21 Mayıs 2025 Çarşamba

Vizyoner Tefsir 0 - Giriş ve Tanımlar

rahman rahim olan allahın adıyla...
hayırlısıyla tefsire başlıyoruz.


neden?
bugüne kadar yaptığım araştırmalarda hep birilerinin tek bir ekolü izleyerek tefsir yazdığına şahit oldum. insanlar dinle ya da ahlakla ilgili bir şey ortaya koyacağı zaman nedense bir taraf seçiyor. kuran yorumlamada bir çok ekol var: maturidi, eşari, tarihselci anlayış... örneğin tarihselci anlayışla yazılmış bir tefsiri okuyan kişi bazı aksaklıkları görünce bağlamdan ve kurandan kopuyor maalesef. yorumlayanın ekolü aksayınca, islam aksamış zannediyor okuyan. hem islama uzaklaşıyor, hem de çok şey kaçırıyor. ya da sadece tevil (maturidi ekol) yapan biri, o günün şartlarına göre inmiş bir ayeti açıklarken odaktan sapabiliyor. bunların dışında eski islam alimlerinin yorumlarına da bakmak gerekiyor bazen, gerektiği yerlerde bu insanların eserlerinden de faydalanacağız. her yorum aksaklık sıkıntı içerebilir, öncelikle insan elinden çıkmış her şeyi eleştirmemiz lazım. ancak bu eleştirilerin sonucunda islama ve kurana değil yoruma küseceğiz. insanlar sanki kendileri çok mükemmellermiş gibi en ufak aksaklıkta hemen islama küsüyorlar. zaten günümüzde insana bakıp fikre küsmek oldukça yaygın. bu yüzden belki bu bozukluğu düzeltmek için ufak bir katkım olur da en azından yakınlarımı bu post-truth (gerçeklik ötesi) illetten kurtarırım diye temenni ediyorum.
(post-truth (gerçeklik ötesi) = gerçekliğin önemini kaybettiği ortam, her kararın sadece algıyla alındığı ortam. örneğin instagramda gördüğümüz ve güzel sandığımız bir kadının aslında hiç de fotoğraflardaki gibi olmaması ama bizim onu hala fotoğraftaki gibi sanmamız gerçeklik algısının kaybolmasındandır. aynı şekilde günümüzde anlatılan hikayelerin hadislerin kıssaların gerçekle ilgisi olmadığı halde onları islamın ya da peygamberin hayatının bir parçası sanmamız gerçeklik algısının kaybolmasıdır)


amaç:
amacım ekoller arasında bir uyum yakalamak ve heterojen yapıda bir tefsir yazmak. ayetleri her açıdan ele almak ve türkçe ifadelerle uygulanabilir bir zemine oturtmak. niyetim havada terim bırakmadan en soyut düşünemeyen okuru bile yönlendirebilecek kelimeler kullanmak. akılcılığı ve mantığı tek terazi kabul etmek ancak her yorumun merkezine rahman ve rahimi koymak. uydurulmuş hadislere hiç bulaşmadan, ayetleri yine başka ayetleri referans göstererek açıklamak. ayeti ayetle açıklama sistemi kitabın mübin (apaçık şekilde anlaşılabilir) olduğunu da kanıtlar (şuara 26, kassas 2, fetih 1...) kuranın mübin olduğu 10 ayette geçmektedir. kuranı zaten kuranla açıklamak gerekir (bkz: kıyamet suresi 16-19) (hadislere başvuran zihin, kuranın eksik olduğu, hadis olmadan anlaşılamayacağı fikrini barındırır bu yüzden bu zihin yapısı kurana cephe almış bir zihin yapısıdır, kalıcı yazı yerine geçici söze önem verir. uydurma hadisçilik o dönemde de vardı. bu yüzden şu ayet inmiştir: yusuf 111="Doğrusu onların kıssalarında, derin kavrayış sahiplerinin alacağı bir hayli ibret vardır. (Vahye gelince:) o asla uydurulmuş bir hadis değildir. Aksine önceki (vahiylerden) kendisine ulaşan hakikatleri doğrulayan ve her şeyi(n dayanacağı temelleri) açık seçik ortaya koyan ve yürekten inanan bir toplum için bir kılavuz ve bir rahmet olan (hitaptır)." uydurukçular, dini kendine göre eğip bükenler o zamanlarda da vardı, şimdi de var. bu tarz gerçekliği bozan şeylere de da yorumlarımda bildiğim kadarıyla yer verip mantıksızlıklarını yazacağım.


inanç ve bilgi:
inanç bir duygudur, histir. inanç, insanın öngöremediği ya da bilgisinin bulunmadığı durumlarda olayı çözmesine yarayan (ya da rahat etmesine yarayan) bir kısayoldur. yani zandır, sanıdır. bilgi ise tamamen hakikate dayalı bir gerçekliktir. bilgi öyle bir şeydir ki insan kayıtsız kalamaz. kayıtsız kalıyorsa bilginin temelinde zayıflık vardır demektir, bu sadece dilde var olan bir bilgidir, geçici ve uçucudur. örneğin hırsızlık yapmak ahlaksız bir hareket midir diye sorulduğunda evet diye cevaplıyor tüm hırsızlar. hakim soruyor ve pişmanım diyor. ancak bu insan gerçekten hırsızlığın ahlaksız olduğu bilgisine sahip olsaydı, bu bilgiye kayıtsız kalamayacak ve hırsızlık yapmayacaktı. bu hırsızda böyle bir bilgi yok. bu hırsızın diyelim dilinde allah var, müslümanım diyor. e ama işine bakıyorsun hırsızlık yapıyor. bu hırsızın sahip olduğuna inanç denir, adam allaha inanıyor ancak onun aklındaki allah hırsızlık yapmanın ahlaksız olduğunu söyleyen bir allah değil, hırsızda allahın nasıl bir zat olduğu bilgisi yok. bu yüzdendir ki sanırım atalarımız söze değil işe bakacaksın diyorlar. bilgi varsa ve bu bilgi bir eylemle destekleniyorsa işte gerçek iman budur. inanç dediğimiz şey maalesef insanın kendi dünyasında kurduğuna kendi kendine inanmasıdır ve bu inancın islamla uzaktan yakından alakası yoktur. bu yüzdendir ki kuran "oku-anla" (ikra) diye başlamaktadır. bilgiyi elde etmenin yolu ikra'dır. diğer yöntemlerle elde edilenler maalesef zandır ve yunus 36'da ifade edildiği gibi "zan, hakikate dair hiçbir zerre içermez". iman sahibi olmak için bilgi sahibi olmak gerekir, bu da emek ve cesaret ister.


vizyoner tefsir nedir?
kurandaki ayetlerin her biri çok özel ancak aralarından bazıları özelin de özeli, gözelin de gözeli. bunlara vizyoner ayet adını verdim çünkü bu ayetler direkt insanın vizyonunu genişleten, uygulanabilir alanda bir ilke edindiren ayetlerdir. tefsir yazarken özellikle bunların üzerinde duracağım. tarihselci kuran tefsiri anlayışı benim vizyoner ayetleri ortaya çıkarmam da en büyük anahtarlardan biri. çünkü normalde tarihselci anlayışı doğru bulmuyorum, bu anlayış bazı ayetlerin zamansızlığını sınırlamakta. işte bu sınırları ne zaman çok net bir belirginlikte görürsem, o ayete vizyoner ayet diyorum. (örnek: hac 31, şura 15) ayrıca müfessirler besmele ayet midir tarzında bir çok tartışmaya giriyorlar. ben bu tartışmaların ayetten hikmet çıkarma operasyonu için çok faydalı bulmuyorum. her şey ama "her şey" bir ayetken, besmele fatiha suresinin ilk ayeti midir diye tartışmak konunun hikmet tarafıyla ilgilenenler için ikinci önceliklidir diye düşünüyorum.


kimler için?
bu vizyoner tefsir öncelikle düşünebilen ve objektif insanlar için. yeniliklere kapalı, gelenekçi insanlara göre değil. yeni bir şeyi içimize almamız için öncelikle onun yerine gireceği şeyi içimizden çıkarmamız lazım. yani, bu vizyoner tefsir, öz-eleştiri yapabilen cesur insanlar için. hafızası iyi olan, gerçekleri çarpıtmayan arkadaşlarım için. düzgün, ahlaklı, kültürlü ancak karşısına bugüne kadar kuran çıkmamış insanlar için. günümüz dincilerinin ateistleştirdiği güzel insanlar için. kuranı, islamı, allahı, peygamberi bildiğini sanan saf akrabalarım için.


hangi sırayla?
nuzül sırasını takip edeceğim büyük oranda, iniş-geliş sıralaması demek. bazı surelerde, inişi sonradan olmasına rağmen, sureyi kendi bağlamında incelemek için klasik sıraya da döneceğim ama yüzde doksanbeş nuzül sırası. nuzül sıralamasını mustafa islamoğlundan alıyorum. araştırmalarım nuzül sıralamasında yapılmış en iyi araştırmanın mustafa islamoğluna ait olduğunu gösterdi. yetmediği ya da tatmin olmadığım yerlerde diğer sıralamalara da bakacağım. neden nuzül sıraması? çünkü ben de peygamberin hayat yolculuğuna, değişimine ve dönüşümüne şahit olmak istiyorum, bence peygamberi bu şekilde daha iyi tanımış olacağız. tarihsel kayıtlarla da eşleştirince de daha sağlam bir tefsir olacağı inancındayım.


hazreti x, cc, sav ... (isim takıları)
allah ismi kuranda binlerce kez geçiyor ancak hiçbirinde arkasında cc takısı yok. ayetleri açıkladıkça göreceksiniz ki muhammed de kendinden sürekli ben de bir beşerim diye bahsediyor. isminin yanına takı almıyor, övgü (hamd) kabul etmiyor. cc sav gibi takılar çok sonradan islama sokulmuş şeylerdir. hazreti kelimesinin anlamı huzurunda bulunulacak demektir, huzurunda tek durulacak zat allah olduğuna göre, bu hazreti kelimesi de asla ama asla bir beşer için kullanılmamalıdır.


vizyoner tefsire başlamadan önce vahyin indiği ortamın vs bilinmesi iyi olur. çünkü yorumlayacağımız ayet somut olarak belli bir lokasyona ve belli bir zamanda indi. lokasyon hicaz, zaman yedinci yüzyıl. vahyin indiği ortamı elimizden geldiğince tanımalıyız ki bazı ayetleri doğru yorumlayalım. peki bu ortam hakkında neleri bilmem gerekiyor:


1. bölgenin kültürü = cahiliye | kuranda vahyin indiği kitlenin ve dönemin adına cahiliye diyor. yani bölge halkı cahil. cahil bilgisiz ve eğitim-öğrenim görmemiş demek. insan bilgisiz olursa nasıl hareket nasıl hareket eder ya da bir şey yapar: dürtüleriyle. peki sadece dürtüleriyle yaşayanlar kimlerdir: hayvanlar. demek ki kuranda insan-hayvan benzetmesi yapıldığında dürtüsellik-cahillik kapsamı altında düşüneceğiz. cahillik her çıbanın başı gibi. cahillikle başlar, kabileciliğe gider. günümüzde, özellikle türkiyede yaşadığımız zorlukların tamamı kabilecilik kaynaklıdır. bizden olan yaşasın, bizden olmayanlar ölsün, bizdenmiş gibi yapanlar sürünsün. bu toplumda çoğulculuğu azaltır, tep tip köle yaratır, bu köleler de tepelerine binen zalimi beslerler. velhasılı vahiyden önce bölgenin kültürü gerçekten rezaletti, zenginlerin zalimleştiği, fakirlerin ezildiği, kadınların yok sayıldığı, fiziksel ve sayısal gücün etkin olduğu, ahlakın yok sayıldığı bir kültür. bu kültürde her şey kar-zarar ekseninde değerlendirilir. kuran bölgedeki insanlara ümmi diyor. üm anne demek, ümmi anadan geldiğin gibi demek, yani bölge arapları ilk insanlar gibi ilkellermiş, bu taş devrindeki gibi mağaralarda yaşıyorlar demek değil. bu taş devri gibi adetleri var demek, güçlünün güçsüzü ezdiği, şanssızı yetimi koruyan yasa olmayan, kayıt tutmak diye bir şeyin olmadığı demek. kısaca yasa tanımazlık, kayıt tutmazlık demek. peygamberin ümmiliği ise farklı, anasının ak sütü gibi demek buradaki anlamında, okuma yazma bilmiyor demek değil, doğduğu zamanki gibi saf, dürüst, bozulmamış demek. yıllarca kervan gütmüş, günümüz tabiriyle mekkedeki dev şirketlerden birinin ceo'su olmuş sonra da kendi işini kurmuş bir tüccarın okuma yazma bilmemesi bana saçma geliyor. hatta peygamberin dedesi (abdulmuttalib) ve amcasının (ebu talib) okuma bildiği tarihsel kayıtlarla gerçektir.


2. bölgenin iklimi = çöl | dünya üzerinde yaşamın en zor en sert hali çöllerdedir. bu da bölge insanını katılaştırmıştır, yani iletişim kurarkenki esnekliğini elinden almıştır, yani uzlaşı kültürü yoktur çölde. ya ölüm vardır ya da yaşam. çöl iklimi, kabilecilikle birleştiğinde ortaya daha büyük bir ölüm mekanizması çıkar. çölde tarım zordur, bu yüzden sabır azdır, kabileler birbirlerine baskın düzenleyerek ganimet elde ederler ve bunu başlıca geçim kaynağına dönüştürmüşlerdir. kadınların ve çocukların çölde hayatta kalma şansları bir erkeğe göre daha zordur. bu sebeple de kadınlar toplumun en ücra köşesine itilmişlerdir, miras hakları yok ve hatta yaşları bile sayılmayan insanlar. kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi denen hadise budur. cahiliye devrinde kız çocukları bütün haklarından mahrumdu, büyüyünce ise seçim şansları yoktu. kim üzerine ceket atarsa onun malı olurdu kadınlar. yani yaşarken bile ölülerdi, eşyadan bile değersizlerdi. çöl dışında yerler yok muydu? vardı tabii. taifte üzüm bağları vardı mesela, şarap yapılırdı. tarihi kaynaklar bölgedeki en büyük şarap ve üzüm tüccarının abdüluzza bin abdulmuttalip (yani peygamberin amcası ebu leheb)


3. bölge ekonomisi = ticaret | aslında bölge ile ilgili yapılacak tespitlerin çoğu çölde bulunması ile ilgili. bölge insanı daha çok ticaretle uğraşırdı. zanaate hakettiği saygı gösterilmezdi. hatta bölgedeki zanaatkarlığı köleler yapardı. soylu birinin herhangi bir zanaatle uğraşması düşüklük olarak algılanırdı. özetle bölge insanı her şeyi alan ve her şeyi satan bir yapıya sahip. bölge insanı bir şeyi alıyorsa, ki bu bir düşünce de olabilir, kullanmak için değil, kendini değiştirmek için değil, satmak içindi. bu da hiç bir görünenin gerçek olmadığı iğrenç bir post-truth ortam oluşmasına neden oldu. allahın isimlerinden biri hak, yani gerçek. gerçek ve gerçeklik kuranın odağına koyduğu şeylerden biri.


4. bölgedeki dinler = dehrilik, hristiyanlık, yahudilik, mecusilik, sabilik, haniflik | bölge tam bir dinler karmaşasıydı. çölde sabit bir yapı inşa etmek çok zor olduğu için bu şekilde çok dinli bir yapı hakimdi. herkes kendince uygun bir din seçiyor ve görünüşte onu yaşıyor gibi yaparak yaşamında bir avantaj sağlamaya çalışıyordu. soylular dehriydi, misal ebu cehil, ebu süfyan vs dehri idi. hristiyanları ve yahudileri zaten biliyoruz, kuran da kendilerinden ehli kitap, yani kendisine daha önce kitap (vahy) verilen olarak bahsediyor. mecusiler irandan gelenler, ateşe tapıyorlar. haniflik dini de ibrahim peygamberin temsil ettiği dine deniyor. kuran ibrahimden hanif diye bahsediyor, hanifliği (o günkü din olarak değil de kendi anlamında) tavsiye ediyor. benim de en sevdiğim kelimelerden biri, zamanı geldiğinde açıklayacağım. türkçeye "birey" olarak çevirdim bu kelimeyi. kabede putların olduğu söyleniyor. araştırmalarım kabede bulunan putların, resimlerin, heykellerin arasında isa ve annesi meryem'in de bulunduğunu gösteriyor. bölge halkı ibrahim peygamberden haberdar, zaten ayak izini bile koruyorlar. bölge halkı kutsalcı, ayak izini koruyor ama düşüncelerine sahip çıkmıyor. kuranı duvara asıp asla okumamış insanlarla birebir aynı. bölge halkının putları var: lat, menat, uzza bunların en popülerleri ve kuranda da geçiyor bu put isimleri. kuranda özellikle bu putların isimlerine yer verilmesinin derin anlamları da var, sırası gelince açıklayacağız. şimdilik bu putların neyi temsil ettiğini bilsek yeterli. lat = otorite, menat = para, uzza = şerefi temsil etmektedir, bu putlar dişi putlardı. bölge halkında allah inancı da vardı, allah onlar için erkek ve hareminde az önce saydığımız tanrıçaları (putları) da barındırırdı, allah bir nevi en üst tanrı gibi bir şey bölge halkının görüşüne göre. bu dinler karmaşası her ne kadar bize şu an garip gelse de onlar için gayet normaldi ve olması gerekendi. bölge halkı aşırı derece dindar ve yobazdı. dinleri ve putları hakkında eleştiri kabul etmezlerdi. allah kelimesini ağızlarından eksik etmezler ancak onunla birlikte diğer tanrılarının da adlarını zikrederlerdi. allahla birlikte, yukarıda saydığım putlara yani paraya otoriteye ve avantaya taparlardı. mekkede o dönemler din işlerinden sorumlu insanlar da vardı (günümüzdeki müftü gibi, şeyhülislam gibi yani) bu din hakkındaki yetkili abiler dinle ilgili kuralları koyar ve düzenlemelerim yaparlardı, bunların arasında hac takvimini düzenleme, putları dizme, vaaz verme gibi eylemler vardı. bölge halkı haccını salatını (salat=namaz) eksik etmezdi. zaten kuranda da salat hakkında "iz kamu" diyor yani ayağa kaldır, düzelt diyor; çünkü o zamanlarda salat (namaz) ibadetten başka amaçlarla kılınıyordu.


5. bölgedeki sivil toplum kuruluşları = hılf-ül-füdul | fadıllar topluluğu (fadl = fazl = erdem) yani erdemliler topluluğu. peygamberin de bu sivil toplum kuruluşuna üye olduğunu biliyoruz tarihsel kaynaklardan. zaten adının yanına "emin" getirilen biri ancak böyle bir topluluğun arasında olabilirdi (muhammed-ül-emin). bu topluluk köleleri ezdirmemeye, yardıma muhtaçlara yardım etmeye gönüllü insanlardan oluşuyordu. muhammedin bu toplulukta etkin ve aktif bir rol almadığını tahmin ediyoruz kuran ayetlerinden.


6. bölgedeki edebiyat = hicv ve methiye | bölgenin dili arapça. dil ve dildeki meziyetler de en büyük değeri görüyor. krallar için en önemli şey savaş kazanmak değil, savaşı anlatmak. bu sebeple de olmamış savaşların yazarları ve şairleri yaşıyor bölgede. krallar savaşmak yerine methiye dizdirmeyi önemsiyor. savaşmak yerine 3 5 şaire hicv yazdırıyorlar. olanı biteni nakletmek yerine, gerçeği daha da dibe itiyorlar. bu olayın tek bir avantajı var: dilde ilerleme. bu ilerleyiş sadece edebi akımlarda değil, kelime dağarcıklarında da mevcut. çok fazla yeni kelime türetiliyor, benzetmeler kullanılıyor, şiir çok ama çok önemseniyor. ama bu hicvci ve methiyeciler yüzünden at izi it izine karışmış durumda. gerçeklik diye bir şey kalmamış durumda.


kuran nasıl bir kitap?
kuran arapça bir kitap, bunu ilerleyen ayetlerde de göreceğiz (yusuf 2, şuara 195, fussilet 3). bunu neden söylüyor kuran? anlamak istiyorsan bu kitabı, arapça gramer kurallarına, kelime anlamlarına, deyimlere bak diyor, hatta komple kültürüyle, kelimesiyle, deyimleri ve atasözlerini de düşünerek bu kitabı anla diyor, biz de yorumlarımızda arapça dilinin kıvraklığından, matematikselliğinden ve şiirselliğinden faydalanacağız. günümüzdeki mısır arapçası kurandaki arapça ile aynı, suriye arapçası ile çok yakın, suudi arapçası diğerlerinden bi tık uzak. osmanlı zamanında yazılan kuran orijinalinden farklı, osmanlılar (şarkı-ilahi söyler gibi) seslendirmeyi kolaylaştırmak için yapmışlar bunu, sonuç olarak kulağa daha hoş geliyor ancak anlaşılma kısmında faydası sıfır. osmanlıların islama olan katkısı genel olarak böyledir, kulağa hoş gelir ama fayda sıfır. arapça kelimelere analiz yapmayacağım çoğu yerde ancak bazı yerlerde bu analize gerek duyacağım. kuran düz bir yazı değil. bir yazım tekniği var ve bu tekniği bilmeyince anlamak imkansız. ayetlerin bazılarında bu tarz ipuçları veriliyor aslında. yeri gelince bunlardan da bahsedeceğim. hatta şu an yazdığım şu satırları da güncellemiş olurum. o dönemde şiir (hicv ve methiye) çok değer verilen bir şey. sözler kafiyeli ve dizeler şeklinde söyleniyor ya da yazılıyor. kuran da aynı şekilde bölgedeki etkin edebiyata uyumlu bir dil yapısında inmiştir. bu yapı o zamanki sahabelerin (sahabe = sohbet ehli = muhammedin sohbetine katılmış kişiler) konuyu idrak etmelerini kolaylaştırmıştır eminim ancak zaman geçtikçe kaybolan ya da değişen anlamlar günümüzde bu yorumlamaları yapmayı zorlaştırıyor. bir yağmur damlası gökte ilk oluştuğunda en saf halindedir, yere indikçe içine birçok şey girer, tozlanır kirlenir, bu yüzden bu mesajın da aynı su damlası gibi içilmeden önce filtreden geçmesi gerekiyor. mübin bir kitap olduğu için dümdüz anlaşılabilen, kayıtsız kalınamayacak bir mesajı ayetlerden çıkarmamız gerekiyor. o dönemdeki sahabe nasıl bir dönüşüm geçirip bir devrimi sürükleyebilen bir birey haline geldiyse bizim de amacımız aynı dönüşümü geçirmek, zamansız bir sahabi olmak.


kuran hakkında yanlış bilinenler:
1. kuranın gizli sırlı anlamlara sahip olduğunun sanılması: yukarıda, birçok ayette kuranın mübin olduğu yazdığı halde nasıl böyle düşünülebiliyor hayret ediyorum. insanlar mistik şeylere karşı büyük bir talep içinde. mistik her uzantı islama zarar veriyor çünkü bu mistisizm üzerinden hiyerarşi devrişip kabileşiyorlar. insanlar bu mistisizm yüzünden kolayca kullanılıyor, özgürlüklerini kaybediyorlar. cahiliye devri insanları da böyleydi. hepsi aynı günümüzdeki gibi aşırı dinciydi ve mistik hikayeler, efsaneler, hadisler kendi inanışlarında başı çekiyordu. kuran ayetleri cahiliye insanlarına tepki olarak mübin şekilde inmiştir, tüm mistisizmi reddetmektedir.
2. kuranın öldürmeyi emretmesi: kuranı bütünüyle okumadan, aradan ayet cımbızlayarak ulaşılan yanlış sonuçlardan biri de bu. öldürmek kuranda var, zamanı gelince değineceğim. ancak allah kartvizitine (bismillahirrahmanirrahim) yazmış yani rahman ve rahim (sonsuz kere sonsuz merhamet sahibi), öldürmek ya da genel itibarı ile herhangi bir yaşamı yoketmek diyelim, kendisine ters bir olgu. kötülük ya da yıkım durumlarını ayetler söz konusu olduğunda inceleyeceğiz ancak şimdilik söylemek gerekirse ayet cımbızlayarak doğru bilgiye ulaşılmadığıdır. maksatı anlamak için ayetle grubuna bakmak gerekir. nasıl orhan velinin şiirinin tek mısrası ile herhangi bir şey anlayamıyoruz, şiire bakmamız lazım; aynı şekilde kuran ayetlerindeki maksadı anlamak için de bütüne (ayetler grubuna) bakmak lazım.
3. kuranın bir bilgi kitabı olması: bu da yaygın ama yanlış bilinen bir şey. kuran bir bilgi kitabı değildir, bir ahlak ve kişilik inşa kitabıdır. kuranda bilmemne metalinin proton sayısının üçte ikisi şuymuş gibi salak salak şeyler bulunmaz. bu gibi tanımlar kuranı yüceltmiyor aksine olmadığı bir şeyi yakıştırarak insanlar küçültüyorlar. bunlar hep mistisizm etkileri maalesef. illa mistik olacağım diye çırpınan insan, uydurduğu mistik şeyleri kurandaki ayetler denk getirmeye çalışıyor.


muhammed nasıl biri?
hiç sevmem ama nişanyan'a göre arapça nbw kökünden gelen nabi (peygamber) sözcüğünden alıntıdır. bu nabi ibranice nby kökünden gelen aynı anlama gelen nabiya sözcüğünün sıfatıdır. nabiya ibranice nabaa (çağırmak, bildirmek) fiilinden türetilmiş. çağıran bildiren anlamında yani. genel bilinen anlamı ise "kendisine kitap indirilmiş peygamber"dir. muhammed 570-572 yılları arasında bir tarihte doğmuş. bu konuda çok fazla rivayet var ve rivayetlerin temeli nebi öldükten en az 150-200 yıl sonrasına dayanıyor, yani güvenilmez bilgiler. hem çok da önemli değil doğum tarihi. muhammedin dedesi abdulmuttalib (abd=kul, ul=iyelik eki, muttalib=isim yani muttalibin kölesi); babası abdullah (abdullat da olabilir), annesi amine. muhammed küçük yaşta hem öksüz hem yetim kalıyor ve dedesi yetiştiriyor onu 12-13 yaşında kadar. dedesi de ölünce amcası ebu talib onu yetiştiriyor. ebu talib mekke'de ticaretle uğraşan zengin bir insan, bir sürü kervanı var, hz.ali'nin de babası. muhammed gençliğinde ebu talib'in kervanlarında görev alıyor ve ticareti öğreniyor. genç yaşta ebu talib'in kervanlarında ceo'luk yapıyor, daha sonra da kendi işini kuruyor. muhammed'in bu kadar hızlı yükselmesinin sebebi güvenilik, ahlaklı, zeki ve çalışkan olması. zaten mekkeli iş adamları arasında muhammed-ül-emin (güvenilir muhammed) ismini alıyor. muhammed yetim birinin zengin sermayedarların arasında nasıl hissedeceği konusunda ihtisas yapıyor adeta. muhtemelen içine kapanık biri ve açılması da zaman alıyor, tabiri caizse mutasıp bir iyi aile çocuğundan, devrimci bir lidere dönüşüyor (bunu kuran ayetlerinden anlıyoruz, zamanı gelince ayetlerde bu konuya değineceğim). muhammed, ticaret de yaptığı hatice bint hüveylid ile evleniyor. araştırmalarıma göre bu evlilik geçrekleştiğinde muhammed 25 yaşında hatice de 28-30 yaşında. hatice evlendiklerinde dul ve çocuklu. daha sonra muhammedle de birkaç tane çocuk yapıyorlar. muhammed, eşi hatice öldükten 3 sene sonrasına kadar kimse ile evlenmiyor, 55 yaşına kadar tek eşli yaşıyor, daha sonra ayetle gelen emir üzerine evleniyor (bunun sebeplerine ayetler sırası gelince değineceğim). muhammedin genç yaşlarda kendisine armağan edilmiş zeyd adında bir kölesi var. zeyd normalde varlıklı ve eğitimli bir aile mensubu iken kabilesi saldırıya uğramış, kaçırılmış ve esir edilmiş özgür biridir, çölde bu çok rastlanır bir şey, kabileler başka kabilelere saldırıp onları köleleştirebiliyorlardı. muhammed genç yaşlarda insanlardaki ahlaki bozukluğun oldukça farkında bir bireydi ki bu amaçla "hılf-ül-füdul" cemiyetine (sivil toplum kuruluşu) katılmış ve yardıma muhtaç insanlara yardım eden biriydi. muhammed'in en yakın arkadaşının ebu bekir olduğunu biliyoruz. ancak onun dışında da tüm insanlara çok naif ve kibar yaklaşan biri, bunu da kuran ayetlerinden öğreniyoruz. muhammed yalnız başına, gece vakti yürümeyi çok seven biri, evinden 9km uzakta bulunan nur dağındaki hira mağarasına sık sık gidiyor. mağara alegorisi hemen hemen tüm peygamberlerde öne çıkan bir şey. tüm peygamberler gibi muhammed de kendini izole edip düşünmeyi seven biri. muhammedin bu özelliğini de kuran ayetlerinde bulabiliyoruz.
özetle muhammed güvenilir, son derece gerçekçi, yumuşak kalpli, içine kapanık, yüksek ahlaklı, yardımsever, ve yalnız kalmayı seven düşünceli biri. tüccar olduğuna göre hesap kitap yapmayı ve kayıt tutmayı da bilen biriydi. (kuran ayetlerini incelerken bu kayıt tutma olayına değineceğiz)


muhammed nebi/resul hakkında yalnış bilinenler:
1. dedesinin yahudi kahine götürmesi ve orada hakkında risalet kehanetinde bulunulması: bu iddia tamamen yanlıştır. zaten kuran'da astroloji ya da büyüyle uğraşanlarla güzel dalga geçiliyor. kaldı ki bu hikaye islam peygamberinin risaletini yahudi bir kehanete dayandırılması islam'a leke sürmek içindir.
2. eşi hatice'nin akrabasının kehaneti: muhammed'in risaletini böyle şeylere dayandırmak insanın mucize arayışının da göstergesi. mucize kelimesi islam geldikten 300 sene sonra kullanılmaya başlanmış. ayetler nuzül olurken mucize kelimesinden bahseden yok. muhammed gerçekçi ve kuran ayetlerinde de neden nebi/resul olduğu açıkça yazıyor. muhammed'in risaletini başka kehanetlere dayandırmak, hele hele de tahrif edilmiş yerlere dayandırmak büyük gaflettir.
3. okuma yazma bilmediği: senelerce ticaretle uğraşmış birinin okuma yazma bilmemesi pek mümkün gelmiyor bana. ayetlerde muhammed'in ümmi olduğu yazar, bu ümmilik fıtratının bozulmamış olduğunu ifade etmektedir. üm anne demek. anneden doğduğu gibi saf ve temiz anlamında kullanılmıştır buradaki ümmilik.
4. muhammed'in mucizeler göstermesi: mucize kelimesinin ilk kullanımının zamanından bahsetmiştik. muhammed nebinin gösterdiği mucize kendi kişiliğindeki devrim ve bu devrimin sahaya ve topluma yansımasıdır. allah, kuran'da da yazdığı gibi verdiği sözü (sünnetullah - evren yasaları - fizik/kimya/bio/vs. yasaları) asla bozmuyor. mucize kuran ayetlerinin kayıt altına alınmış olmasıdır.
5. muhammed çocuk yaştaki biriyle evlendi bilgisi: bu bilgi yanlış. ayşe, muhammed'in amcaoğlu ali'den 1-2 yaş büyük. ayşe ebubekir'in kızı. ayşe ile muhammed medinedeyken evleniyor. muhammed medineye vahyin 12. yılında göçüyor. ali'nin islamı kabul ettiğinde 5-10 yaşlarında bir çocuk olarak biliyoruz. demek ki muhammed ile ayşe evlendiğinde ayşe 17-22 yaş aralığında idi.
6. miraç hadisesi: bu hadise kuranda da geçmez. kim nasıl neden soktu bilemiyorum bu eski miti islam alanına. neyse ki tefsiri okuyunca, gerçekçi bir zihin zaten böyle saçma şeyleri reddedecektir.


sorunsallar:
1. salat namaz mıdır? namaz salat mıdır? nedir bunlar? (namaz kelimesi farsçadır ve kuran metninde yer almaz) namaz vakitleri kuran'dan nasıl anlaşılır?
2. abdest nedir, nasıl alınır? (kuranda abdest kelimesi yer almaz, wudu kelimesi yer alır) neymiş bunlar bir bakacağız.
3. nesh (kurandaki bir hükmün aynı konuda yenisi gelince eskisinin geçerliliğinin kalmaması) bu kavramın olmadığı mantıken belli aslında ancak kuran ayetlerini kullanarak açıklayacağız bunu da.
4. keramet kavramı. kuranda geçen keramet ve mucizeler var mıdır?
5. kuran bir bilgi kitabı mıdır, ahlak kitabı mıdır? kuranda gelecekten haber verilir mi?
6. evliyalık vs var mıdır? gerçek mi bu insanlar?


cevap arayacağımız sorular:
1. allah nasıl bir varlık, allah kim?
2. simulasyonda mıyız? içinde yaşadığımız sistem(evren) nasıl bir sistem?
3. allah insanlığı ve evreni-tabiatı neden yarattı? bir amacı var mı?
4. allah nasıl bilinir, öğrenilir?
5. kuranda zaman kavramı?
6. kuran neden bu kadar farklı anlaşılıyor?
7. kuran nedir, ne değildir?
8. ahiret, öteki dünya nasıl bir yer? bir sonraki sistem hakkındaki bilgiler nelerdir?
9. evrende mistik herhangi bir şey var mı?
10. ben kimim, amacım nedir?
11. cennete nasıl girilir? kimler cennetlik?
12. cennet cehennem nasıl yerler, neredeler?


vahiy nedir?
vahiy, allahın irade ettiğini yarattığına iletme yöntemine deniyor. peki bu nasıl gerçekleşiyor?
şura 15: "Hiçbir beşerle Allah’ın (doğrudan) konuşması olacak şey değildir; ancak O ânî ve içe tesir eden ilâhî bir ilham (vahiy) yoluyla veya bir perde arkasından ya da O’nun istediği şeyi yine O’nun izniyle bildirsin diye bir elçi göndermek sûretiyle konuşur: Çünkü O aşkın ve yücedir, her hükmünde tam isabet sahibidir."
hiç bir beşerle allah doğrudan konuşmuyor. konuşmak burada يُكَلِّمَهُ kelimesi ile verilmiş. bu karşılıklı konuşmak demek. demek ki vahyin muhteviyatında dil kelime vs yok. muhatap peygamber de olsa bu böyle, çünkü peygamber de bir beşerdir (fussilet 6). ayet çevirisinde vahiy ani ve içe tesir eden bir ilham olarak çevrilmiş, bu doğru bir çeviri zira vahyin kelime anlamı da hızlı ve gizli bir şekilde söylemek-işaret-ilham etmek anlamındadır. açıkçası vahyin teknik kısmı bilinmiyor, bunu peygamber de açıklamıyor. "perde arkasından" kısmı, allahla konuşmayı bırak görmeyeceğini de söylüyor. o bize şah damarımızdan da yakın ancak bizim algılarımızın sınırlı bir kapasitesi yani perdesi olduğu için doğrudan iletişim görüş vs yok. bu ayet aynı zamanda miraç hadisesi gibi mitolojik hikayeleri de çürütmektedir.


melek nedir?
vahyi cebrail indiriyor (şuara 193-194-195) cebrail bu bağlamda veri paketi taşıyan şeye deniyor. kültürümüz ya da beşeri yapımız bize her şeyi kutsallaştırma yönünde baskı kurduğu için cebraili de melekleri de kimlikleştirmişiz. melek kelimesi kelam ile aynı kökten geliyor (KLM). kelam etkili söz demek, melek de etki, güç, kapasite gibi anlamları var. teknik anlamda melek nedir bilmiyoruz, bilginin sınırlarını aşan bir şey de olabilir, henüz keşfedilmeyen bir enerji türü ya da bir dalga boyu da olabilir. bildiğimiz tek şey allahın melekleri kullanması, iradelerinin olmaması, insanla iletişime geçebilmeleri ya da veri taşıyabilmeleri; bu ipuçlarına bakınca melek sadece allah tarafından yönetilebilen bir yazılım gibi bir şey olsa gerek diye düşünüyorum, evrende insanda her yere çalışabilen bir yazılım ve bu yazılım çalışınca bir etki bırakıyor ya da bir güç doğuruyor diyebiliriz. ayetleri açıkladıkça bu kavram da oturacaktır.


nefs nedir?
nefs kavramı da aşırı dejenere edilmiş bir kavram. tasavvufçular bu kelimeyle fazlaca ilgilenmişler ve sorunların kaynağı olarak nefsi görmüşler. bunun sebebi de bazı kuran ayetlerinde geçen nefs-i emmare, nefs-i mutmainne gibi kalıplar, sanki nefs sadece kötülüğü emreder gibi bir tavır takınıyorlar, bu yanlış, nefs sadece kötülüğü emretmez, bu saçma bir bakış açısıdır. kuran kendine mübin diyor, apaçık yani. ayetlerden böyle mistik anlamlar çıkarmak oldukça faydasız. arapçada nefs "kişinin kendi" demek oluyor. nefsi teknik olarak inceleyebiliriz, vücudun çalışma prensiplerini kuranda arayabiliriz ancak nefsi bir kötülük merkezi olarak görmek saçmalıktır. nefse mistik anlamlar yüklemek saçmalıktır. şems 8: "ve nihayet insan benliğine iyiyi ve kötüyü tanıyıp sorumsuz ve sorumlu davranma yeteneğini yerleştiren (şahit olsun) ki:" ayet pasajında görüldüğü üzre insanın nefsine (yani kendine) takva ve fücur (iyilik ve kötülük) işliymiş. hangisini sularsan senden o çıkar. nefsi sadece kötü belleyip kendine zulmetmek ya da zorla eziyet çekmek de yanlış olur. insanın nefsi terbiye olur bu doğru ama terbiye iyiliği seçme iradesindedir, eziyet çekme iradesinde asla olamaz.


hidayet / dalalet kavramları:
kuranın ilk muhataplarına (çöl insanlarına) yaşamı ve ölümü bu iki kelime ile anlatabilirsiniz. zira hidayet yön bulmaktır, dalalet ise yön kaybı. çölde yönünü bulursan yaşarsın, yönünü kaybedersen ölürsün. insan hayatta kalmak ve soyunu devam ettirmek ister. bu bizim hayvani yapımız. ancak hayvani yapımızda yaşamın kurucu değerlerini taşımıyoruz. hidayet, maksimum seviyede yaşam kurmak için gerekli değerlerin bulunduğu yoldur. bu değerlere göre eylemde bulunan insan, hidayete ermiş olur ve sonunda hikmet (doğru hüküm verme gücü, yönlendirici ilke) sahibi olur, hidayete kısaca "yaşam kurucu yön" diyebiliriz. dalalet de tam zıttı. yön kaybı diye çevrilebilir, yani ne yapacağını bilemeyen, düşünerek değil de hayvani dürtüleriyle eylemde bulunan diyebiliriz. ancak işin kötüsü, insan hayvani dürtüleriyle hareket ettiğini bilemez, düşündüm sanar, beynin fiziksel varlığı soyut varlığına delil değildir. hidayet ortak iyiyi hedefler, dalalet ise arzuların ve beklentilerin gölgesinde sadece o an için bencilce bir avantaj elde etmek ister. dalalet içindeki kişi avantajı sağlayınca hayatta kalıyor olabilir ancak ortak iyiyi hedeflemediği için sonucunda herkes kaybedecektir.


besmele (b-ismi-llah-ir rahman-ir rahim)
allahın kartviziti. genel itibarı ile allahın 99 isminin (sıfatının) olduğu söylenegelir. bu tefsirde bir yandan bu 99 ismi de tespit edeceğiz, anlamlarını vermeye çalışacağız. allah tüm isimlerindense bu iki ismini öne çıkarıyor. allah kuranda bir yandan kendini de tanıyor.
rahim = merhamet sahibi
rahman => rahm-an = bu kullanım sonsuz kere sonsuz merhamet sahibi anlamına geliyor.
tefsiri de allahın öne çıkardığı bu iki isminin yönlendirmesiyle yapacağız.
b=ile anlamında. beslemeledeki ism-adıyla demek, yapacağın eylemde ya da herhangi bişeyde merkeze allahı koy demek. şahsileştirme ya da bir başkasını ya da başka bir şeyi odağa koyma demek. bir şey yapıyorsan allahın adıyla yap, merhametli olan allahın adıyla yap, yani her eyleminde "merhamet"i barındır demek. buradan hareketle şiddetin, yaşamı sonlandırıcı ya da yaralayıcı her türlü eylemin ya da düşüncenin allah'ın adına olmadığı açıktır.


** yazarın notu ** mükemmellik ancak allaha mahsustur. bu tefsirde asla ama asla mükemmellik ya da tam isabet iddiası yoktur. kaldı ki herhangi basit bir duygumuzu bile karşı tarafa tam anlamıyla aktaramıyoruz. benim de amacım zaten herkese ulaşmaktan öte kendi anladıklarımı pekiştirmek ve bunu analitik bir şekilde yapmak, kendi idrakimi geliştirmek. zaten kuran öyle bir şey ki anladığın ufacık kısmı bile insanı dönüştürmeye yetebiliyor. insanın dönüşmesi çok ama çok zor. hayatımızda çektiğimiz zorlukları aşmak için psikologlara, psikiyatrlara gidiyoruz, ilaçlar alıyoruz, başkalarını dinliyoruz, kitaplar okuyoruz vs. insan tüm bunları yapıyor da yine de dönüşemiyor, insanın kendi üstündeki otoritesi ne kadar az, aslında kendi kendimizi bile yönetemiyoruz. işte kuran burada devreye girerse insanı hakikate yaklaştırabiliyor ve hakikate yaklaştıkça huzur buluyoruz, çünkü hakikatin bilinmesi demek ipleri eline almak demektir. gerçekler o kadar ağır ki, insan kayıtsız kalamıyor ve ister istemez yola giriyorsun. işte kuran kısa sürede bu dönüşümü sağlayabilen muhteşem bir araç. hatta şaban ali düzgünden duyduğum bir ifade ile anlatmak gerekirse kuran anlamak için çaba gösterildiğinde, kendini açan ve ayetlerdeki kapasitesi ve çabası doğrultusunda hikmeti okuyucuya transfer eden bir veritabanıdır. buradaki kritik nokta çaba, anlamak için çaba yoksa hikmet yok.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder