3 Ekim 2025 Cuma

Vizyoner Tefsir 8 - Tekvir Suresi (Kozmik Kıyamet - Son Saat)

rahman rahim olan allahın adıyla

halk arasında, yanlış olarak, daha çok kıyamet günü olarak anılan, doğru bir terim kullanılacak isek "son saat" olarak bahsetmemiz gereken günün betimlemesinin yer aldığı şiddetli bir uyarı suresidir. adını ilk ayette yer alan "kuvvirat" kelimesinin isim halinden alır. başka isimlerle de anılmış ancak bu önemli değil, biz içeriğine yoğunlaşacağız. 
sure ilk inen surelerden. daha önce de belirttiğimiz gibi sureler bir bütün halinde ve dümdüz sıra ile inmiyor, bu yüzden tam ve net bir ayrım yapmak olanaksız. ancak surenin ilk mekki surelerden olduğu kesin, necm ve ala surelerinden önce indiği de kesin. yaptığımız araştırmalar neticesinde bu sureyi sekizinci sıraya koymayı uygun gördük, mantıklı olan da buydu. bundan önceki surelerde, öncelikle kişilik inşasına yoğunlaşılmış ve görev tanımı netleştirilmiş ve motivasyon yapılmıştı; daha sonra verilecek olan savaşın tarafını netleştirmek üzere müşrik aklı deşifre edilmişti. buraya kadar büyük bir devrimin hayat hikayesinin adımlarına şahit olduk. şimdiki surede de kozmik kıyamet yani son saat betimlemesiyle "ölümlülük", "eşit hesap verilecek olması", "insan yaşamının önemi" vurgusu yapılıyor. devrimin inşa ve tarafların netleştirilmesi adımlarından sonra soğuk bir duş etkisi adeta. bu tarz soğuk duşlara gerçekten çok ihtiyaç var, sürekli özeleştiri yapmazsak nasıl sapıtıp saçmaladığımızı kendimizden biliyoruz.


1. İżâ-şşemsu kuvvirat
2. Ve-iżâ-nnucûmu-nkederat
3. Ve-iżâ-lcibâlu suyyirat
4. Ve-iżâ-l’işâru ‘uttilet
5. Ve-iżâ-lvuhûşu huşirat
6. Ve-iżâ-lbihâru succirat
7. Ve-iżâ-nnufûsu zuvvicet

1. ayetin türkçesi: güneş dürüldüğü zaman
2. ayetin türkçesi: ve yıldızlar kararıp (sönüp) döküldüğü zaman
3. ayetin türkçesi: ve dağlar yürütüldüğü zaman
4. ayetin türkçesi: ve on aylık gebe develer başı boş bırakıldığı zaman
5. ayetin türkçesi: ve bütün yabani hayvanlar bir araya toplandığı zaman
6. ayetin türkçesi: ve denizler fokur fokur kaynatıldığı zaman
7. ayetin türkçesi: ve nefisler eşleştirildiği zaman
son saat dehşetini, kozmik kıyameti anlatan bir ayet grubu. bu gruptaki ayetlerin tamamı "iza" gelecek zaman kalıbı ile başlıyor. normalde ilk ayette verilse, cümle bitmediği için diğerleri için de arapça grameri gereği geçerli olacak ancak her ayette ayrı ayrı verilmesi hem bu olayların aynı gelecek zamanda gerçekleşeceğini söyleyebiliriz hem de dehşetin büyüklüğüne dikkat çekmek için diye yorumlayabiliriz. kuvvirat içe doğru dürülme demektir. bu güneşin ömrünün bitmesi anlamında olduğunu sanmıyoruz çünkü son saatin ansızın geleceğinin bilgisi kuran'da bir çok yerde veriliyor (örnek: araf 187). güneşin ömrünü bilim insanları aşağı yukarı tahmin edebiliyorlar ancak kozmik kıyametin gerçekleşmesi için sadece güneşin enerjisinin bitmesi gerekli değil, belki de galaksimizin hiç bilmediğimiz bir yerinde gerçekleşecek bir olay zinciri neticesinde bu kozmik kıyamet gerçekleşecek. peki akıllara bir soru geliyor: bizim için kıyamet olurken evrenin tamamı için kıyamet olacak mı? biz bu soruyu ikinci ayete dayanarak "evet" olarak cevaplamayı uygun gördük. ikinci surede yıldızlar söndüğünde diyor. çöldeki arap'a anlatamazsın galaksi, gezegen, yıldız, uydu vs diye. o yüzden yıldızlar söndüğünde denerek insanın gökyüzünde gördüğü ve vizyonunda olan her şey anlamında "yıldızlar" denmiştir. şu an vizyonumuz ve gözümüzün gördüğü mesafe teleskoplar ya da uzay istasyonları sayesinde çok daha fazla. kuran da geçmişten günümüze ve hatta geleceğe hitap eden zamansız bir kitap olduğundan, gelecekte insanın vizyonunun ve gördüğü mesafenin çok çok daha fazla olacağını da hesaba katarak, bu ayette bahsedilen yıldızların tüm evreni işaret ettiğini söyleyebiliriz. üçüncü ayet dağlar yürütüldüğünde ifadesinden, kozmik kıyamette yeryüzünde de dehşetli depremler olacağını çıkarabiliriz. dördüncü ayet için birkaç farklı çeviri mevcut. "işar" kelimesini on aylık gebe develer diye çeviren de var (biz bunu tercih ettik), birlik beraberlikler diye çeviren de var, yağmur yüklü bulutlar diye çeviren de var. hepsi ayet-sure bağlamında mümkün. on aylık develer çevirisini almamızın sebebi, ayete bu kısımda tarihselci bir bakış açısıyla bakmamızdandır. o dönemdeki çöl arabına göre en değerli şey on aylık hamile devedir, devenin hamilelik süresinin oniki aydır ve devenin en çok bakıma muhtaç ve en değerli görüldüğü zaman on aylık hamile olduğu zamandır. ayete bu bağlamda bakınca en değer verilen varlıklar salıverildiği zaman diye anlayabiliriz. zemahşeri, bu ayeti deve on aylık evladından yüz çevirince diye bir anlam vermiştir. araplarda "deve kini" diye bir kavram var; deve kendisine yapılanı görmeyen ancak yavrusuna verilen zararı ölünceye kadar unutmayıp er ya da geç intikam almak için fırsat kollayan bir hayvandır. deve on aylık yavrusundan yüz çeviriyorsa bu çok büyük bir olaydır ve ancak ve ancak büyük yok oluş gününde böyle bir olay gerçekleşebilir. bu yorum da mantıklı. o gün öyle bir hesap günü olacak ki, insanın gözü yavrusunu bile görmeyecek, herkes kendi ebedi hayatının derdine düşecek diye ayeti yorumlayabiliriz. sure, beşinci ayette bütün yabani hayvanlar bir araya toplandığında diye devam ediyor. vuhuşu evcil olmayan hayvanların tamamını kapsar, doğal hayattaki tüm hayvanlar demektir, diğer tefsirlerde de bütün yabani hayvanlar çevirini görünce biz de o şekilde yazmaya karar verdik. bu ayet hakkında farklı farklı yorumlar var. en güzeli bizce şu: "o gün hayvanlar içgüdüleri dahi çalışmayacak, kurt kuzuyu görmeyecek, tikli kazı görmeyecek..." o derece şiddetli bir gün olacak. diğer bir yorum, bir hadise dayanıyor: "o gün boynuzlu koyun boynuzsuzdan hakkını alacak". bu hadisi nakledenler bu ayete yaban hayvanları da hesaba çekilecek yorumu yapıyor ancak bu hadisi nakledenler o kadar çok yalan yanlış hadis nakletmişler ki gözümüzde en ufak itibarı kalmamış, adı geçtiğinde zihnimizde yalancı düzenbaz kelimeleri canlanıyor. bizce bu yorum saçma. son olarak da bu "huşşirat" kelimesinin iki ş harfi ile pekiştirilmesi, toplayıp atma gibi bir anlam vermesi yorumudur ki, kesinlikle yanlıştır diyemeyiz. bu yoruma göre tüm doğal hayat-yaşam bittiğinde diye anlayabiliriz bu ayeti. bizce en doğru yorum, hayvanların dahi içgüdülerinin çalışmadığı, asıllarını kaybettikleri dehşetli gün yorumudur. altıncı ayette bir başka son saat olayından bahsediliyor, denizler kaynadığında ya da kaynatıldığında. denizlerin içinde bulunan yanardağların patlamasıyla denizlerin fokur fokur kaynayacağından bahsediliyor olabilir; çok önemli değil, sonuçta dehşetli bir son saat bizi bekliyor, orası kesin. ayetlerde hep bir özden kopuştan bahsediliyor, hayvanların içgüdülerini yerine getirmemesi, yıldızın sönmesi gibi; bu ayette de söndürücü su kaynatıldığında, söndürücü etkisi yokolduğunda diye anlayabiliriz. ne varsa evrende özünü, asıl işlevini yitirdiğinde diye anlayabiliriz. yedinci ayet biz insanlarla ilgili. nufus => nefs'in çoğulu. nefsler eşleştirildiğinde, bu eşleştirme birbirleri ile eşleştirme değil, tasnif edilme anlamındadır. insanlar tasnif edildiğinde anlamı taşıyor ayet. bu ayet hakkında daha açıklayıcı ayetler inmiştir ilerleyen zamanlarda. sahibinin şimdilik bu kadarını bilmesi yeterli demek ki. nefsler nasıl eşleştirilecek, iyi-kötü-daha iyi-daha kötü vs şeklinde...


8. Ve-iżâ-lmev-ûdetu su-ilet
9. Bi-eyyi żenbin kutilet

8. ayetin türkçesi: diri diri toprağa gömülen kız çocukları sorduğunda
9. ayetin türkçesi: hangi günahtan dolayı öldürüldüğü
bu ayet grubunu yukarıdaki ayet grubundan ayrı aldık çünkü sekizinci ayetteki "mevude" kavramının üstünde durmak istedik. cahiliyye dönemi arapları bu geleneğe "ve'd" demişler. ve'd geleneğine göre gömülen kız çocuğuna da "mevude" deniyor, gömülen erkek olsaydı "mevud" denecekti. öncelikle bu gelenek gerçekten var mıydı? evet vardı, ancak izlerinin bu kadar az olmasının sebebi bu geleneği uygulayanların sömürü kitlesindeki alt tabakanın uygulamasıydı, yani fakir olan aileler geçim kaygısıyla, ayak bağı olur kaygısıyla kendince fazlalık gördüğü kız çocuklarını doğar doğmaz toprağa gömerlerdi. toprağa gömmenin de bir sebebi var: kan akmasın. kan akıtma olayı ilk çağlardan beri kutsal bir olay, kan kutsal bir şey olarak görülüyor insanlıkta. osmanlı padişahlarının da boğdurularak öldürüldüğünü hatırlayın, maksat kan akmasın, kan akarsa başlarına kötü şeyler geleceğine inanıyorlar. çöl arabı çadırlarda, konar-göçer hayat yaşıyorlar. sıkıntılı bir doğa olayında ya da bir baskın olduğunda savaş durumundayken küçük kız çocukları ayak bağı oluyor diye bir görüş var. erkek çocuk büyüyünce savaşçı olur, işçi olur işe yarar; ancak kız çocuğu esir düşebilir ve cahiliyye görüşüne göre cariye olunca babasının-ailesinin onurunu zedeleyebilir. çok da detaylandırmaya gerek yok, sonuçta cahiliyye dönemi araplarında bu gelenek vardı, hatta sadece cahiliyye araplarında değil başka bir çok coğrafyada çocukların diri diri gömüldüğü geleneklere rastlamak mümkün. bahsettiğimiz biyolojik öldürme. bunun dışında birçok öldürme yöntemi mümkün: örneğin kürtlerde berdel diye bir gelenek var. doğu karadenizli komşularımızdan duyuyoruz, kız çocukları mirastan mahrum. kürtlerde hala daha çocuk gelin diye bir kavram var, hatta çocuklar tecavüzcüleriyle evlendiriliyorlar, neden? suç sayılmasın diye. tecavüz değil de, normal bir birliktelik diye görülsün diye, tecavüze uğrayan çocuk tecavüzcüsü ile resmi nikah kıyıyor. devlet, işlenen büyük bir suça, ahlaksızlığa, hak gaspına ortak oluyor. kız çocuğunun, kadının düşüncesini soran yok. olayı sadece biyolojik öldürme şeklinde ele almak kız çocuklarına ve kadınlara haksızlık olur. kız çocuğunun geleceğine majör şekilde etki edip onu istemediği bir evliliğe ya da travmatik bir geleceğe mahkum etmek de diri diri gömmektir. cahiliyye döneminde kız çocuklarının yaşı bile doğru düzgün hesaplanmaz, hiçbir olayda görüşü sorulmaz, şahitliği kabul edilmezdi, yaşıyor mu ölü mü et parçası mı belli değil. sadece cahiliyye değil, günümüzde özellikle kürtlerin yoğun olduğu yerlerde de, kadınların hakları gaspediliyor. 
gelelim kozmik kıyamet - son saat tasviri yapılırken bu iğrenç gelenekten bahsedilmesine. sekiz ve dokuzuncu ayetler de daha önceki ayetlerle aynı kalıpta (ve-iza) gelmiştir. bunun sebebi kız çocuklarının diri diri gömülmesi (biyolojik ya da hak gaspı şeklinde) kozmik kıyamet kadar dehşet vericidir allah katında. allah günahsız çocukların cinayete kurban gitmesini kozmik kıyamete denk saymıştır. diri diri gömülen çocuk, geleceği elinden sorulmadan alınan çocukların "hangi günahtan ötürü öldürüldüm" sorusu, güneşin dürülmesine, yıldızların sönmesine denk sayılmıştır. allah katında "yaşam"ın önemi, hak gaspının önemi (kul hakkı) kozmik kıyamet kadar dehşetli ve büyük bir olaydır. bu iki ayete göre de bunun hesabı dehşetli bir şekilde sorulacaktır. 


10. Ve-iżâ-ssuhufu nuşirat
11. Ve-iżâ-ssemâu kuşitat
12. Ve-iżâ-lcahîmu su’’irat
13. Ve-iżâ-lcennetu uzlifet
14. ‘Alimet nefsun mâ ahdarat

10. ayetin türkçesi: ve defterler açıldığı zaman
11. ayetin türkçesi: ve gök sıyrıldığı (derinin sıyrılışı gibi) zaman
12. ayetin türkçesi: ve cehennem alevlendirildiği zaman
13. ayetin türkçesi: ve cennet yaklaştırıldığı zaman
14. ayetin türkçesi: bilir her nefs ne yapıp getirdiğini
son saatin tasvirlerinin devam ettiği ayet grubu. bir önceki ayet grubunda çocukların diri diri gömülmesinin (gerçek ya da mecazen - biyolojik ya da hak gaspı şeklinde) hesabının sorulacağını yorumlamıştık. bu ayet grubunun başında da defterlerin açılacağı bilgisinin verilmesi tesadüf değil. son saat yani kozmik kıyamet geldiğinde defterler açılacakmış. burada bahsedilen, halk arasında "amel defteri" olarak bilinen insanın eylemlerinin sonuçlarının yer aldığı defterdir. elbetteki böyle bir defter yok, ancak allah tüm her şeyi bilen ve gören olarak, bizim her eylemimizin sonuçlarını hesaba çekeceğini anlıyoruz. cahiliyye araplarının soyutlama yeteneklerinin olmadığından bahsetmiştik. bu soyutlama yeteneksizliğinden dolayı defter, cennet, cehennem gibi kelimeler hesap gününde karşılaşacaklarımız için kullanılır. onikinci ayetteki cahim=>cehennem kelimesi insanın eylemlerinin kötü sonuçlarının karşılığıdır. bunu illa ki bir yere gidip yanmak olarak düşünmemek lazım. ahirette başımıza gelecek olan şeyi şimdiden bilemeyeceğimiz için, oradaki sistemi kavrayamayacağımız için benzetmelerle cennet-cehennem gibi kelimeler kullanılmıştır. onbirinci ayet burada bizim dikkatimizi biraz fazla çekti. gök sıyrıldığı zaman diyor, derinin sıyrıldığı gibi... sanıyoruz ki madde tamamen yok olunca, gök yani maddi evren sıyrılacak ve ortada kalan nefs-ruh ve bizim ikinci (ahiret) sistemine geçişimiz tamamlanacak. insanı hem heyecanlandıran hem de dehşeti ile de ürperten bir son saat tasviri. ayet grubunda asıl dikkati çeken kısım ondördüncü ayette. burada "bilir" kelimesi kullanılmış. demek ki bizim yapıp ettiğimiz her şeyi kendimiz de bilecekmişiz, tabiri caizse defterimizi kendimiz tutuyoruz ve bunu bilinçli bir şekilde yapıyoruz. üstelik bu yapıp ettiklerimize önceden analiz ettiğimiz surelerdeki "kasem"leri de (x şahit olsun, x dile gelsin) düşündüğümüzde, yapıp ettiklerimiz belgeli ve bilinçli bir şekilde önümüze hesap vermemiz için gelecek. ne yapıp ettiğimizi de bileceğimize göre, cennete mi yakınız cehenneme mi bunu da bileceğiz. hesabın nasıl görüleceği konusunda ileride birçok ayet analiz edeceğiz. şimdilik bu ayetlerden bundan sonraki eylemlerimizin önümüze çıkacağını ve bunlar hakkında hesap vereceğimizi bilmemiz yeterli. gerçi bunu söylemeye gerek de yok, adalete imanımızın bir sonucudur ahiret. bu yüzden hesap verilebilir bir yaşam sürmek en önemli şeydir insanın hayatındaki.

[VİZYONER AYET GRUBU]
15. Felâ uksimu bilḣunnes(i)
16. Elcevâri-lkunnes(i)
17. Velleyli iżâ ‘as’as(e)
18. Ve-ssubhi iżâ teneffes(e)
19. İnnehu lekavlu rasûlin kerîm(in)
20. Żî kuvvetin ‘inde żî-l’arşi mekîn(in)
21. Mutâ’in śemme emîn(in)
22. Vemâ sâhibukum bimecnûn(in)
23. Ve lekad raâhu bil-ufuki-lmubîn(i)
24. Vemâ huve ‘alâ-lġaybi bidanîn(in)
25. Vemâ huve bikavli şeytânin racîm(in)
26. Fe-eyne teżhebûn(e)
27. İn huve illâ żikrun lil’âlemîn(e)
28. Limen şâe minkum en yestekîm(e)
29. Vemâ teşâûne illâ en yeşâa(A)llâhu rabbu-l’âlemîn(e)

15. ayetin türkçesi: bundan ötesi yok, ben yemin ederim gizlenenlere
16. ayetin türkçesi: dönüp duranlara, dönüp saklananlara
17. ayetin türkçesi: bitmeye yakın (bitecek olan) gece şahit olsun
18. ayetin türkçesi: soluk almaya başlayacak olan sabah şahit olsun
19. ayetin türkçesi: kesinlikle o seçkin bir elçinin sözüdür
20. ayetin türkçesi: arş'ın sahibi katında kuvvet ve makam sahibidir
21. ayetin türkçesi: itaat edilendir, üstelik güvenilirdir
22. ayetin türkçesi: ve arkadaşınız cinlenmiş değildir
23. ayetin türkçesi: doğrusu onu apaçık ufukta (ufukta apaçık) görmüştür 
24. ayetin türkçesi: ve o gayb hakkında cimri değildir
25. ayetin türkçesi: ve o taşlanmış şeytanın sözü değildir
26. ayetin türkçesi: o halde bu gidiş nereye?
27. ayetin türkçesi: o ancak bir hatırlatıcıdır alemler için  
28. ayetin türkçesi: aranızdan "yoldaş" olmak isteyenler için
29. ayetin türkçesi: ve alemlerin eğitici-öğretici allahı dilemedikçe (istemedikçe) siz dileyemezsiniz
geldik suremizin can alıcı yerine. "uksimu" => KSM = yemin etmek. daha önce kasem vav'ının (V-و) kullanıldığı yerlerde doğrudan yemin edilmediğini, nesnenin ya da kavramın şahit tutulduğunu analiz etmiştik. örneğin duha suresinin ilk ayetindeki "ve-dduha" kuşluk vaktine yemin olsun değil, kuşluk vakti şahit olsun anlamındadır. ancak onbeşinci ayetteki uksimu (KSM-kasem) kelimesi doğrudan ben yemin ederim anlamına gelir. ön bilgi verelim, bu kuranda çok sık rastlanan bir şey değil; nuzül sürecinde de ilk kez bir yemin ile karşılaşıyor vahyin ilk muhatapları. allah neye yemin ediyor? hunnes kelimesi gizlenen demek, arapça'da sıfattır ancak neyi niteliyor o yazılmamış yani türkçedeki karşılığı adlaşmış sıfat. bu yüzden "gizlenen"in ne olduğunu anlayamıyoruz direkt bakınca. bir sonraki ayetle birlikte okuyalım. el-cevar: dönüp duran. cariye kelimesi de cevar kelimesinden türemiştir, dönüp duran (sürekli hizmette) kadınlara bu yüzden cariye denmiş. cariye denince aklınıza köle kadın gelmesin sadece, evin içinde koşturup duran küçük kız çocuklarına da cariye deniyor. el-cevar kelimesine akıp giden diye anlam veren de olmuş. bu da uygun. ayrıca el (ingilizce'deki the) takısı ile geldiğinde göre belirli, ne olduğu belli bir şeye yemin ediliyor. nedir peki bunlar: gizlenenler, dönüp duranlar, dönüp saklananlar? bu konuda oldukça fazla yorum var. yıldızlar demişler, yaban hayvanları demişler, direkt olarak geyik diyen de var. sure bağlamında bakarsak yemin edilen şeylerin gezegenler-yıldızlar-galaksiler-kozmik sistem olduğu var sayılabilir. yoktan var oldular, dönüp duruyorlar ve en sonunda (kozmik kıyamet) yok olacaklar. surede, bundan önceki ayetlerde kozmik kıyamet, son saatten bahsedildiği için mantıklı duruyor. peki allah neden yemin eder? bu kısımda tarihselci yaklaşımla yorum yapmak gerekiyor. sözlü aktarımın etkin olduğu toplumlarda, cahiliyye arapları gibi, yemin etmek önemli bir şeydir. yeminin vurgusu toplumun sözlü geleneğe yatkınlığına göre değişir. muhammed nebi'nin devrimine kaşrı duran sömürü düzeni destekçisi müşriklerin de büyük bir kısmının allaha inandığını söylemiştik, her ne kadar onların inandığı allah kavramı bambaşka olsa da. varlığın devamını sağlayan ancak sonu gelmeyecek bir evren anlayışının yanlışlığı, bizzat allahın yemin etmesiyle vurgulanıyor. onyedinci ayet, bitmeye yüz tutan gece şahit olsun diye devam ediyor. bu ayet de "iza" zaman kalıbı ile geliyor. bir sonraki, onsekizinci ayette de aynı gelecek zaman kalıbı var. demek ki bu ayetlerdeki gece-gündüz kavramları mecaz. çünkü gece ile gündüz dönüşümlü gider gelir. kuranda gece-gündüz vahyin etkin olmaması-olması durumlarında mecazen çok yerde kullanılmıştır. o halde, bu iki ayette vurgulanmak istenen, artık vahyin etkin olmaya başlayacağıdır, devrimin kıvılcımı birşeyleri tutuşturmuş anlamına geliyor. inşa süreci ve taraf-hedef belirleme sürecinde yol alınmış demektir. soluk almaya başlayan sabah demek, tünelin ucundaki ışığı görmektir, sömürü düzeni destekçisi müşriklerin sonunun gelmesi için umut var demektir, tek yapılması gereken tünelin ucuna yani aydınlığa ulaşmak. bitmeye yakın gece ve henüz yeni başlayan gündüz şahit olsun ki... bu şahitlik aynı zamanda muhammed nebi'ye bir motivasyondur çünkü yaktığı devrim ateşinin büyüdüğüne delildir, eğer bu devrim ateşi olmasaydı herhangi bir şey şahit de tutulmazdı, vahiy hedefini gerçekleştirmemiş olurdu. ancak yine de sömürü düzeni destekçisi müşrikler ikna olmamış ki, hala daha vahyi (kuran ayetlerini) muhammed nebi'nin uydurduğunu ya da bir şekilde elde ettiğini düşünüyorlardı. bunun da sebebi açık aslında, kendi sömürü düzenleri bozulmasın istiyorlar, ortak ve çoğulcu bir yaşam kurulmasına karşılar çünkü eğer olursa güçlerini kaybedeceklerini düşünüyorlar, güce tapıyorlar, allaha değil. ondokuz, yirmi ve yirmibirinci ayetlerde vahiy meleğinden bahsediliyor ve bazı özellikleri veriliyor. öncelikle vahiy-kuran ayetleri bir rasul=elçi tarafından muhammed nebi'ye indirilmiş. muhammed nebi de rasul, muhammed nebi'ye ayetleri indiren de rasul, ikisi de elçi yani. vahiy meleğinin, adını zaten biliyoruz: cebrail. daha önce melek kavramını yüzelsel de olsa açıklamıştık, sıfırıncı bölümdeki "melek nedir?" alt başlığını okuyunuz => [Vizyoner Tefsir 0 - Giriş ve Tanımlar] ondokuzuncu ayette vahiy elçisinin kerim yani seçkin biri olduğu belirtiliyor. yirminci ayette ki arş'ın sahibi kalıbı allah için kullanılır, sonuçta her şeyin sahibi o. arş'ın sahibinin katında ve dünyadaki muhammed nebi ile de iletişime geçebiliyor demek ki her katta (maddi alem, manevi alem, metafizik alem...) aktif olabilen bir varlıkmış. kuvvet ve makam sahibiymiş, güvenilenmiş ve itaat edilenmiş. yirmibirinci ayetteki itaat edilen kelimesi, tüm varlıklar için değil, kendi türündekiler için geçerli olan bir anlam içerir. bu yüzden vahiy meleği cebrailin tüm meleklerin komutanı ve aynı zamanda en kuvvetlisi ve unvanlı (makam sahibi) olduğunu söyleyebiliriz. tabii bütün bu mevki, güç vs cebrailin kafasına göre davranmasına neden olmuyor çünkü meleklerde kötüyü seçme iradesi yok, bir yazılım gibi, sadece görevini yapıyor. güvenilir kelimesi de vahye etkisinin olmadığının, aldığını aynı şekilde verdiğinin kanıtıdır. yirmiikinci ayette muhammed nebi'den "sahibukum=arkadaşınız/yoldaşınız" diye bahsediyor. muhammed nebi'yi üst ve ulaşılmaz bir mertebeye koymuyor. o bizim arkadaşımız, yoldaşımız. bu çok tatlı bir ifade. kuran ayetlerini analiz ederken, onun da aynını yaptığını düşününce aslında biz ona gerçekten yoldaşlık/arkadaşlık etmiş oluyoruz. ayette, daha önce de denilen "cinlenmiş değildir" ifadesini görüyoruz. demek ki sömürücü sistem destekçisi müşrikler ona cinlenmiş demeye devam ediyormuş. hatta bu karalama muhammed nebi'nin yoldaşlarının dahi beynine girmiş olacak ki kalem suresi 2. ayette söylediği gibi tekrardan böyle bir ayet gelmiş. tabii sahabenin (sahabe=sahabi'nin çoğulu=sohbet ehli=yoldaş) aklındaki soru işaretleri geçmemiş olacak ki, vahiy meleğini gerçekten gördüğü yirmiüçüncü ayette belirtilmiş. ayetteki apaçık kelimesi ufuku mu yoksa görüşü mü niteliyor kesinlikle bilinebilir değil. iki ihtimalde de anlam bütünlüğü bozulmuyor. sonuçta biz asla böyle bir tecrübe yaşamayacağımız için, bunu kanıtlamamız mümkün değil. o yüzden ayette verildiği şekliyle kabul etmek en doğrusudur. insan bilinmeyeni bir an önce bilip içindeki belirsizliği gidermek isteyen bir yapıya sahiptir. sürprizim var denildiğinde bile sürprizin ne olduğuna dair insanın kafasından bir sürü ihtimal geçiyor; hele ki konu gayb ise, bilinmeyen ise insan çok daha meraklı olur, bu çok normal, hemen her şeyi öğrenmek ister. bu özellik muhammed nebi'nin yoldaşlarında da yoğun bir şekilde var demek ki, nebi'miz hakkında yirmidördüncü ayet gelmiş. sıkıştırmayın elçinizi, o gayb-bilinmeyen hakkındaki bilgileri verme konusunda cimri değildir denmiş. bilse verecek yani, ama şimdilik o da kendisine vahyedilen kadar biliyor. bu ayetten şunu da anlayabiliriz, muhammed nebi vahiy alma haricinde gayb hakkında bilgi almıyor yani vahiy nuzül süreci dışında herhangi bir direkt iletişim söz konusu değil. bu da şu demek: hadisleri kutsallaştıranlar, hadisin allah sözü olduğunu söyleyenler bu kuran ayeti ile çelişiyor. zaten bu garip kuranı, üzerinde hadis yazan taşlarla taşladılar. yirmibeşinci ayette kuran nuzül sürecindeki bir kelime ile ilk defa karşılaşıyoruz: "şeytan". ayette taşlanmış şeytan olarak geçiyor, recm=taşlamak racim=taşlanmış. "şeytan" analizi yapacağız ancak burada şimdilik bilinmesi gereken şeytan diye bir bireyin olmadığıdır. şeytan insanın içinde. taşlanmış şeytanın sözü değildir derken, muhammed nebi kendi şeytanından bir şey dahil etmez asla vahyin içine denmek isteniyor. gelen vahiy, tertemiz ve apaçıktır, berraktır, içinde şaibe yoktur mesajı verilmek isteniyor. madem vahiy böyle tertemiz apaçık bir şekilde iniyor, madem ortak ve çoğulcu bir yaşam kurmak için anahtarlar veriliyor, madem mutlu ve huzurlu olmak mümkün, madem cenneti dünyada yaşamak mümkün o halde gidiş nereye? yirmialtıncı ayette, kör göze parmak sokarcasına verilen mesaj bu, kalem suresi 36. ayetteki mesajın aynısı. bu gidiş nereye diye soruluyor çünkü sömürü düzeni destekçileri helaka sürükleniyor, kendileri ile birlikte, hakkına girdikleri tüm canlıları da helaka sürüklüyorlar, acı ve keder pompalıyorlar dünyaya. bu ayete dayanarak biz de sürekli olarak gidişimizin nereye olduğunu sorgulamalıyız. sonuçta ayet sadece müşrike inmiyor, bize de mesaj veriliyor. iyi bir insan, sürekli olarak eylemlerini ve kendini sorgulamalı, ben nereye gidiyorum diye özeleştiri yapmalıdır. daha önce de defalarca vurguladığımız gibi, özeleştiri islamın birinci şartıdır. yirmiyedinci ayette bu ayetlerin, insanlık için olduğunu belirtiliyor, bir hatırlatıcı; yani insanlık fıtratından yani yaratılış kodlarından çevre ya da başka sebeplerde uzaklaştıkça ortak ve çoğulcu bir yaşam kurmanın metotlarını unutuyor. arzularının, gücün, paranın, beğenilmenin kölesi oluyor. bu olmasın diye, insanlık allaha kul olup birbirine kul olmasın diye, sömürü düzenleri oluşmasın diye bir hatırlatıcıdır kuran. mutlu ve huzurlu yaşamın kodlarını insanlığa hatırlatır. bu ayette aynı zamanda şu mesaj da vardır: islam insanı zora sokmak için değildir, insan düzgün ve iyi yaşasın diye vardır. kuranı namaz-oruç-hac-zekat ritüelleri bağlamına sıkıştıranlar, aslında hem islamdan çok şey götürüyorlar hem de insanı zora sokan bir hale büründürüyorlar. geldik yirmisekizinci ayete, bu suredeki en canalıcı kısım, çünkü burası doğrudan bizi ilgilendiriyor. ayetteki "yestakim" "müstakim" kelimesinden türetilmiştir. doğru yolda gitmek isteyenler anlamına geliyor, doğru yolda yürüyenlere bu ayet için "yoldaş" manasını bu sebeple verdik. ayetteki "minkum" aranızdan anlamına geliyor. bir önceki ayette, kuran ayetleri tüm insanlık için hatırlatıcıdır denmişti. bu ayette "minkum=aranızdan" kelimesi var, yani kuran ayetleri tüm insanlığa hatırlatıcı ama bir grup insan için ise "yoldaş"lık vesilesidir anlamına geliyor. eğer muhammed nebi'nin "yoldaş"ı olmak istiyorsanız, islam davasına bir taraf olup bu tarafta önderlik etmek istiyorsanız yine kuran ayetlerine bakacaksınız, ayette dendiği gibi bunu isteyeceksiniz, talep edeceksiniz ve bunun için çaba göstereceksiniz ki yoldaş olabilesiniz. bu ayetten şu da anlaşılmalıdır: sadece müslüman olmak yetmez diyor allah. kuran talebesi olacaksınız diyor, eğer yoldaş olmak istiyorsan, doğru yolda doğru bir şekilde yürümek için önce talep edeceksin ve çaba göstereceksin ki tüm insanlığın arasından "yoldaş" sıfatını hakedebilesin. müthiş bir ayet, allah hepimizi yoldaşlardan eylesin. surenin son ayetinde allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz deniyor. bu ayeti e allah dilememiş ben de ondan yapamamışım diye anlayıp günahlardan sıyrıldığını zannetmek mümkün. "allah dileseydi müşriklerden olmayacaktım..." ee allah sen mal isterken dilediğini veriyordu, kabul ediyordu isteklerini ya da başka bir isteğini hemen yerine getirmişti. bu konuda uyanıklık yapmaya gerek yok. allah insana irade vererek zaten dilemiştir. eğer o dilemeseydi zaten dileyemezdik bu matematiksel olarak net. allah bize dileme ve seçme iradesini veriyor bir de üstüne vahiy veriyor. aslına bakılırsa, fazlasıyla dilemiş oluyor. 

şeytan - iblis
şeytan kavramı için bir altbaşlık açmak gerekiyor. şeytan kötülük kaynağı olarak görülen bir varlık. iyiyi ve kötüyü tanımlayalım. ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasını sağlayan tüm kodlar iyidir, bunun dışında kalan şeyler kötüdür. aslında bu kadar basit. bu tanıma bakınca şeytan ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasına karşı olan bir varlık diye düşünülüyor. tekil olarak isim de vermişler bu varlığa: iblis. varlık mı değil mi onun sorgulamasını da yapacağız tabii ki, iblis gerçekte var mı yok mu?
eski çağlarda iyinin ve kötünün kaynağı olarak iki tanrı anlayışı var, düalist ilke deniyor buna. islam dışındaki neredeyse tüm inanç sistemlerinde bunu bulmak mümkün. örneğin hinduizmde, zerdüştilikte, ying-yang'da, yahudilikte, hristiyanlıkta, sufilikte... neredeyse tüm inanç sistemlerinde bu düalist yapıyı görüyoruz. bu inanç sistemi şuna dayanıyor: allah ruhu yaratıyor ve manevi alemin tanrısı, şeytan da bedeni yaratıyor, madde aleminin tanrısı. daha önce tasavvufi inanç sistemlerinin nefsi kötülük kaynağı olarak görmesi, az önce saydığımız tarzdaki inanç sistemlerinden alınmıştır. bu açıdan bakınca şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: tasavvufun islamla alakası yoktur, tasavvuf gibi sufi inanç sistemleri bedeni küçülttükçe (acı çektirdikçe-yordukça-kötü kullandıkça) ruhu büyüttüğünü düşünür; bu açıdan bakınc bile zaten yaşam kurucu bir inanç sistemi olmadığını rahatlıkla anlayabiliyoruz. eskilerden kulağımda bir hikaye var islami sohbetler edilirken anlatılırdı: şeytan normalde iyiymiş, çok bilgiliymiş, çok yetenekliymiş, yüceymiş bilmem neymiş ama ufacık bi kusuru varmış: kibir. ademe secde etmemiş bu yüzden tam tanrı onu cezalandıracakken, tanrıdan kıyamet gününe kadar müsade istemiş ki insanları allah yolundan saptırabilsin. şeytan gerçek olsa kendini bu kadar övmezdi sanırım, tevbe haşa sanki allahın rakibi. bu hikaye kathar inancıdan kopya bir hikayedir, uydurmadır, aslı yoktur. bu hikayenin benzeri de hristiyanlıkta da var. ruhban sınıfı bu hikayeyi öyle kullanmış ki içine şeytan girmiş de tanrı yolundan saptırmış diye masum insanları (özellikle kadınları) diri diri yakmıştır. orta çağ hristiyanlığındaki cadı avının kaynağı malesef bu hikayedir. 
cübbeli sahtekarların uydurduğu ve ismine malesef islam koyduğu çeşitli dinlere göre cinlerin arasından çıkmıştır şeytan ve ateşten yaratılmıştır. başka çeşitli dini inanışlarda da bu ateşten yaratılma safsatasını da görüyoruz. bu islami kimlikli müşrikler işlerine gelen hikayeleri kılıflayarak insanlara satmışlar. korku üretmek için, müridlerini daha da kendine köle etmek için uydurulmuş hikayeler bunların hepsi.
tüm bu hikayeler ve varyantları şunu apaçık gösteriyor: insanların bir şeytan-iblis diye nitelemek istediği bir şey var, eski çağlardan beri kötülüğün kaynağına bir varlık addedilmeye çalışılmış. bunu da suçlamak ya da suçu atmak için istiyorlar. ben yapmadım o yaptı, kendi yaptığım kötülüklerin kaynağı ben değilim o diyebilmek için. ya da ruhban sınıfının elinde, rakibini linçlemek için güzel bir aparat yaratmak için. hatta fitne yuvası islami kimlikli çoğu tarikatta cinlerle evlenme hikayeleri, şeytanla ilişkiye girip doğuran kadınların hikayeleri anlatılır, onlara göre şeytanın evi ateştedir. 
bu hikayelerin, inanışların hepsinin ortak özelliği şu: insanın kötülük kaynağını kendinden dışarıda aramasıyla birlikte, bir sözde varlık inşaa ederek tüm suçu/günahı bu varlığa yıkmasıdır. tam bu kısımda islamın birinci şartını hatırlayalım: özeleştiri. özeleştiri yapan kişi ancak şeytanı içeride arar.
gelelim gerçek şeytana-iblise. şeytan kelimesi iki farklı kökten geliyor: "şatn" ve "şeyt". iblis de grekçeden geçmiş arapçaya, BLS kökünden gelmektedir.
şatn = haktan uzak olmak
şeyt = öfkeden kudurmak
BLS = ümit kesmek
ayet ayet detaylandırmayacağız şu anda çünkü nuzül sürecine uygun bir analiz akışı izliyoruz. özet olarak şunları söyleyebiliriz:
1. kuran ayetlerinde "şeytan" kelimesi 88 kere geçiyor.
2. kuranda şeytan kelimesinin direkt veya dolaylı kullanıldığı yerleri analiz etmek için şu iki linki kullanabilirsizniz. sadece çıkan sonuçlardaki ayetleri değil, kimi zaman altındaki ve üstündeki ayetleri de okumak gerektiğini unutmayın [kuran'da şeytanlar 1]  [kuran'da şeytanlar 2]
3. şeytan kelimesinin geçtiği ayetler analiz edildiğinde sonuçlar şöyle: 
    - 60 yerde direkt olarak kötü insanı niteler
    - 20 yerde kontrol dışı hayvani güdüler için kullanılmıştır (kontrol dışı hayvani güdü = nezr)
    - 8 yerde direkt iblisi tanımlamak için, adem-iblis kıssalarında geçer
4. kuran'da şeytan kelimesi özel bir varlık için asla geçmiyor, bir vasıf (özellik, sıfat, nitelik) olarak geçiyor. yani şeytan bir varlık değilmiş, bir özellikmiş. varlığın kendi tercihidir şeytanlaşmak ya da şeytanlaşmamak.
5. iblis kelimesi 11 yerde geçiyor.
6. iblis kelimesinin geçtiği 11 yerin 9'unda adem-iblis kıssasındaki iblis "insanın öteki yüzü" için kullanılmıştır. yani insanın bilinçaltı-bilinçdışı iradesi, karanlık tarafımız, bastırıp bilinçaltına süpürdüğümüz norm dışı şeyler... carl gustav jung'un "gölge arketipi" diye bir kavramı var: bireyin bilinçdışında yer alan ve genellikle bilinçli zihin tarafından kabul edilmeyen, bastırılmış veya reddedilmiş özellikleri temsil eder. bu özellikler, kişinin toplumsal normlara, ahlaki değerlere veya kişisel ideallerine uymadığı için bilinçdışına itilir. bu itilenler bireyin kendi iradesinin önüne geçince "iblis" olmuş oluyor. 
7. iblis, allahın iradesinden ümit kesip, kendi bozuk iradesini her şeyin önüne koyan karanlık tarafımız. bu tarafımız, kendi bilinçli tarafımızın önüne geçince şeytanlaşmış oluyoruz. 

örnek1
: haz almak üzerine bir yaşam inşa edip, sürekli hayvani doygunluğu arayan ve amaçlayan birey şeytandır. bilinci güdüleri tarafından ele geçirilmiştir. eylemlerini hazza yakınlık olarak organize eder, eylemlerinde yaşamı kurucu niteliklerin olmasına bakmaz.
örnek2: dopamin salgılatan ve beyni adeta dopamin bağımlısı haline getirip insanı eylemsizleştiren her şey şeytandır (örneğin sürekli olarak sosyal medyada reels-tiktok kaydırmak). insanın karanlık tarafı, dopamin bağımlısı olduğunda, sürekli yeni dopaminler arama iradesini gösterince, allah'tan daha iyi bir yaşam için ümit kesmiş oluyor. yani daha iyi bir yaşam hedefi kalmıyor, tek istediği o anlık dopamin. iblis dediğimiz o karanlık taraf, sürekli insanın bilinçli iradesinin önüne geçince şeytanlaşıyor ve insanın bilinçli eylemler yapmasının önüne geçiyor, insanı yaşayan bir ölüye çeviriyor. 
örnek3: varlığını ve türünün devamını maddi genişleme ile olduğunu düşünen hırslı bir birey, her eylemini daha çok kazanmak amacıyla yaptığında ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasına engel oluyor. aslında bu konuda aklın ve allahın iradesi aynı çizgide ve bu çizgiye ters bir irade göstermiş oluyor. insanın karanlık yüzü yani iblis, hırslı (fazla hırs da şeytandır) bir irade ile daha çok kazanmak için diğer insanlara zarar verebiliyor, insanların hakkını yiyebiliyor ve şeytanlaşıyor. 

ŞEYTANI DIŞARIDA ARAMA.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder