anlıyoruz. bu şu demektir, ahlak hayatı var etmeli ya da hayatın devamlılığına katkı sağlamalı. eğer eylem-düşünce sonucunda ortak ve çoğulcu bir yaşam var olmayacaksa ya da devamlılığı sağlanmayacaksa o eylem ahlaki değildir. ilginç bir örnek düşünelim, ikinci el bilgilerle ve uydurma hadislerle dini nutuk atan adamı efendice dinleyen adam ahlaki bir davranış sergilememiştir. insanları zehirleyen bilgileri yayanlara sessiz kalmak da kötülüktür, yanlış bilginin yayılmasına dur dememek kötülüktür. bu bağlamda bakarsanız sevgi pıtırcıklarının da aslında sevgi pıtırcığı olmadığını anlarsınız. ahlak daima ve daima hakikatin yanında olmayı gerektirir. efendilik ya da çoğunluğun onayını almak ahlak değildir. ahlaklı insan gerektiğinde sesini de çıkarır, isyan da eder. bu noktada önemli olan yaşamı var etmek, hayatın devamlılığını sağlamak, ıslah edici bir ilkeye sahip olmak.
azim => büyük, yüce; ikinci anlam: kararlı
azim kelimesinin anlamları ile birlikte düşündüğümüzde ayeti şu şekillerde çevirebiliriz hepsi doğru olur:
- ve kesinlikle sen yüce bir ahlak üzerindesin
- ve kesinlikle sen kararlı bir karakter üzerindesin
- ve kesinlikle sen kararlı bir ahlak üzerindesin
bu ayet adeta muhammed nebi'nin aklındaki "neden ben?" sorusuna verilmiş bir cevap gibidir. dikkat ederseniz iman etmek, inanmak ya da din ile ilgili argümanları kullanarak övülmüyor muhammed nebi (ya da kuran okuyan muhatap). muhatap ahlak açısından, kararlılık açısından, karakter açısından övülüyor. yaşamı var etmek, hayatın devamlılığını sağlamak, hakların tahakkuku için çaba sarfetmek övülüyor. allah yaratıcı, verici... sen de onun gibi olmaya çalışırsan ancak yüksek ahlak sahibi oluyorsun. allah yaşamı sıfırdan var etti ve bunu devam ettirme sorumluluğunu da bir imtihan dünyasındaki insana verdi, bu açıdan bakıldığında ahlakın doğrudan imtihan ile ilişkili olduğunu söylemek de mümkündür.
bu noktaya gelene kadar yorumladığımız ayetlerde muhammed nebi'nin sıkıntılar çektiğini anlamıştık. aynı zamanda bir özeleştiri refleksine sahip olan muhammed nebi'nin kendi davranışlarını ve eylemlerini de sürekli olarak sorguladığını rahatlıkla söyleyebiliriz (fatiha suresi 5. ayet tefsirine bakınız => [Vizyoner Tefsir 1 - Fatiha Suresi (Kuran Özeti, Açılış)]). bu özeleştirilere de güzel bir cevap verilmiş oluyor, sen ilkeli adamsın, yaptıkların doğru deniyor. düzeni bozulmaya başlayan müşriklerin sistemi, yani o gün yerleşik olan (alsında bozuk olan) sistemin bozulması, özeleştiri yaparken insanın kendi eylemlerinin doğruluğu konusunda yanıltabilir. ancak yıkım da olsa, yeniden yeşerecek olan ortam yaşam için daha elverişli ise yıkım kararı doğrudur. depremden hasar almış bir binada yaşamak yanlıştır, binanın yıkılıp yeniden yapılması lazım. bir toplum çürümüş ise, bir devletin organları işlemez hale gelmiş ise, kurumlar bozulmuş ve halk için çalışmıyorsa orayı yıkmak lazım. yıkmak lazım ki yeniden hak bir düzen kurulabilsin.
5. Fesetubsiru ve yubsirûn(e)
6. Bi-eyyikumu-lmeftûn(u)
5. ayetin türkçesi: göreceksin ve onlar da görecekler
6. ayetin türkçesi: hanginizin fitneci olduğunu
fesetubsiru / yubsirun => basar => görmek ama mecazen görmek, anlamak, idrak etmek. hemen hemen tüm dillerde görmek fiili anlamak-idrak etmek anlamında da kullanılmıştır.
muhammed nebi'ye meftun denmiş, yani fitneci. ayette de hangi tarafın, müşriklerin mi yoksa onlara karşı ayaklananların mı meftun olduğunu zaman gösterecek denmiş. peki nedir bu meftun-fitlenmiş-fitneci...
daha önceden fitne kelimesine çalışmıştık, müddessir suresinin 31. ayet tefsirine bakınız => [Vizyoner Tefsir 4 - Müddessir Suresi (Görev Tanımı)]
fitne kelimesini günümüz kelimeleri ile tanımlamak gerekirse çürüme diyebiliriz, bireysel ve toplumsal çürüme. bireysel fitne insanı kaygılarda boğup insanın eylemlerini ve topluma yansıttığı kişiliği bozarken, toplumsal çürüme de toplumun yaşaması için gerekli kurumların çökmesidir. bir örnekle açıklayalım, bireysel ahlakı bozulan bir devlet memuru, rüşvet almadan iş yapmamaya başlarsa vatandaşların sorunlarını çözemez ve sorunları çözülmeyen vatandaşlar çözümü başka yerlerde ararlar ve bu bozulma toplumun ve kurumların her yerine sirayet edecek duruma gelir, toplum-devlet ya da adına ne denirse artık işlevini kaybeder, sömürü düzeni oluşur. rüşvet verebilen işini görür, veremeyenler fakir kalır, işlerini çözemez. fitne bu açıdan bakıldığında aslında insanlara yapabileceğiniz en büyük kötülüktür. fitne şanssızın yaşamasına izin vermez, güçlülerin gücüne güç katar. günümüz türkiye'sinde hiç de yabancı olmadığımız bir şey.
muhammed nebi bir devrime kalkışmıştı. müşriklerin sömürü düzenlerini yıkmak ve insanca ve onurlu bir şekilde yaşanabilir bir dünya inşa etmek istiyordu. e tabii bu ayaklanma, kula kulluğa hayır haykırışı, müşrikleri yani mekkenin güçlü patronlarını telaşa düşürmüştü. kendi düzenlerinin bozulmasını bir fitne olarak değerlendirdiler, çünkü güçlü müşriklere göre kendi düzenleri (yani kendi şirketleşme yapıları, müşrik => şirket) doğruydu ve bu sömürü düzenini bozmak isteyen muhammed nebi'ye fitneci dediler. bu ayet grubu bu zihniyete güzel bir cevap vermiştir. ayrıca bu ayet grubu gelecekten bir bilgi de vermiş sayılabilir. çünkü biz biliyoruz ki müşriklerin sömürü düzenleri yanlış bir düzendi ve işin sonunda da bu apaçık meydana çıktı.
mekkeli müşrikler, kendi şirketleşmiş sömürü düzenlerini putları ve çeşitli ruhban sınıflarını aralara sokarak kurmuşlardı. kölelerin herhangi bir şekilde bir ilahi güç arkasında durmadan yukarı sınıfa geçmesi ve sömürülmekten kurtulması mümkün değildi. aynı günümüzdeki bazı tarikatların güçlenip kendi tarikatlarından olmayanları sapkın ilan ederek onları toplumun dışına itmeleri gibi. şu an günümüzde bu tarikatlaşmış yapılara itiraz edersiniz kafir ilan edilirsiniz, sapık ilan edilirsiniz, fitneci ilan edilirsiniz. dünya tarihinde ruhban sınıfı kadar halkı sömüren bir sınıf yoktur. muhammed nebi de bu sınıfa karşı savaştı. ne garip değil mi? din gününün sahibi (fatiha suresi 4. ayet) allah'ın seçip süzdüğü insan, dinciler tarafından sapık ve fitneci ilan ediliyor. muhammed nebi'nin savaşı böylesine ilginç ve zor bir savaştı.
7. İnne rabbeke huve a’lemu bimen dalle ‘an sebîlihi ve huve a’lemu bilmuhtedîn(e)
ayetin türkçesi: şüphesiz senin rabbin - evet yalnızca o - kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilendir, ve odur en iyi bilen kimin doğru yolda olduğunu
hu (derviş selamı)
hu kelimesi ayette geçen "huve" kelimesinin kısa söylenişidir. öteki o manasındadır. allah direkt olarak işaret edilemeyeceği için ona huve/hu denmiştir. derviş selamı, zikir nakaratı olarak bu kelimeyi sıkça duyarız. daha önceden kafa sallayan zikircilerin olayı nasıl da yanlış anladıklarını zikir kelimesini incelerken anlatmıştık. tekrarda bu saçma aktiviteye ve yapanların küfrüne değinmeyeceğiz.
ayette huve kelimesinin seçilmesinin özel bir anlamı vardır. suredeki bundan önce gelen ayetlere baktığımızda, muhammed nebi'ye yöneltilen saldırılara ve suçlamalara cevap verilmiştir. beşinci ve altıncı ayetlere bakarsanız, ayet metninde sen fitneci değilsin onlar fitneci denmiyor. kim fitneci kim değilmiş işin sonunda herkes görecek denmiş ayette. bu ayette de sen doğru yoldasın, onlar sapıtmış denmiyor. allah senin doğru yolda olduğunu biliyor da demiyor. kim doğru yolda, kim sapmış onu en iyi rabbin bilir diyor. bir önce gelen ayet grubu gibi bu ayette de allahın duruma bir adım yukarıdan ve objektif baktığını anlıyoruz. doğrudan sen doğru o yanlış demek yerine, kim doğru kim değil en iyi rabbin bilir diyor. topyekün karşı tarafı bir çuvala koyup hepsi cehennemlik demiyor. kim-kim vurgusu var ayette, olaya bireysel bakıldığının ve topyekün bir kıyas ve yargı yapılmadığının kanıtıdır bu. aynı zamanda insanın kendini de sürekli olarak sorgulaması ve daha iyiye yöneltmesi için gerekli olan bakış işte bu objektif bakıştır. bu arada sadece kendi tarafımızı düşünmeyelim, karşı tarafta da hiç bilmediğimiz doğru yolda olanlar da olabilirler. sonuçta bu dava yenice başladı henüz, daha çok yayılmadı, herkesin kulağına gitmedi. müzzemmil suresinin 11. ayet tefsirine bakınız => [Vizyoner Tefsir 3 - Müzzemmil Suresi (Kişilik İnşası)] müşriklere de zaman tanınmalı. kendi tarafımızdakiler de bu zaman içerisinde hatalı yöne sapabileceklerinden (yaşamı kurucu hamleler yapmamak) kendilerini sürekli özeleştiri yaparak geliştirmeliler. bu gelişimin de en büyük tanığı ve değerlendirici eğitici-öğretici olan allahtır (rab).
bu kısımda fatiha suresi 5. ayetin tefsirine bakmakta fayda var. objektif ve geriden bakıp değerlendiren bir allah var ve bizim bu değerlendirmeler ışığında sürekli olarak özeleştiri yapmamız lazım ki dosdoğru yolda kalabilelim. bakınız => [Vizyoner Tefsir 1 - Fatiha Suresi (Kuran Özeti, Açılış)]
[VİZYONER AYET GRUBU]
8. Felâ tuti’i-lmukeżżibîn(e)
9. Veddû lev tudhinu feyudhinûn(e)
10. Velâ tuti’ kulle hallâfin mehîn(in)
11. Hemmâzin meşşâ-in binemîm(in)
12. Mennâ’in lilḣayri mu’tedin eśîm(in)
13. ‘Utullin ba’de żâlike zenîm(in)
14. En kâne żâ mâlin ve benîn(e)
15. İżâ tutlâ ‘aleyhi âyâtunâ kâle esâtîru-l-evvelîn(e)
16. Senesimuhu ‘alâ-lḣurtûm(i)
8. ayetin türkçesi: öyleyse yalanlayanlara (el-mukezzibin) boyun eğme
9. ayetin türkçesi: onlar isterler ki, sen onlara yağcılık yapasın, onlar da sana yağcılık yapsınlar
10. ayetin türkçesi: ve boyun eğme hiçbir aşağılık yeminbaza
11. ayetin türkçesi: kendini beğenmiş, laf taşıyıcıya
12. ayetin türkçesi: hayra engel olan, zorba günahkara
13. ayetin türkçesi: kaba ve duygusuz, üstüne üstlük yırtık (maganda)
14. ayetin türkçesi: malı ve çocukları var diye bütün bunlar
15. ayetin türkçesi: kendisine okununca ayetlerimiz, eskilerin masalları der
16. ayetin türkçesi: onun hortumunun üzerini damgalayacağız
el-mukezzibin => yalanlayanlar
el (the) takısı ile geldiğine göre belirli bir gruptan bahsediliyor, yalanlayanlar derken. bunlar muhammed nebi'nin devrimine karşı duran müşrikler, servet sahipleri, sömürücüler, muslukların başlarını tutanlar. neyi yalanlıyorlar? hakikati, yaşamın ortak ve çoğulcu bir şekilde daha iyi olacağının bilgisini yalanlıyorlar, allahı ve vahyi yalanlıyorlar. kaldı ki zaten vahiy tamamen iyi bir yaşamın kurulması için inmiş ilkeler bütünüdür. allah yaşamı kendisinden üflediği ruhu insan bedeni ve nefsiyle birlikte var etmiş ki bunu devam ettirmek de aynı ilkeler ışığında insanın sorumluluğundadır. bu sorumluluğu yalanlıyorlar. muhammed nebi'nin devriminin karşısında duranları tanımak için, eğer müslüman kılığına da girseler, ağızlarında sürekli allah kitap kuran da olsa onları görmek ve onlara karşı önlem almak için allah bu tipleri onaltıncı ayette dediği gibi damgalıyor. bu ayet grubunu iyice anlayarak biz de muhammed nebi'nin, vahyin, allahın ve hakikatin karşısında duranları tanıyabileceğiz. kimlermiş bu el-mukezzibin yani yalanlayanlar:
1. ilkesiz, yağcı => dokuzuncu ayette bahsedilen kişilik tipidir. ayette geçtiği gibi onlar kendilerine yağ çekilsin ister, yağ çekilince onlar da yağ çekene yağ çekerler, karşılıklı sırt kaşırlar. neden? iktidarları, sömürü düzenleri ancak böyle sağlamlaşır çünkü. köleyi ancak bu şekilde daha büyük bir tahakküm altına alabilir. ancak bu şekilde isyanları ve düzgün hayat sürmeyi isteyenleri baskılayabilir. ilkesizdir, ilkeleriyle hareket etmez, seçimlerini kendine gösterilen tavizlere göre taviz verir. mekkeli müşrikler yani sömürücüler de muhammed nebi devrime kalkıştığında ona bir sürü şey teklif etmişlerdi. bunu sağlam siyer kaynaklarından da biliyoruz (örn: israfil balcı). muhammed nebi'ye kadın, para, unvan her şeyi teklif ettiler. gel mekkenin başkanı ol dediler. sırf iktidarları, sömürü düzenleri sarsılmasın diye düşman ilan ettiklerini başlarına geçirmeye kalktılar. o kadar ilkesizler yani. günümüzde siyasi haritalarını değiştirip, karşı saflara geçenlere ne kadar benziyor değil mi? sadece sömürü düzenleri devam etsin diye ilkesizce hareket edenler, işte bunların zihin ataları da muhammed nebi'ye savaş açmıştı. günümüzde ağzında allah, elinde hadis kitaplarıyla dolaşanlanlara aldanmamak lazım, sosyal medyada ayet paylaşıp arkadan iktidar pazarlığı yapan ilkesizleri, omurgasızları iyi tanıyın.
2. yeminbaz, sözünü yiyen => onuncu ayette geçen kişilik tipidir. ayet metnindeki "hallaf", "hılf" kelimesinden geliyor. hılf kelimesini muhammed'in vahiyden önceki hayatında katıldığı bir sivil toplum kuruluşundan hatırlıyoruz: hılf-ül-füdul (fadıllar sözleşmesi => erdemliler topluluğu). hılf sözleşme demektir. araplarda yazılı gelenek olmadığı için sözleşmeler de sözlü idi. hallaf kelimesi "hılf" eylemini son sınırda yapan insana denir, yani yok yere sınırsızca söz verip tutmayan aşağılık anlamında. kulağa sürekli vaat veren ve bu vaatlerini tutmayan siyasetçiler geldiyse bu kısmı doğru anlamışsınız demektir. yeminbaz insan, kendi sömürü düzeni ve iktidarı bozulmasın diye sürekli vaat verir, söz verir ama tutmaz. sözünün arkasında durmaz. onun tek önemsediği sömürü düzeninin yaşamını devam ettirmesidir, onuru şerefi önemli değil, başkalarının hakları önemli değil. bu insanlara kanmayın. söz verip verip tutan yeminbazların arkasından gidip onların şirklerine ortak olmayın.
3. dedikoducu, kendini beğenmiş, arabozucu => onbirinci ayette bahsedilen kişilik tipidir. "hemmaz" kelimesi "hümeze" fiilini en üst sınırda yapan insana deniyor. "hümeze" birini arkadan çekiştirmek, dedikodusunu yapmak, eksiklerini arayıp bulmak ve bunlarla alay etmek anlamlarına geliyor. böylelikle "hemmaz" kelimesi de her şeyde bir eksik arayıp, her şeye bir kulp takan, her şeyi arkadan eleştirip dedikodusunu yapan, kendini beğenmiş tipe deniyor. meşşa yürümek demek, binemim de söz demek; bu iki kelime beraber kullanılırsa laf taşıyan insan anlamına geliyor. çapı küçük müşrikleri ifşa etmek için gelmiş bir ayet gibi adeta. zararsız gördüğünüz ve yanınızda tuttuğunu dedikoducu tipler damgalı müşrikler olabilir, bu yüzden dedikoducu, laf taşıyan aşağılık insanlara prim vermemek gerekiyor. bu insanların bu tutumları toplumda sıcak ilişkiler ve samimi ortam gelişmesine engel oluyor. müşriklerin bu tutumu, dünyada ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasını isteyen insanların bir araya gelmesini engelliyor. bu açıdan bakıldığında aslında bu insanlara fitneci de denebilir, yaptıkları eylemlerin sonucu toplumsal çürüme nihayetinde. sömürü düzeninin iplerini tutan müşrikler bu insanların toplumda çoğalmasını ister. kalite düşsün ki otoriteleri sağlamlaşsın; millet bir araya gelip kaliteli bir eylemde bulunamasın, çünkü o zaman sömürenlere karşı duyulan sahte ihtiyaç sarsılır. aslında bu küçük müşrikçiklere dikkat çekilmesi verilen savaşın tepeden tırnağa, a'dan z'ye çok geniş çaplı bir savaş olduğunu gösteriyor. zararsız gördükleriniz dahi sizi sömüren sistemi besliyor. dedikoducu, fesat, kendini beğenmiş her haltta bir eksik arayan, arabozucu, laf taşıyan, her şeyi kötüleyen insanlardan uzak durun.
4. hayra engel olan, zorba => onikinci ayette anlatılan kişilik tipi gayet açık. hayra engel olan. hayır nedir? basit anlamda düşünürsek iyilik diye çevirebiliriz bu ayet bağlamında. "hayr" kelimesi aynı zamanda "mal, servet" anlamında da kullanılmıştır kuran içerisinde. mevzu bahis ayet gelince açıklayacağız. buradaki maksatı iyilik. ayette sömürücülerin iyilikleri engelleyen insanlar oldukları belirtiliyor. günümüzden örnek verelim. bu satırları yazdığımız sıralardaki gündemde memur zamları var. türlü türlü sendikalar hükümet ile pazarlık yapıp belli bir oranda anlaşıyorlar. ancak nedense sendika yönetimlerinin memurların hakkını savunmak ve güzel bir oran kopartmak yerine hükümet ile birlikte iş tutarak memuru daha da köleleştirmeye itiyor. bu duruma bakınca sendikanın sadece memurlara düşük oranı reva görüp onlara kazık atma olumsuzluğu yok. aynı zamanda türk gençlerini memuriyetten ve devlet görevlerinden uzak tutmuş oluyorlar. memuriyetin albenisini yitirmesine neden oluyorlar. kaliteli ve kendini yetiştirmiş gençler memuriyet yerine yurtdışına ya da özel sektöre rağbet gösteriyorlar ve böylelikle devletin kurumları da zayıflamış ve içi boşaltılmış oluyor. anlıyoruzki hayra engel olmak sadece o an için ihtiyaçların giderilmesi değil, aynı zamanda kurumların çürümesine, kalitesizleşmesine de neden oluyor. hayra engel olanları iyi tanıyın. size faydalı diye yanaştığınız gruplar hayra engel olan gruplar mı dikkat edilmeli. üyesi olduğunuz sendika siz fayda sağlıyorken bir grup insanı eziyorsa, siz de bu günaha ortak olmuş olursunuz. dikkatli olmak lazım. ayetin devamında "mutedin esim" deniyor. "esim" kelimesi "ism" kelimesinin çoğulu, günah demektir, "esimin" olunca aşırı günahkar anlamında geliyor. bu kelime kurandaki anahtar terimlerden biri. iyi öğrenmek gerekiyor. insanlığın ekseriyetinin yorumlama, anlama, ders çıkarma kabiliyeti az olduğundan, ya da insanların işine gelmediğinden diyelim, günah kavramına çok takılır. "ism" zararı kendinden başkasına da dokunan günahlar için kullanılır. insan eylemlerinin bireysel sonuçları ile daha çok ilgilenir. toplumsal günahlarda, başkaları suçlanabildiği için büyük günahlar pek önemsenmez aslında. ne kadar yanlış bir bakış açısı, halbuki toplum içinde yaptığımız her eylem başkasına dokunur. örneğin toplumsal çürüme meydana getiren bir topluluğun ya da mekanizmanın ya da kurumun yaşamasına destek olmak da büyük günahtır ancak aptal birey bunu düşünmez ya da düşünmek işine gelmez. çünkü bu insanın içindeki o minik çıkarcı, kıskanç, çirkin parça ancak bu fitneci kurumun yaşamasıyla can bulur. en basitinden bir örnek verelim, geçen yıl medyada çokça yer bulan türk bebeklerini küvezlerde ölüme terkedip bundan maddi çıkarlar sağlamaya çalışan grubu ayakta tutan siyasi mekanizmaya destekte bulunan insanların ellerinde bu bebeklerin kanları vardır. eğer bu siyasi mekanizma yaşamasaydı, var olmasaydı birkaç günlük türk bebeklerini öldüren kansızların yüksek kademelere gelip bu tarz tezgahlar kurmalarına müsade edilmezdi. hatta devamında bu katillerin, arkalarındaki siyasi güç tarafından yargıda da aklanıp salıverildiğini düşündüğümüzde ortak olunan kansızlığın boyutlarını tarif etmeye kelimeler yetmez. bu yüzden hangi kurumu desteklediğimizi, neye sempati beslediğimizi dahi iyi seçmeliyiz. ayetteki kelimeler müthiş seçilmiş, adeta yukarıda yazdığımız örneği pekiştirircesine: son derece günahkar ve zorba, üstelik iyilik yapılmasına da engel oluyor.
5. kaba, maganda, maço, duyarsız, fırıldak, hayırsız => onüçüncü ayette anlatılan kişilik tipleri de kuran ayetlerini yalanlayan gruptandır. sürekli yinelemek gerekiyor, bu kişilik tipleri müslüman olduğunu iddia edebilir hatta sizi kafirlikle suçlayabilir. kuranın kapağını kaldırıp, bir tek ayeti bile anlamaya çalışmamış insanların sözleri ile hareket edecek değiliz elbette. neyseki bu ayet ile birlikte bu gizli müşrikleri de kolaylıkla tanıyabiliyoruz. ayette açıkça yazıyor "utullin"; bu kelime aslında vurdumduymazca, saygısızca, önünü sonunu düşünmeden, kaygısız-tasasızca aşırı hareket edene deniyor. karşı tarafın duygularını, düşüncelerini, durumunu hiç dikkate almadan, aşırı reaksiyonlarla hareket edene deniyor. "utullin" kelimesi içinde duyarsızlığı yani kabalığı barındırıyor, aşırı reaksiyon içermesi ile de magandalığı maçoluğu barındırıyor. anlamı geniş bir kelime. maganda ve maço insanların, ellerinde tesbih dillerinde allah kelimesi ne de aykırı değil mi? müslüman adam kibar ve duyarlı olmalı. ortak ve çoğulcu bir yaşamda ve toplumda magandalara yer yok, bu insanlar yaşamı var edicilikten uzaklar, hatta olanı da yıkan allah düşmanlarıdır. onüçüncü ayet "ba'de zalike" diye devam ediyor; üstüne üstlük anlamındadır. maganda ve maço insanlar hep küçük dağları ben yarattım edasında dolandıkları için ayetin "üstüne üstlük" diye devam etmesi de çok hoş olmuş, maganda insanın yüksekten bakışı, kendini bir halt zannetmesi gibi özelliklerini de deşifre etmiş oluyor. "zenim" kelimesini müfessirlerimiz farklı farklı tercüme etmişler. zina ürünü diyen var ki, akıllara zarar; allah (kuran) bir insanı zina ürünü diye damgalar mı hiç? maalesef gelenekçi (geleneksel) müfessirlerimiz bu kelimeyi çok yanlış çevirmişler. "zenim" kelimesi deve, keçi gibi hayvanların kulakları kesildikten sonra o bölgede oluşan yumrulara deniyor. o faydasız-hayırsız yumruların hayvan hareket ettikçe fırıldak gibi dönmesinden dolayı hayırsız, fırıldak anlamını verdik. onüçüncü ayete tekrar baktığımızda, el-mukezzibin yani sömürücü kitlenin insanlarında şu özellikleri de gözlemleyebiliriz: kaba, maço, maganda üstüne üstlük de hayırsız ve fırıldak.
6. servete ve sayıya/çoğunluğa tapar => ondördüncü ayette anlatılan kişilik tipi de kuran ayetlerini yalanlayan gruptandır. malı ve çocukları var diye bütün bunlar derken, bu sömürücü grubun servete taptığı belirtilmiştir. ayetin oğul diye bahsettiği kelimeyi taraftar, destekçi gibi de düşünebiliriz. sadece kendi oğulları olarak almak, ayetin anlamını daraltır, hatta ayete hakaret olur. bu ayette anlatılan insan tipi her ne kadar kendini müslüman diye tanıtsa da biz kendilerini servete verdikleri önemden anlayabiliriz. taraftar sayısına göre efelenmelerinden anlayabiliriz. bu insanlar niteliğe değil niceliğe önem verirler. sırf zengin diye gaddarlara saygı duyarlar. insanların çoğunluğu neredeyse oraya yönlenen hayvan sürüsü gibidirler. günümüzdeki tarikat oluşumları, siyasi gruplar, fon dernekleri gibi yapıların tamamı servet ve çoğunluk tapıcılığından alırlar güçlerini. farkındalığı yüksek ve ahlaklı insanlar bu tarz yapılara destek vermez. çünkü bu yapılar çoğulcu ve ortak bir yaşam kurabilme amacında değil, sadece belli grupların çıkarlarını korumak amacıyla kurulmuştur. bu yapılar zayıfı ezer, gariban insanın üstünden geçinir, azınlığı ezer. zenginsen sana tapar, taraftarın çoksa sana katılmak ister.
7. ayetlere karşı direnç gösterir (eskilerin masalları derler) => onbeşinci ayette bahsedilen kişilik tipi muhammed nebi'nin ayetleri müşriklere okuduğunda, okunanlara eskilerin masalları diyen insan tipidir. aslında anlatılmak istenen kuran ayetlerine direnç gösteren insan tipidir. muhammed nebi hicret edene kadar 300 kadar bir taraftar toplamıştı onbin nüfuslu mekke'de. insanların büyük çoğunluğu çeşitli dinlere mensuptu. müşrikler de çeşit çeşitti yani, tıpkı günümüzdeki müslümanların, hristiyanların ya da yahudilerin çeşit çeşit olması gibi. alsında biz müslüman, hristiyan, yahudi gibi kelimeleri kullanırken bunları kimlik anlamında kullanıyoruz. kendimize müslüman derken de, türk derken de kimlik anlamında diyoruz bu kelimeleri kendimize. halbuki aslında kimlik ayrıştırıcıdır. bu gözle yukarıdaki ayet grubuna baktığımızda "el-mukezzibin" diye tanımlanan grubun, tüm bu kimliklerden bağımsız olarak ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasına engel olan insanlarda bulunan özelliklerin ifşasıdır. onaltıncı ayette de bu insan grubunda bulunan bir diğer ortak özellikten bahsedilmiştir. bu insan grubu kendisine kuran'dan ayetleri okuduğunuzda bunlara karşı direnç gösterir. türlü türlü bahane bulur, dinlemez, içindeki o şirk virüsü bu kişilerin ellerini ayaklarını akıllarını kurandan keser. isterse kendine en koyu müslüman benim desin. eğer çevrenizde kendine müslüman diyen müşrikler var ise onlara kuran ayetleri okuyun, sosyal medyadan gönderin, mesaj atın, yanlarına gittiğinizde bahsedin. sonra da nasıl direnç gösterdiklerini görün. "yanlış yoldasın" diye uyardığınız bu kimseler öylesine kibir doludur ki sizin ağzınızdan öneri geldi diye kuran ayetine yanaşmaz. bu müşrikleri, sizi sömürenleri, sömürü düzenlerine destek verenleri iyi tanıyın; bunlar bizim aşımıza, özgürlüğümüze ket vuranlar.
onyedinci ayette bahsettiği gibi, allah bu ayet grubu ile yukarıda saydığımız özellikleri sayarak deşifre ettiği "el-mukezzibin" (yalanlayan) insanları hortumundan damgalamış oluyor. oluyor ki biz kullar da bu özellikleri gördüğümüz insanın hangi tarafta yer aldığını kolayca anlayabilelim. yoldaşımız mı? sömürücü mü? tekrar özet geçmek gerekirse, müşriklerin yani sömürücülerin kişiliklerinde aşağıda saydığımız özelliklerin en az biri yer alıyor, siz de bu insanları tanıyın:
1. ayetleri yalanlıyor, ayetlere karşı direnç gösteriyor ve kendisine ayetler okunduğunda onları anlayabilecek kapasitede değil, size asla hak vermiyor, içi çürümüş virüslü bir yapı.
2. ilkesi yok, bu yüzden yağ çekiyor. taviz veriyor ve taviz almak istiyor. prensibi yok, nereye çeksen geliyor, işine ne gelirse onu yapıyor ya da söylüyor, yeterki bir çıkarı olsun.
3. dedikoducu, eksik bulmak için altını üstünü oyuyor, eksiği bulamazsa iftira atıyor (bu örneği yazarken aklımıza atatürk hakkında yalan dedikodu yayan ya da bu dedikoduların yayılmasına sebep olan insanlar geldi) insanların arasını bozmak için her türlü şeyi söylüyor, farkında olmasa bile iğrenç dedikoduların yayılmasına destek oluyor, zararsız diye gördüğü dedikoduları taşıyacak kadar onursuz ve kişiliksiz
4. sözünde durmuyor, verdiği sözü yalanlıyor, sürekli yemin ediyor ama boşa, boş vaatler veriyor, insanlar kendine muhtaç olsun, ilgi duysun istiyor. tek istediği somut ya da soyut bir şeyler almak, ilgi alaka almak ya da direkt mal mülk almak.
5. zorba ve şiddet yanlısı. ya eliyle ya da diliyle muhakkak insanlara zarar veriyor. hayrı engelliyor. hem hayır yapmıyor hem de yapılmasına mani oluyor ki sadece kendine tapılsın, kendine hürmet gösterilsin. paylaşmayı bilmiyor, sadece kendine dönsün istiyor her şey. aşırı çıkarcı ve çıkarları için koca bir toplumu ateşe atmaktan çekinmiyor, aşırı bencil ve asla kendinden ya da taraftarlarından başkasını düşünmüyor.
6. kaba ve maganda. herkese efelik taslıyor, en iyi ben bilirimci, en iyi ben yaparımcı ama bir halt yapmıyor. icraat sıfır. sesi çok çıkıyor ama faaliyete gelince fıs. tüm bu efeliklerine ben bilirimciliğine ve ve ben yaparımcılığına rağmen fırıldak, kolayca sözünden dönüyor. insanlığa faydası dokunmayan hayırsız insanlar.
7. servete ve sayıya tapıyor. çoğunluk neredeyse oraya gidiyor, vardır bir bildikleri deyip kendince olayları yorumlamaktan aciz, ya da bunu kendi çıkarları için yapmayan bir şerefsiz. zengine yanlıyor, zenginden yana oluyor ki kendi varlıkları da sağlam dursun, hatta servetine servet katsın. tek önemsediği mal ve arkadasındaki taraftarları. kişiliği yok ve bu yüzden mala ve çoğunluğa yöneliyor. özeleştiri ya da eleştiri yapamayan ya da yapmayan beyinsizler.
bu insanları tanıyın. bu özelliklerden herhangi birini gördüğünüzde koruma kalkanınızı takın ki bu iğrenç virüs size de sıçramasın. aklınızı öyle kullanın ki bu çürümüşlük size de bulaşmasın. kendinizi koruyun ki bu virüs herkese yayılıp komple toplumu kökünden helak etmesin.
[VİZYONER AYET GRUBU - BAHÇE SAHİPLERİ MESELİ]
17. İnnâ belevnâhum kemâ belevnâ ashâbe-lcenneti iż aksemû leyasrimunnehâ musbihîn(e)
18. Velâ yesteśnûn(e)
19. Fetâfe ‘aleyhâ tâ-ifun min rabbike vehum nâ-imûn(e)
20. Feasbehat ke-ssarîm(i)
21. Fetenâdev musbihîn(e)
22. Eni-ġdû ‘alâ harśikum in kuntum sârimîn(e)
23. Fentalekû vehum yeteḣâfetûn(e)
24. En lâ yedḣulennehâ-lyevme ‘aleykum miskîn(un)
25. Ve ġadev ‘alâ hardin kâdirîn(e)
26. Felemmâ raevhâ kâlû innâ ledâllûn(e)
27. Bel nahnu mahrûmûn(e)
28. Kâle evsetuhum elem ekul lekum levlâ tusebbihûn(e)
29. Kâlû subhâne rabbinâ innâ kunnâ zâlimîn(e)
30. Feakbele ba’duhum ‘alâ ba’din yetelâvemûn(e)
31. Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ tâġîn(e)
32. ‘Asâ rabbunâ en yubdilenâ ḣayran minhâ innâ ilâ rabbinâ râġibûn(e)
33. Keżâlike-l’ażâb(u)(s) vele’ażâbu al-âḣira(ti)(c) ekberu lev kânû ya’lemûn(e)
17. ayetin türkçesi: Kesinlikle bunlara da bela vermiştik tıpkı bahçe/cennet sahiplerine bela verdiğimiz gibi; hani onlar yemin etmişlerdi, ertesi sabah hasat yapacaklarına dair
18. ayetin türkçesi: ve istisna etmemişlerdi
19. ayetin türkçesi: fakat sardı onu(bahçeyi) rabbinin katından dönüp dolaşan şey (tayfun), onlar uykudayken
20. ayetin türkçesi: baştan başa sırım gibi olmuştu (bahçe)
21. ayetin türkçesi: sabahleyin birbirlerine seslenmişlerdi
22. ayetin türkçesi: hasat yapmak istiyorsanız, erkenden hasada gidin diye
23. ayetin türkçesi: derken yola koyuldular, ve onlar aralarında fısıldaşıyorlardı
24. ayetin türkçesi: aman ha sokulmasın yanınıza bugun hiçbir yoksul
25. ayetin türkçesi: ve ertesi gün erkenden, sanki kadir olan kendileriymiş gibi hırsla işe koyuldular
26. ayetin türkçesi: fakat bahçeyi görünce, dediler ki kesinlikle biziz yön kaybı yaşayan (sapıtan)
27. ayetin türkçesi: hayır hayır, asıl biz mahrum bırakılmışız
28. ayetin türkçesi: aralarından makul olanı "ben demedim mi size tesbih etmeniz gerekmez miydi?" dedi
29. ayetin türkçesi: dediler ki eğitici-öğretici allahı tesbih ederiz, kesinlikle biz zulmedenlerden olmuşuz
30. ayetin türkçesi: birbirlerine dönerek, aralarından bir kısmı, karşılıklı özeleştiri yaptılar
31. ayetin türkçesi: dediler ki vay bize yazıklar olsun, kesinlikle bizmişiz azgınlaşan
32. ayetin türkçesi: belki eğitici-öğretici allahımız bize ondan daha hayırlısını verir, kesinlikle biz eğitici-öğretici allahımıza rağbet ediyoruz
33. ayetin türkçesi: işte böyledir azap, ve ahiretin azabı çok daha büyüktür, keşke bilselerdi
bahçe/cennet sahipleri kıssası
kuran ayetlerinin nuzül sürecindeki ilk kıssadır. mesel de diyebiliriz. mesel, ahlaki ders çıkarılan hikayeye deniyor. hikayeye göre bir grup insan sınava tabii tutuluyor. bu insanlar bahçe/cennet sahibiymiş. cennet kelimesi gizli bahçe demek. arapça C N harfleri ile başlayan kelimeler gözle görülemeyen şeyleri ifade eder. örneğin cin, can, cenin, cinnet... cennet kelimesi de dibi görünmeyecek kadar dopdolu, bol ürünlü bahçe anlamındadır. hikayemizdeki karakterlerin cenneti var, çölde yaşayan be sömürülen bir insanın sahip olabileceği en uzak şey dopdolu, bol ürünlü bir bahçedir. bu meselde bahçe sahilerinin sınanış süreci anlatılıyor. hikaye her kesimden insan tipine hitap edecek kadar geniş bir hikaye aslında. herhangi bir şeyin sahibi olan insan da, müşrik de bu hikayeden ders alabilir.
bir önceki kısımda, el-mukezzibin olan insanlar (yalanlayanlar), yani muhammed nebi'nin başkaldırdığı, isyan ettiği sömürücü müşriklerin çok servet ve çok taraftar sahibi olduğu ayetlerde belirtilmişti. servet+taraftar = sömürücü iktidar. başkaldırılan şey sömüren iktidar. hikayemizi tane tane yorumlayalım:
onyedinci ayette, el-mukezzibine bela verildiği söyleniyor. bela vermek = sınamak. bela kelimesi nötr bir kelimedir. sınanma anlamındadır. sınamayı geçemezsen bela yük olur sana, geçersen de ders olur, seni insanlık namına ileri taşır ve özgürleştirir. meselde anlatıldığına göre, bahçe sahipleri de tıpkı yukarıda bahsettiğimiz el-mukezzibin (yani mekke iktidarı, sömürücü müşrikler) sınandığı gibi sınanmış. el-mukezzibin'e dahil olan insanların da bir kısmı bahçe sahipleri gibi zengin. bu bahçe sahipleri demişler ki yarın gidelim hasadımızı devşirelim, ürünleri bahçemizden toplayalım. bu hikayedeki bahçeyi, kendi sahip olduğumuz şeyler gibi düşünebiliriz; örneğin işimiz, tarlamız, unvanımız, gelir getiren herhangi bir yatırımımız, evlerimiz... onsekizinci ayette bahçe sahiplerinin istisna yapmadıkları belirtilmiş. bu ayeti "inşallah demediler" diye çevirmiş bazı müfessirler. çok yanlış. ayet geniş anlamda düşünmek lazım, istisna yapmadılar yani gelirlerini-iktidarlarını garanti gördüler, yıkılmaz titan gördüler. ondokuzuncu ayette bahçe sahipleri uykudayken, bir tayfun (her yeri dolaşan dönüp duran bir bela) gelmiş bunların bahçesini sarmış. tayfun dönüp duran, her yeri dolaşan bir şey demektir. ayette rablerinin katından gelen bir tayfun diye belirtilmiş, eğitici-öğretici olan allah kendi katından bu tayfunu göndermiş, rab isminin kullanılmasından bu gelen tayfunun da eğitim amaçlı olduğunu anlıyoruz. ayetteki uykudayken kelimesi, normal gece uykusundan değil, ayakta uyumak anlamında daha çok. yani bahçe sahipleri, servetleri-iktidarları yüzünden adeta sarhoş olmuşlar, biz yıkılmaz titanız deyip istisnai durumları hesaba katmamışlar, adeta zafer sarhoşu olmuşlar, ayakta uyumuşlar ve rablerinin katından, her yeri dönüp dolaşan bir bela gelmiş bunların bahçesini sarmış. yirminci ayette belirtildiğine göre de bahçe bu tayfunla beraber sırım gibi olmuş baştan başa, bitmiş tükenmiş adeta, yanmış kül olmuş. yirmibirinci ayette meselin detayına inmeye başlıyor; bahçe sahipleri birbirlerine nida etmişler. yirmiikinci ayette bahçe sahipleri birbirilerine nasıl nida etmişler onu belirtiyor: hadi gidelim gelirimizi alalım, bahçemizin hasadını yapalım, ürünleri toplayalım diye. yirmiüçüncü ayette, bahçe sahiplerinin birbirleriyle fısıldaştıklarını söylüyor. neden fısıldaşıyorlar da yirmibirinci ayetteki gibi nida etmiyorlar birbirlerine: çünkü ayıp bir şey yapıyorlar da ondan. kendileri dışında kimsenin duymasını istemiyorlar bu yüzden fısıldaşıyorlar. ne fısıldaşmışlar peki? yirmidördüncü ayette belirtildiğine göre, aralarına yoksul sokulmasın diye fısıldaşıyorlarmış. ürün devşirme vakti tabii yoksulun da hakkı var. yoksulların payını ayırmamak için fısıldaşıyorlarmış demek ki. toplumsal dengeyi korumak için yoksulun hakkının verilmesi ve onun refahının yükseltilmesi daha güvenli bir toplum yaratır. bunun farkında değilmiş bahçe sahipleri. hep bana hep bana diyorlarmış. tıpkı günümüzdeki çeşme başlarını tutan sömürücü iktidarlar gibi. onsekizinci ayetteki "istisna etmediler" kısmını bu ayetle beraber aldığımızda, yoksulun payını ayırmamak olarak da anlayabiliriz. zengin yoksulun payını ayırmazsa, toplum sıkıntıya düşer, bu da döner dolaşır yine zengini vurur. bu meseller aslında evrenin görünmeyen taraftaki işleyişini de anlatıyor. bir gelir elde ediyorsan, yoksulun payını vereceksin, allah sana veriyorsa, sen de yoksula vereceksin. allahın ete kemiğe bürünüp yeryüzüne inecek hali yok, allah ne veriyorsa doğa-insan yoluyla verir. buna iştirak etmek, bunda alet olmak büyük şereftir. kendine insana kullandırtmaktansa, kendini allaha kullandırt. yirmibeşinci ayette, zenginlik sarhoşu bu bahçe sahipleri sanki bütün güç kendilerindeymiş gibi hırsla yola koyulmuşlar. yirmialtıncı ayette, bahçeye varmışlar ve üzerinden tayfun geçen sırım gibi kalmış bahçeyi görünce anlamışlar ki aslında hata eden kendileriymiş. ayette "dalalet" kelimesinin fiil haliyle veriyor hata ettiklerini, yön kaybı yaşamışlar, sapıtmışlar. demek ki yoksulun payını ayırmamak, bütün gücün kendinden olduğunu sanmak, istisnaları hesaplamamak ve uygulamamak sapıtmakmış. yirmiyedinci ayette, asıl mahrum bırakılanın kendileri olduğunu bahçe sahipleri itiraf etmişler. yoksulları allahın verdiği rızıktan mahrum bırakmak için fısıldaşarak plan yapanlar en sonunda sırım gibi kalmış bahçelerini görünce asıl mahrum bırakılanın kendileri olduklarını anlamışlar. yirmisekizinci ayette bu bahçe sahipleri grubunun arasındaki en makul, dengeli olanı diğerlerine daha öncede söylediği gibi söylemiş: "allahı tesbih etmemiz gerekirdi" diye. tesbih kelimesi de anlamı çarpıtılan kelimelerden biri. sayı boncuğu çevirmeye tesbih etmek denmiş, artık kültüre yerleşmiş. islamı bu tarz kelimelerin içlerini boşaltıp, yerlerine saçma sapan şeyleri koyarak zayıflatıyorlar. tesbih etmek, SBH kökünden gelir, hareket etmek demektir (tersi HBS=hapis). tesbih allah adına hareket etmek demektir. bu anlamı açarsak; varlık ve varoluş amacına uygun eylemlerde bulunmak anlamına gelir. bu kelime tıpkı yukarıda bahsettiğimiz "istisna etmek" kelimesinde olduğu gibi eylem içeriklidir. söze indirgenemez. tesbih çekerek herhangi bir şeyi tesbih etmiş olmazsınız, papağan değiliz neticesinde. islam eylem tabandı bir sistemdir, sözler dahi eylem barındırır. atalarımız da demiş "lafla peynir gemisi yürümez" diye. bütün bunları düşününce tesbih gibi büyük-geniş anlamlı ve eylem içerikli bir kelimeyi, elde boncuk çevrip papağan gibi bir şeyler tekrarlanan bir ritüele dönüştürmek şiddetli bir islam düşmanlığıdır, islamın özüne yapılan saldırıdır. ayete dönersek, bahçe sahipleri varlık ve varoluş amaçlarına uygun hareket edip, allahı yüceltmemişler, onun katından gelebilecek tayfun gib şeyleri hesaba katmamışlar ve sonunda bahçeleri de sırım gibi kalmış. halbuki aralarından en akıllı olanı daha önce onları uyarmış. işin sonunda yaptıkları hatayı anlayan bahçe sahipleri yirmidokuzuncu ayette belirtildiğine göre bu bahçe sahipleri demişler ki tamam biz bundan sonra varlık ve varoluş amaçlarımıza uygun hareket edeceğiz ve allahı yücelteceğiz, allah adına hareket edeceğiz (yani allah bize veriyorsa biz de yoksula vereceğiz) ve şunu özellikle anlamışlar: zulmettiklerini. zulüm arapçada bir şeyi yerinden etmek demektir. örneğin herhangi bir şeyi taparcasına severseniz ona zulmetmiş olursunuz. benim malım çok, servetim çok, taraftarım çok bana bir şey olmaz derseniz, allahın yerine yıkılmaz sandığınız iktidarınızı koyarsanız kendinize zulmetmiş olursunuz. bir şeyi hakettiğinden farklı değerlemek zulmetmektir. bu bahçe sahipleri anlamışlar ki edindikleri servet, bahçe yıkılmaz bir titan değilmiş, kendileri de gücü her şeye yeten insanlar değillermiş. peki bunu nasıl anlamışlar, otuzuncu ayette kısa ama öz bir şekilde veriyor bunu: karşılıklı özeleştiri yaparak, toplumsal özeleştiri yaparak. tevbe işte budur. insan özeleştiri yapar ve hatasını anlar ve bu hatayı telafi etmek için eylemde bulunur. bu sürecin başlangıcında özleştiri vardır. daha öncelerde özeleştirinin islamın birinci şartı olduğunu yazmıştık defalarca. bu ayette de bu vurgulanmış. özeleştiri yaparak yoksulun hakkını dağıtmayan sömürücüler düzlüğe çıkmaya çalışıyorlar. özeleştiri yapınca kendilerinin hatalarını hemen farketmişler, otuzbirinci ayette asıl azgınlaşanın kendileri olduğunu anlamışlar, kendilerine vay yazıklar olsun bize demişler. otuzikinci ayette, özeleştirinin ikinci safhası olan ders alma kısmına geçmişler, bunu ayetteki allahın rab isminin kullanılmasından anlıyoruz. bu bahçe sahipleri ellerinden cenneti alınınca akıllanmışlar ve bundan sonra odak noktalarını eğitici-öğretici olan allaha yöneltmişler. bu ayetteki rab rağbetin allaha olması bahçe sahiplerinin kendi eğitimlerine odaklandığını da gösterir. demek ki başlarına gelen olayları da ders çıkarma gözüyle değerlendirdiklerine işaret etmektedir. rağbetin eğitic-öğretici olan allaha olması, sadece allahı anmakla olan bir şey değil, aynı zamanda allahın katından gelen şeylerden de (meseldeki tayfun gibi) ders çıkararak olduğunu gösterir. meselin son ayeti işte azap böyledir diye başlıyor. azap bir şeyden mahrum olmanın verdiği acıdır. bu kelime kuran ayetlerinde genelde ahirette yaşanan acıyı nitelerken kullanılır. insanın elinden dünyadaki cennetin alınması ve bu durumun ortaya çıkardığı mahrumiyet acısı, ahirette yaşayacağımız acının yanında devede kulak kalır. ayette verilmek istenen mesaj budur. el-mukezzibin keşke bunu bilseydi diye bitiyor ayet.
bu meselden çıkarılan dersler:
1. asla ben kadirim, her şeye gücüm yeter deme
2. yoksulun hakkını ver
3. varlık ve varoluş amacına uygun hareket et
4. allah yokmuş gibi düşünme, bir anda bir tayfun gelir götürür her şeyi
5. mal, servet, iktidar, güç... bunların hepsi sınavdır (bela)
6. söz değil eylem, söz değil eylem, söz değil eylem. islamın bir eylem tabanlı sistem olduğunu unutma
7. allah sana veriyorsa sen de başkasına ver, paylaşmayı öğren
8. her şeyin geçici olduğunu unutma, bir gün her şey elinden alınacak, zaten bunların hepsi sınav
9. seni sen yapan şeylerin hiçbiri sana verilen mal mülk değil, kendi amacını bul
10. özeleştiri yapmayı alışkanlık haline getir, ancak bu sayede öğrenebilirsin
11. belalara yani sınavlara eğitim gözüyle bak, bak ki öğrenesin, allahın gözünde yükselesin
12. toplumsal özeleştirinin de önemini anla, insanların seni eleştirmesine izin ver, sen de başkalarını eleştir
13. birini bir şeyden mahrum bırakıyorsan, bilki asıl mahrum olan sensin
34. İnne lilmuttekîne ‘inde rabbihim cennâti-nna’îm(i)
34. ayetin türkçesi: kesinlikle, takva sahipleri (müttakiler) için eğitici-öğretici allah katında nimetlerle dolu cennetler vardır.
bu ayeti aslında yukarıda yorumladığımız kıssanın içinde yorumlamak mümkündü. ancak ayrıca yorumlamak istedik. bunun nedeni "takva" kelimesinin bu ayet ile birlikte anlam dünyasının genişletilmesi. nuzül süresinde daha önce geçen takva kelimelerine tekrar göz atmak faydalı olur
[Vizyoner Tefsir 2 - Alak Suresi (İkra - Oku/Anla)] => 12. ayet tefsirine bakınız
[Vizyoner Tefsir 4 - Müddessir Suresi (Görev Tanımı)] => 56.ayetin türkçesi'nden sonraki kısma bakınız
takvayı kısaca, koruma-kollama bilinci, duyarlılık, sorumluluk bilinci olarak çevirmiştik. bu kelime kurandaki biz insanoğlu için en kilit kelime. çünkü allah katında tek üstünlük kıstası takvadır (hucurat 13), bunu kuranın kendisi söylüyor. demek ki biz de eğer cenneti hedefliyorsak buna dikkat edeceğiz. yukarıda yorumladığımız "paylaşmanın önemi" temalı kıssasının hemen altında bu ayet geldiğine göre, takva'nın paylaşım yönüne vurgu yapıldığını anlıyoruz. demek ki yoksulun payını vermek, toplum refahını artırmak için "paylaşmayı" sorumluluk olarak görmek gerekiyor. bizim temeldeki sorumluluğumu dünyayı cennete çevirmek, ortak ve çoğulcu bir yaşam var etmek. bunun var olması için ise yoksulların refahının yükseltilmesi gerekiyor. bu da ancak paylaşarak mümkün.
ayette ayrıca eğitici-öğretici allahın katında nimetlerle dolu cennetler vaat ediliyor takva sahipleri için. bir insan ortak ve çoğulcu yaşamın varolması için ne kadar sorumluluk alıyorsa o kadar çok nimet sahibi olacakmış. nimet kavramını daha önceden açıklamıştık, nimet somut bir şey değildir. daha çok kapasite, yeterlilik gibi bir anlamı vardır, örneğin yürümek, duymak, düşünmek gibi. allah tarafından verilen somut şeylere rızık denir. bu açıdan düşünüldüğünde cennet kavramının da somut olmadığını anlayabiliriz. ikinci sistemde, yani ahirette, takva sahiplerinin sorumluluk alma ve yerine getirme kapasitelerine göre kapasite/yeterlilik verilecekmiş. bunların ne olduğunu tabii ki bu dünyadayken bilmiyoruz. ölünce anlayacağız ya da hiç anlayamayacağız.
35. Efenec’alu-lmuslimîne kelmucrimîn(e)
35. ayetin türkçesi: müslimlerle suçluları bir tutar mıyız hiç?
bu ayette kuranın "mesani" özelliği ön planda. bu özellik bize kuran dilini anlamada çok yardımcı oluyor. karşıt kelimeler aynı ayette verilerek bu kelimelerin anlam dünyalarının ayalarının yere basması, yani daha iyi anlalışması sağlanıyor. bu ayette "müslim" kelimesi ile "mücrim" kelimesi zıt anlamlı olarak verilmiş. arapçada "mü" sahiplik ön ekidir. mücrim => cürüm sahibi => cürüm=suç. mücrim suçlu demek. müslim => slim sahibi => barışsever/barış elçisi diye çevirebiliriz.
ayete göre barış ortamı ile suç ortamı birbirinin karşıt anlamı olarak kullanılmış. bu kolay anlaşılır bir şey. barışın huzurun olmadığı yerde zaten sıkıntı, stres olur, insanlar suç işler. bu ayette bu ikisinin bir olmayacağı vurgulanmış ki zaten bu bırakın müslümanlığı, insan olan herkes aynı şeyi söyler. buna bir tek suçlular karşı çıkar.
bu ayetteki müslim kelimesini teslim olanlar olarak da çeviriyor müfessirler. bu çeviri de doğru. teslim olan, allaha teslim olan zaten suç işlemez. suç toplumunun oluşmasına katkı sağlamaz. kendi çapında üstüne düşeni yapar sonucunu da kendi yaşar. bu ayet biz normal insanlar için şaşırtıcı bir şey söylemiyor evet ancak sure genel bağlamda müşrik aklının fotoğrafını çektiği için bu ayeti müşrik aklı penceresinden okumak gerekir. bu pencereden bakınca da müşriklerin, kendilerinin allah katında teslim olanlar ile bir tutulacağını ve hatta daha yukarıda tutulacaklarını sanmaları. insan maldan ve taraftardan azarsa işte böyle oluyor. sanki allah kendine torpil geçmiş sanıyor. hatta çevresine de bu yönde telkin veriyor ki kendi sömürdüğü kitleler de onu hep allah tarafından kayrılıyor sansın.
örneğin diyor ki ben bu dünyada bu kadar mal, servet, taraftar bilmem ne sahibiysem allah bana torpil geçmiş demektir. eh yani ben de size torpil geçerim ama siz de bana bir müddet kölelik yapasınız, sizi daha çok sömürmemi sağlayasınız, bu şekilde size de belki öteki tarafta şefaat ederim. işte bu müşrik aklıdır sayın okuyucular. müşrik ya da mücrim (suçlu) suçunu suç saymaz. iyi ile kötüyü bir tutar.
[VİZYONER AYET GRUBU]
36. Mâ lekum keyfe tahkumûn(e)
37. Em lekum kitâbun fîhi tedrusûn(e)
38. İnne lekum fîhi lemâ teḣayyerûn(e)
39. Em lekum eymânun ‘aleynâ bâliġatun ilâ yevmi-lkiyâmeti(ﻻ) inne lekum lemâ tahkumûn(e)
40. Selhum eyyuhum biżâlike ze’îm(un)
41. Em lehum şurakâu felye/tû bişurakâ-ihim in kânû sâdikîn(e)
36. ayetin türkçesi: neyiniz var? nasıl karar (hüküm) veriyorsunuz?
37. ayetin türkçesi: yoksa bir kitabınız var da ondan mı öğreniyorsunuz
38. ayetin türkçesi: siz neyi beğenirseniz o kesinlikle sizindir (?)
39. ayetin türkçesi: yoksa elinizde, kıyamete kadar geçerli olup bizi bağlayan bir yemin var da, onun için mi bu hükme varıyorsunuz?
40. ayetin türkçesi: sor onlara, hangisi bunlara kefildir
41. ayetin türkçesi: yoksa ortakları mı var, eğer doğrularsa çağırsınlar ortaklarını
bu ayet grubunda müşrik aklı deşifre olmaya devam ediyor. otuzaltıncı ayette müşriklere neyiniz var diye soruluyor, verdikleri kararlardaki arka plan sorgulanıyor. bunun sorgulanmasının nedeni müşriklerin yani sömürücülerin aslında tutarsızlıklarına dikkat çekilmesi. daha önceden de birçok kez söylediğimiz gibi, cahiliyye dönemi müşriklerinin çok büyük çoğunluğu allah inancı olan kişiler ancak putları aracı kılmadan (şefaatçi olmadan) inanmıyorlar. ahireti peşin aldıklarını iddia ediyorlar. eh ne de olsa allah onlara bu dünyada birçok mal ve servet verdi, demek ki allah onları seviyor, demek ki edindikleri putlar onlara şefaat ediyor ve ahirette de şefaat etmeye devam edecek. bu nasıl saçma bir düşünce ki otuzaltıncı ayette de bu vurgulanmış. müşrik aklı verdiği kararlarda (hükümlerde) tutarsız ve orta ve çoğulcu yaşamı katletmeye yöneliktir. otuzyedinci ve otuzsekizinci ayetleri birlikte okumak gerekiyor. müşriklerin yani sömürü düzeni sahiplerinin diğer bir düşünme şekli deşifre ediliyor. bu iki ayette yöneltilen soruya göre, müşrik yani sömürü düzeni destekçisine göre o neyi beğenirse o onunmuş, yani o neye iyi derse o iyiymiş neye kötü derse o kötüymüş. müşrikler iyilik sabiti olarak kendilerini görürlermiş verdikleri her karar doğruymuş. günümüzdeki müslüman olduğunu iddia eden kitlelere sormak lazım, sizin kitabınız kuran mı yoksa bu kadar kötülüğü yaparken destek aldıkları başka bir kaynak mı var? getirsinler de okuyalım bu müşriklerin kanıtları, belgeleri neymiş. aslında size hadis kitaplarını gösterecekler. örneğin buhari, bırakın buhariyi, buharinin öğrencisinin öğrencisinin bile bir sayfa el yazması bulunamamışken buhariye atfedilerek hazırlanmış binlerce uydurma hadisleri size belge diye getirecekler. maalesef ama maalesef kuranı üzerinde hadis yazan taşlarla taşlıyorlar. bu insanlara kurana bakmalarını söyleseniz de bakmayacaklardır. sanıyoruz ki allah kuranı her türlü musibetten korumaya yemin ederken bundan bahediyordu. müşriklerin kalpleri yani duygu dünyaları öylesine kararmış ki, kurana bakmaya ne cüretleri yetiyor ne de egoları buna müsade ediyor. allah bu konuda muhteşem ötesi bir düzen kurmuş. otuzdokuzuncu ayette tekrar müşriklerden yani sömürü düzeni destekçilerinden neye dayanarak karar aldıkları sorgulanmış. demek ki müşrik, sanki kendine ahirette baş köşe garantisi verilmiş gibi davranıyormuş. eh, öyle olmadığı açık. o halde günümüzdeki ekran soytarısı islam kimlikli müşrikleri aklınıza getiriniz. onlar da tıpkı cahiliyye müşrikleri gibi sanki kendilerine cennet garantisi verilmiş gibi davranmıyorlar mı? bunların hepsi övgü probleminden. bu sıkıntılı düşünce sistemi, yani müşrik aklı övgü probleminin ortaya çıkardığı sorunların neticesinde bu düşüncelere sahip oluyor. kuranın ilk suresinin ilk ayetinin ağırlığını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. bu kısımda şuna tekrar bakmak faydalı olacaktır => [Vizyoner Tefsir 1 - Fatiha Suresi (Kuran Özeti, Açılış)] zaten bize de müzzemmil suresi dördüncü ayetinde önerildiği üzere tekrar tekrar kuranı tertil etmeliyiz. ancak bu şekilde kendi dönüşümümüzü tamamlayabilir ve iyilerden olarak cenneti hakedebiliriz; cenneti nimeti geçtik, sadece iyilerden taraf olmak ve ortak ve çoğulcu bir yaşamın kurulmasında pay sahibi olmak kadar güzel ne var ki şu dünyada. kırkıncı ayette müşriklerin deşifre edilmesi ve onların kötü oldukları kesinleşince, hangisi bu düşünce sisteminin, bu sömürü düzeninin sorumluluğu alabilir soruluyor. aslında sorulmasının sebebi açık, hiçbiri bunun sorumluluğunu almayacak. dünya tarihine baktığımızda, diktatörler yaptıkları zulümlerin sorumluluğunu almışlar mı bakın, hitler örneğin almış mı soykırımların sorumluluğunu yoksa kaçıp saklanmış mı? kötülük saçan grupların, örgütlerin ya da düzenlerin liderleri iş sorumluluk almaya gelince tüyer. hangi komutan savaş suçunu üstlenmiş? terörist başı apo yakalanınca evet kürt halkının hakkını korumak için savaştım mı demiş, yoksa ben türk devletine hizmet etmeye hazırım mı demiş? gariban doğu ve güneydoğu halklarını daha beter sömürmek üzere, eğitmeyip tarlalarda bedavadan çalıştıra çalıştıra süründürmek üzere sanki onlar için savaşıyormuş gibi yapıp sırtlarından geçinmedi mi bu kürt ağaları? sorsalar sömürdüğü insanların hakları için savaşıyor. gerçekleri görelim, kim müşrik yani sömürü düzeni destekçisi bunları iyi tespit edelim ki özgürlüğümüzü bu adilere kaptırmayalım ve hatta onlarla savaşalım. kırkbirinci ayette ortak diye bahsedilen şeyin aslında müşriğin şefaatçi beklentisi olduğunu söyleyebiliriz. müşrik sanki kendisine ahirette iyi yer ayıran ortağı varmış gibi davranır. aynı günümüzdeki sömürü mekanizması islam kimlikli şeytani cemaatler gibi. ip tutarak bağışlandığını zanneden ahmaklar, ahirette de hocasının/ağasının/mürşidinin cebinde cennete gideceğini sanar. bunların hepsi torpil beklentisi/sanrısı. kuranın bir çok yerinde şefaatçi yok, şefaat yok diyor. her koyun kendi bacağından asılır diyor. islam kimliki cemaatlerde kuran okunmadığı nasıl da belli. yoksa inanır mı buna bu gariban halk?
yorumladığımız bu ayet grubunda bahsedilen müşrik yani sömürü düzeni destekçilerinin yenice deşifre edilen düşünceleri kısaca şunlardır:
1. tutarsız ve çelişkili kararlarla, isteklerle, duygularla dolu bir yaşam
2. iyinin sabiti olarak kendini görür, bunun üzerine de kafa yormaz
3. belgesiz ve kanıtsızdır, size gösterebilecekleri bir tane şaibesiz somut kanıt yoktur
4. sanki kendisine cennet garantisi verilmiş gibi davranır.
5. bu dünyada yaşadığı olumlu şeylerden dolayı kendisine torpil geçildiğini sanar
6. şefaatçi yani torpil beklentisi ya da inancı kuvvetlidir
7. kötülüklerinin sorumluluğunu almazlar, kaçarlar
iyi tanıyın bunları, bunlar aşımıza taş koyanlar, bunlar bizi köleleştirmeye çalışıp sırtımızdan geçinenler, bunlar sizin çocuklarınızın girdiği sınavlarda soruları çalanlar, bunlar atanamayan öğretmenlerin kadrolarını gaspedenler, bunlar ihalalere fesat karıştıranlar, bunlar vergilerimizi kokain partilerinde yosmalarla yiyenler, bunlar yenidoğan bebeklerini katledilmesine ortak olan caniler, bunları iyi tanıyın.
42. Yevme yukşefu ‘an sâkin ve yud’avne ilâ-ssucûdi felâ yestatî’ûn(e)
43. Ḣâşi’aten ebsâruhum terhekuhum żille(tun)(s) ve kad kânû yud’avne ilâ-ssucûdi vehum sâlimûn(e)
42. ayetin türkçesi: paçaların tutuştuğu gün, secdeye davet edilirler de güçleri yetmez
43. ayetin türkçesi: korkuyla gözleri düşer, benliklerini zillet kaplar, halbuki onlar sağlamken secdeye davet edilmişlerdi
kırkikinci ayete dümdüz bir çeviri yaparsak "inciklerin açılacağı gün" diye çevirmemiz gerekirdi. "sak" incik demek. bazı müfessirler de belki keramet vardır diye dümdüz çeviri yapmış. halbuki ayetteki "yukşefu an sakin" bir deyimdir. cahiliyye dönemi şiirlerinde ve hatta daha sonraki arap edebiyatı eserlerinde de rastlanan bir deyim. araplar biliyorsunuz uzun elbise giyiyorlar. ucun elbise giyen birinin hızlıca kaçması-koşması için paçasını sıvaması ve inciğinin açıkta kalması lazım ki hızlı kaçsın. bu yüzden paçaların tutuştuğu gün diye bir çeviri yaptık. tabanların yağlandığı, tabana kuvvet günü. son saat ya da kıyametin kopacağı gün diye de ifade edebiliriz, müşriklerin paçalarının tutuşacağı günmüş. ayette, o gün geldiğinde müşrikler yani sömürü düzeni destekçileri secdeye davet edilecekleri ancak buna güç-kuvvet yetiremeyecekleri belirtilmiştir. demek ki dünya hayatında sömürü düzenine destek olanlar, ahiret hayatında allaha itaat etmeye güç bulamayacaklar. buradan şunu anlayabiliriz, dünya hayatımızda ne yapıyorsak doğrudan ahiret hayatımızı etkilemiş oluyoruz. eylemlerimize göre ruhumuz güç kazanıyor ya da güç kaybediyor. sömürü düzenini destekleyenler güç kaybediyor ve sonucunda allaha secde edemeyecek kadar bitik halde kalıyor. kırküçüncü ayette, bitik insan tanımı devam ediyor. korkuya kapılmış ve gözleri düşmüş, baygın; tükenmiş bir insan tasviri. bu ayetle berabe rbir önceki ayette yaptığımız yorum sağlamlaşıyor: bu dünyadaki eylemlerimizle ruhumuz güçleniyor ya da güçsüzleşiyor. ve bu durumun farkında olan ruhlar, sömürü düzenini desteklemekten dolayı aşağılanmış, yani her yanlarını zillet kaplamış durumda. ayet, dünya hayatının önemini bir daha vurgularcasına halbuki sağlamlarken, yani daha allah onlara herhangi bir ceza falan vermemişken, daha güçleri yerindeyken secdeye davet edilmişlerdi diye bitiyor. dünya hayatı önemli, o kadar önemli ki ahirette karşılaşacaklarımız doğrudan bu dünyada yapıp ettiklerimizle ilgili.
44. Feżernî vemen yukeżżibu bihâżâ-lhadîś(i)(s) senestedricuhum min hayśu lâ ya’lemûn(e)
44. ayetin türkçesi: bana bırak bu sözü yalanlayanları, onları hiç bilmedikleri yerden yavaş yavaş azaltacağız
bu ayette daha önceden analiz ettiğimiz bir kelime var: "zerni" (bana bırak). hem pekiştirmek için hem de bu ayeti daha iyi anlayabilmek için öncelikle müzzemmil suresi 11. ayet analizine bakınız lütfen => [Vizyoner Tefsir 3 - Müzzemmil Suresi (Kişilik İnşası)] allah'ın sözünü yalanlayanlarla allah hesaplaşır sen değil, biz değil, hatta muhammed nebi de değil. muhammed nebi sadece bir elçiydi. kuran, ayetler... bunlar allahın sözleri. bu yüzden bu yalanlayıcılarla yani müşriklerle yani sömürü düzeni destekçileriyle allah hesaplaşacaktır. vahyi inkar (sözde değil eylemde), allahı inkarla eş tutulmuştur. ağzında allah olup da, hatta kuranı ezbere bilip de sömürü düzeninin tepesinde oturanlar da vahyi inkar edenlerdir. bu ayette bu yalanlayıcılarla nasıl hesaplaşılacağı söyleniyor: onları bilmedikleri yerden alçaltacağız-azaltacağız-bitireceğiz. bunu şöyle anlayabiliriz allah müşrikleri, sömürü düzeni destekçilerini hiç ummadıkları yerden, yani yükseliyor sandıkları yerden, garanti gördükleri yerden bitirecekmiş. servetleri çok ya, taraftarları çok ya, her şeyin en doğrusunu onlar biliyor ya, en sağlam en güvenilir de kendilerine göre onlar. hatta ellerinde kuran, inşallahsız maşallahsız konuşmazlar, en müslümanları bile onlar. kameralar önünde namaz kıldılar ya, her sene hacca umreye gidiyorlar ya, en sadık en takvalı onlar. ama işte onlarla hesaplaşmayı allaha bırakıyoruz. biz kendi işimize bakacağız ve iyiliği hem içimizde hem de çevremizde çoğaltacağız ki bizim tarafımız hakim olsun dünyaya. kendimizi onlarla mücadeleye tutuşarak bitirmeyeceğiz. onların hakkından allah gelecek, hem de en ummadıkları hiç hesap etmedikleri yerden bitirecek onları. zaten günümüzde de böyle değil mi? dünyaların sahibi ama bir bardak suyu korkuyla içiyor, herkese ahkam kesiyor ama gece olup da yattığında kendiyle başbaşa.
45. Ve umlî lehum(c) inne keydî metîn(un)
45. ayetin türkçesi: mühlet veriyorum onlara, kesinlikle benim tuzağım sağlamdır
bu ayette allahın müşriklere yani sömürü düzeni destekçilerine mühlet verdiğini, ve içine düşecekleri durumun kaçınılmaz olduğu vurgulanıyor. ayette geçen tuzak kelimesi biraz itici gibi görünse de kurulan dünya-metafizik-ahiret sisteminde aslında bu biz tuzaktan ziyade sınav. tuzaksa bile yakalanmayacaksın o zaman. biz niye yakalanmıyoruz? biz neden farkındayız bu düzenin sömürü düzeni olduğunun, siz neden farkında değilsiniz? gerçekler bakış açısına göre değişmiyor. gerçek gerçektir. surede daha önce müşrik aklının neye iyi derse onun iyi olduğuna dair görüşünü yorumlamıştık. ortak ve çoğulcu yaşamın nasıl kurulacağı, insanların nasıl davranması gerektiği gayet açık. örneğin herkesin yalan söylediği bir toplumda sağlıklı yaşam olur mu? hayır olmaz, demek ki yalan sömürü düzeni destekçilerinin bir aparatı. özellikle de ağzında allah, kuran, muhammed olan insanların söyledikleri yalanlar ve bu yalana rağmen gidip onları destekleyenler. ufacık, minicik çıkarları için dahi gidip sömürü düzeninin başında oturanların suçlarına ortak olmak ne büyük alçaklık. bunların öyle bir aklı, düşünme sistemi var ki kendilerine tanınan mühlete rağmen gidip o tuzaklara yakalanacaklar. müşrik aklı böyledir, tuzağa kapılır.
ayrıca bu ayette allahın rahmetine de dikkat çekiliyor. allah, kendini açık açık yalanlayıp, ortak ve çoğulcu bir yaşam kurulmasına karşı savaş verenleri dahi hemen cezalandırmıyor, belki tevbe eder, belki vazgeçer de doğru yolu bulur diye müşriklere zaman tanıyor.
46. Em tes-eluhum ecran fehum min maġramin muśkalûn(e)
46. ayetin türkçesi: yoksa sen onlardan ücret istedin de borç yüzünden ağır bir yük altında kalıyorlar
bu ayette de müşrik aklının, düşünme sisteminin ince bir noktasına dikkat çekilmiş. müşrik bir insandan bir şeyi sadece birşey kazanacağı zaman istiyor. müşrik yani sömürücü akla göre birinden bir şey isteniyorsa ortada kesin bir kazanç vardır. yani kimse kimsenin iyiliğini açıktan istemez diye düşünüyor müşrik aklı. muhammed nebi'yi de kendileri gibi sandıklarından, kesin bu olayda nebi'nin bir çıkarı var, kesin bir kazancı var da ondan bizi vahye davet ediyor gibi düşünüyorlar. kendileri olsaydı bu işi parayla yapacaklardı demek ki. o kadar aşağılıklar. müşrik aklının yeni 3 deşifresi:
1. çıkarsız iş yapmaz
2. ortada bir davet varsa, kesin birinin çıkarı vardır
3. karşılıksız iyilik olmaz
47. Em ‘indehumu-lġaybu fehum yektubûn(e)
47. ayetin türkçesi: yoksa gaybi bilgiler yanlarında da onlar mı yazıyorlar
gayb 5 duyu ile kavranamayan demektir. yani metafiziksel bilgi. görünmez, duyulmaz ama bilebilirsin. ayet, kuran ve surenin genel kapsamı ve anlamı bağlamında burada kullanılan gayb bilgisi, ahiretteki hesaplaşmanın neye göre yapılacağı bilgisidir. müşrikler o kadar savruk ve düşüncesizce hareket ediyorlar ki sanki hiç hesaba çekilmeyeceklermiş gibi, ya da torpille yırtacaklarmış gibi. bu bilgileri nereden okuyorlar? bu bilgileri gayb aleminden kendileri mi alıyorlar? bu ayette müşrik yani sömürü düzeni destekçilerine bu eylemlerindeki tavrın nereden kaynaklandığı sorulmuştur. zira bu insanlar, sanki hiç hesaba çekilmeyeceklermiş gibi davranmaktadırlar. ve üstüne özeleştiriden mahrumdurlar, çünkü ancak kesin bilgi kendisinde olup ona göre davranan sınavdan geçer. eğer insanda özeleştiri kapasitesi yoksa ya da bu kapasitesini kullanmıyorsa sanki gaybi bilgileri kendi yazmış gibi davranıyor demektir. bu ayette müşrik aklın yeni bir deşifresi gelmiştir:
1. özleştiri yapmaz
2. sanki tüm hesaplaşma-ahiret bilgileri kendindeymiş gibi davranır.
48. Fasbir lihukmi rabbike velâ tekun kesâhibi-lhûti iż nâdâ ve huve mekzûm(un)
48. ayetin türkçesi: eğitici-öğretici allahın kararlarına diren ve olma balık sahibi gibi, hani o erin bir öfke ve pişmanlıkla nida etmişti
ayet rabbinin hükmüne sabret diye başlıyor. demek ki eğitici-öğretici allahın hükümlerine direnmek gerekiyor. örneğin muhammed nebi, bu ayetin ilk muhatabı, kendisi isteyerek başvurarak almadı nebiliği, kendi istemedi. allah onu seçti. bu seçim ağır bir hükümdü çünkü nebilik-resulluk ağır bir görevdir. bu göreve diren diyor. daha önce analiz ettiğimiz surelerde de vahyin ağırlığından bahsetmiştik. bu ağır yükü taşımak için daha dirençli olması emrediliyor muhammed nebi'ye. kendimizi muhatap alırsak, yaşadığımız olayların kendimiz ile ilgili olmayan kısımlarına direnmemiz gerektiği emrediliyor. daha önce sabretmenin de eylem içerdiğini bu yüzden katlanmak değil de direnmek diye bu kelimeyi çevirdiğimizi anlatmıştık. direnmek, kıvranarak katlanmak değildir. eylemde olarak, hareket halinde olarak ağırlığa karşı direnç göstermektir. direnç sizi güçlendirir. ayet büyük balık sahibi gibi olma diye devam ediyor. ayette bahsedilen büyük balık sahibi yunus nebi'dir. bunu ileride analiz edeceğimiz enbiya suresinde görüyoruz. ancak nuzül sürecinde henüz inmediği için bu yüzeysel bilgi ile yetinelim şimdilik. ne yapmış yunus nebi, derin bir öfke ve pişmanlık ile nida etmişti, kendi kendine kahretmişti. ayete genel bağlamda bakınca şu anlam çıkıyor, rabbinin hükmüne diren, başına gelene, sırtına binen yüke diren ve sızlanma, çünkü yunus nebi yani büyük balık sahibi bu yüke bir süre direnememiş ve sonunda kendi kendine kahrederek yalvarmıştı, öfke ve pişmanlık içinde kendine kendine nida etmişti. biz basit kullar da böyle yapacağız, başımıza gelen ve etkimizin olmayacağı olayların sonuçlarına karşı direneceğiz ve sızlanmayacağız. ayrıca ayetteki rab isminin kullanılması tüm bunların bir eğitim-öğretim süreci olduğunu da belirtiyor. her olay, her zorluk bir eğitim. sızlanmadan bu eğitimi alacağız ve sınavlardan geçeceğiz.
49. Levlâ en tedârakehu ni’metun min rabbihi lenubiże bil’arâ-i ve huve meżmûm(un)
49. ayetin türkçesi: eğer eğitici-öğretici allahının nimeti ona ulaşmamış olsaydı, kınanmış olarak bir kenara atılıp giderdi
ayette nimet kelimesi geçiyor. bu kelimeye birçok yerde değindik. eğer rabbinin nimeti olmasaymış, büyük balık sahibi kınanıp, bir kenara atılıp gidermiş. buradaki nimet özeleştiridir. çünkü balık sahibi yunus nebi, önce bir kabahat işlemiş (rabbinin hükmüne direnmemiş) ve sonrasında da bu kabahatine karşılık özeleştiri yaparak kendini tekrar doğru yola sokmuş. eğer balık sahibinin bu özeleştiri nimeti-kapasitesi-yeteneği olmasaydı, durumun farkına varamazdı ve sonucunda da allah onu kınardı ve bir kenara atıp geçerdi, onu değersiz bir şey olarak görürdü. allah karşısında değersizleşmek sanırım bir insanın başına gelebilecek en büyük ceza.
50. Fectebâhu rabbuhu fece’alehu mine-ssâlihîn(e)
50. ayetin türkçesi: eğitici-öğretici allahı onu yeniden seçti ve tekrar onu ıslah edicilerden yaptı.
büyük balık sahibi yeniden seçilmiş ve tekrardan ıslah edicilerden yapılmış. bu şunu gösteriyor: tevbe kapısı hep açık. bu dünyada, ölmedikçe, özeleştiri yapıp, hatalarımızın farkına varıp iyilerden olmamız mümkün. bir paygamber bile görevini terkedip, yeniden seçilebiliyorsa, biz de her zaman tevbe edip yani özeleştiri yapıp yeniden iyilerin arasına katılabiliriz. bu çok umut verici bir ayet.
51. Ve-in yekâdu-lleżîne keferû leyuzlikûneke bi-ebsârihim lemmâ semi’û-żżikra ve yekûlûne innehu lemecnûn(un)
51. ayetin türkçesi: ve o kafirler, zikri (hatırlatıcı vahyi) işittiklerinde, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi ve diyorlardı ki ona kesinlikle cin musallat olmuş
surenin ikinci ayetinde müşriklerin muhammen nebi'ye cinlenmiş dediklerini ve bunun ayrıntılarını analiz etmiştik. bu ayette de muhammed nebi onlara hatırlatıcı vahyi okudukça anlattıkça gözleriyle onu yok etmek istercesine bakıyorlarmış. ve muhammed nebi hakkında, cinlenmiş diye konuşuyorlarmış. ayette yalanlayıcılar hakkında kafir denmiş. kafir üstünü örten demektir, gerçeğin üstünü örten. hangi gerçek: ortak ve çoğulcu mutlu huzurlu yaşamın kodlarını barındıran gerçekler. bu gerçekleri yalanlıyorlar çünkü kendileri zevk ve sefa içinde, lüks içinde yaşıyorlar, başkalarını sömürüyorlar. bu sömürü düzenleri bozulacak diye o kadar korkuyorlar ki muhammed nebi zikri (kuranı-vahyi) okurken ona öldürürcesine bakıyorlarmış.
bu ayetten nazar anlamı çıkarmış eskiler. biz de düşündük ama bu anlam nasıl çıkar, bir insan buradan nazarı nasıl anlar anlayamadık. o kadar anlayamadık ki karşı bir anti-tez bile yazamadık. nazar diye bir şey yok. bu ayete dayanarak nazar anlamı çıkaranlar da islam düşmanıdırlar. nazar diye bir şey olsa muhammed nebi 3 tane savaş yapar mıydı? bi bakardı, bütün müşrikleri öldürürdü zaten. bulamamış mı bir nazarcı? hendek savaşı öncesinde muhammed nebi sahabilerle hendek kazmamış mı? ya da sahabileri niye yormuş ki, bir baksaydı da bütün hendekler kazılıverseydi, kayalar parçalansaydı. yahudiler bir sürü peygamber öldürmüşler. yahu bu peygamberler nasıl öldürülmüş, bi baksaydı da cellatlarını yoketselerdi. akıl-fikir lütfen.
52. Vemâ huve illâ żikrun lil’âlemîn(e)
52. ayetin türkçesi: zira o, alemler için bir hatırlatıcıdan başka bir şey değildir
ayetteki o, muhammed nebi ya da vahiy için kullanılabilir. bir önceki ayete bakınca muhammed nebi'den bahsedilmiş olduğu daha büyük ihtimal. bir önceki ayette müşrikler yani sömürü düzeni destekçileri onu gözleriyle öldürmek isteyip, hakkında cinlenmiş diye dedikodu etmişlerdi. halbuki muhammed nebi sadece bir hatırlatıcıydı, müşriklerle şahsi bir alıp veremediği yoktu. ancak müşrik aklı hala daha muhammed nebi'nin şahsi çıkarları olduğunu sanıyordu. ee, kişi kendinden bilir işi. bu ayette de müşrik hakkında bir deşifre daha geliyor: herkesi kendi gibi sanar.
müşrik aklının özellikleri - müşrik kimdir, nasıl düşünür? (ÖZET)
1. ayetleri yalanlıyor, ayetlere karşı direnç gösteriyor ve kendisine ayetler okunduğunda onları anlayabilecek kapasitede değil, size asla hak vermiyor, içi çürümüş virüslü bir yapı.
2. ilkesi yok, bu yüzden yağ çekiyor. taviz veriyor ve taviz almak istiyor. prensibi yok, nereye çeksen geliyor, işine ne gelirse onu yapıyor ya da söylüyor, yeterki bir çıkarı olsun.
3. dedikoducu, eksik bulmak için altını üstünü oyuyor, eksiği bulamazsa iftira atıyor (bu örneği yazarken aklımıza atatürk hakkında yalan dedikodu yayan ya da bu dedikoduların yayılmasına sebep olan insanlar geldi) insanların arasını bozmak için her türlü şeyi söylüyor, farkında olmasa bile iğrenç dedikoduların yayılmasına destek oluyor, zararsız diye gördüğü dedikoduları taşıyacak kadar onursuz ve kişiliksiz
4. sözünde durmuyor, verdiği sözü yalanlıyor, sürekli yemin ediyor ama boşa, boş vaatler veriyor, insanlar kendine muhtaç olsun, ilgi duysun istiyor. tek istediği somut ya da soyut bir şeyler almak, ilgi alaka almak ya da direkt mal mülk almak.
5. zorba ve şiddet yanlısı. ya eliyle ya da diliyle muhakkak insanlara zarar veriyor. hayrı engelliyor. hem hayır yapmıyor hem de yapılmasına mani oluyor ki sadece kendine tapılsın, kendine hürmet gösterilsin. paylaşmayı bilmiyor, sadece kendine dönsün istiyor her şey. aşırı çıkarcı ve çıkarları için koca bir toplumu ateşe atmaktan çekinmiyor, aşırı bencil ve asla kendinden ya da taraftarlarından başkasını düşünmüyor.
6. kaba ve maganda. herkese efelik taslıyor, en iyi ben bilirimci, en iyi ben yaparımcı ama bir halt yapmıyor. icraat sıfır. sesi çok çıkıyor ama faaliyete gelince fıs. tüm bu efeliklerine ben bilirimciliğine ve ve ben yaparımcılığına rağmen fırıldak, kolayca sözünden dönüyor. insanlığa faydası dokunmayan hayırsız insanlar.
7. servete ve sayıya tapıyor. çoğunluk neredeyse oraya gidiyor, vardır bir bildikleri deyip kendince olayları yorumlamaktan aciz, ya da bunu kendi çıkarları için yapmayan bir şerefsiz. zengine yanlıyor, zenginden yana oluyor ki kendi varlıkları da sağlam dursun, hatta servetine servet katsın. tek önemsediği mal ve arkadasındaki taraftarları. kişiliği yok ve bu yüzden mala ve çoğunluğa yöneliyor. özeleştiri ya da eleştiri yapamayan ya da yapmayan beyinsizler.
8. yaratıcı ahlaktan yoksun, uygun yaşam koşullarının oluşmasına engel oluyor, kararsız ve tutarsız
9. her şey kendi kontrolundeymiş gibi davranır, allahı hesaba katmaz. zaten allah yokmuş gibi davrandığı için bu halde.
10. tutarsız ve çelişkili kararlarla, isteklerle, duygularla dolu bir yaşam
11. iyinin sabiti olarak kendini görür, bunun üzerine de kafa yormaz
12. belgesiz ve kanıtsızdır, size gösterebilecekleri bir tane şaibesiz somut kanıt yoktur
13. sanki kendisine cennet garantisi verilmiş gibi davranır.
14. bu dünyada yaşadığı olumlu şeylerden dolayı kendisine torpil geçildiğini sanar
15. şefaatçi yani torpil beklentisi ya da inancı kuvvetlidir
16. kötülüklerinin sorumluluğunu almazlar, kaçarlar
17. çıkarsız iş yapmaz
18. ortada bir davet varsa, kesin birinin çıkarı vardır diye düşünür
19. karşılıksız iyilik olmaz diye düşünür
20. özleştiri yapmaz
21. sanki tüm hesaplaşma-ahiret bilgileri kendindeymiş gibi davranır.
22. sızlanır, şikayet eder, memnunsuzdur. kendi dışında gelişen olaylara katlanamaz, tam bir salak
şu yukarıda saydığımız özelliklerden zerresini bile içermeden öteki dünyaya gitmek nasip olur umarım hepimize. zaten şu satırları okuyor olmanız bile en azından bunun için uğraştığınızı gösterir. umarım bu okuduklarımızı uygulama fırsatını buluruz ve gerekli cesareti gösteririz. zira allah cesurca direnenlerle beraber.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder