11 Haziran 2025 Çarşamba

Vizyoner Tefsir 3 - Müzzemmil Suresi (Kişilik İnşası)

rahman rahim olan allahın adıyla

müzzemmil suresi alaktan hemen sonra inen suredir. zira anlam olarak da ikinci sırada gelmesi çok mantıklı. siz de okudukça bunu anlayacaksınız. özellikle ünlü nüzul tertipli tefsirlerde ve meallerde kalem suresi ikinci sıraya yazılıyor. bu yanlış, çünkü mukatta harfleri ile başlıyor ve meydan okuyan bir anlama sahip olduğu için henüz ikinci sırada gelmesi mantıklı değil. müzzemmil suresinin tamamının tek seferde indiğini de düşünmüyoruz, bu konuda ünlü müfessirlere katılıyorum. surenin ilk 19 ayeti ya tek seferde ya da 2 3 parçada, birbirine çok yakın zamanlarda inmiş olabilir ancak son ayet ilk 19 ayetten çok sonra inmiştir. kimi müfessirler buna 1 yıl diyor, kimileri 10 yıl diyor. bu şu an çok önemli değil, sonuçta ilk 19 ayet alak suresinden hemen sonra inmiştir, bu sebeplerle sureyi bir bütün olarak yorumlayacağız. 

müzzemmil suresine ismini veren kelime, surenin ilk ayetinde geçiyor. müzzemmil, sırtına ağır yük yüklenen kişi demek. alak suresinde vahyi alan muhammed resul, vahy sorumluluğunu üstüne alınca müzzemmil oluyor. ya da biz, alak suresini okuyup anlayınca, sırtımıza yük almış oluyoruz, yani sorumluluk almış oluyoruz. 

vahiy bir emirle başlamıştı: oku/anla. emir allahtan gelince gerçek kul kayıtsız kalamaz, kalmamalı. biz de okumaya/anlamaya başlamıştık. vahiy ya da ilahi bilgi diyelim. eğer insan bu bilgiye kayıtsız kalıyorsa, bu bilgi ile sadece göz göze gelmiştir ama karşılaşmamıştır demektir. göz göze gelmek ile karşılaşmak başkadır. okuyup, okuduğunu anlamayan ya da yanlış anlayan kişi ilahi bilgi ile göz göze gelmiş demektir ancak karşılaşmış denemez. karşılaşma için temas lazım, bilginin kalbine temas etmesi lazım. nedir bu kalbe temas? kuranda da kalp kelimesi oldukça fazla kullanılmaktadır. kalp, duygu merkezidir. vahyin geldiği zamanlarda da bu böyle biliniyordu. insanı bir eylem yapmaya iten şeyler insanın duygularıdır. mesela acıktığımızda yemek yemek için kalkarız, düşük not alıp üzülmüşsek çalışırız, para biriktirmeye çalışırken mağaza rafından yüzümüzü çeviririz... her eylemimiz duygulara ya da dürtülere dayanır. dürtüler hayvani kısmımızdan geliyor, örneğin ufak bir çocuğu düşerken görünce aniden yerimizden fırlamamızın nedeni onu, zayıf çocuğu koruma dürtüsüdür. her okuduğumuz/anladığımız şey duygu dünyamıza etki eder mi? hayır etmez. örneğin bir çocuk hırsızlık yapmak ahlaksızdır der ancak gider yine yapar. bilginin ağızda olması, kalpte olduğunu göstermez. eğer bu çocuk hırsızlık yapmanın ahlaksız olduğu bilgisini kalbinde (duygu dünyasında) barındırmış olsaydı hırsızlık yapmazdı. biz de kendimizi okuyup/anlarken bilginin ağzımızda mı yoksa kalbimizde mi olduğunu bu şekilde ölçebiliriz. okuduğumuz/anladığımız bilgi eğer bizim davranışlarımızda bir değişiklik yaratmıyorsa geçmiş olsun, siz artık hiçbir şey öğrenemeyen bir yaşlısınız. öğrendiğiniz bilgi eğer yaşamınızda bir farklılık yaratıyorsa (daha huzurlu ya da daha kendinden emin gibi ...) ya da bariz olarak yeni ve daha iyi bir eylem yapmanızı sağlıyorsa tebrik ediyoruz, başarılarınızın da devamını diliyoruz. 

kuran bu konuda dünyadaki her şeyden farklı. insanı dönüştürme gücü, insanın kendini dönüştürme gücünden çok daha fazla. bunun nedeni şu: insan kendini dönüştürürken kullandığı parametreleri kendi içinden alırsa bu temelsiz olacak. çünkü insan kendinden nasıl yüzdeyüz emin olsun, sürekli değişen ve gelişen bir yapıdayız. olumlu yönünden bile baksak, bugün iyi dediğimize yarın daha iyisini yapınca kötü diyebiliriz. demek ki mesajın daha stabil bir yerden gelmesi gerekiyor. insan kendi içinde sabit, stabil, yüce, ulu (...) yaratıcı fikrini ispatlayabilirse ve bu mesajın ilahi bir mesaj olduğunu kendi içinde ispatlayabilirse kuran ayetlerinin insanı dönüştürme gücü dünyadaki diğer her şeyden fazla olduğu rahatlıkla anlaşılıyor. insan bunu yapmaya alışınca da bir kuran talebesine dönüşüyor. kesin emin olduğu yerden gelen bilgilere göre kendini geliştiriyor ya da gelişmiş taraflarının sürekliliğini ve sürdürülebilirliğini sağlıyor.  

insan yaratıcıdan ve kuranın yaratıcı tarafından gönderildiğinden nasıl emin olur? 
rene descartes'ı (dekart) hepimiz duymuşuzdur. "düşünüyorum öyleyse varım" diye bir cümle kuruyor. bu cümlenin bir de devamı var: "beni yaratanın varlığı benim varlığımdan kesindir." bu septik bakış açısı aslında müthiş kısa ve fonksiyonel. insanın kendisinin varlığı, evrenin varlığı, varlığın varlığı zaten yaratıcıya delil. insanların teksizliği yani çokluğu, birbirinden farklı olmasının sonuçlarını tüm dünya olarak yaşıyoruz. savaşlar, yetimler, açlar, yoksullar... bu insanlar kendiliğinden ve isteyerek bir plan dahilinde bu sıkıntıları yaşamıyorlar. bu insanlar, insanoğlunun kolektif seçimleri sonucunda bu kötü şeyleri yaşıyorlar. herkes bir çarşafı kendi tarafından tutup çekerse çarşaf yırtılır. yırtık çarşaf ise çöp, hiçbir işe yaramaz. eğer organize bir biçimde tek akıl tarafından yönetilse idik, herkes gerektiği kadar çarşafı çekerdi ve işe yarar gergin bir çarşafımız olurdu. her şeyin yerli yerinde durabilmesi için tek bir akla (tek yerden gelen hükme) ihtiyaç var, bu belli. evrene bakınca zaten bu düzeni görmek çok kolay. evrene bakamayan kendine baksın. kaos yoksa, allah vardır. ancak kaos var, dünya hep kaos içinde, bir yerlerde savaş olurken başka bir yerde insanlar gülüp eğlenebiliyorlar. bunun sebepleri açık, hiçbirimiz gerekli sorumluluk bilincine sahip değiliz, çünkü tam ve tek değiliz. bu sorumluluk bilincinin yerleşmesi için kuran var. kuranın ilahi olmasının ispatı yine kendi içindedir. allah kendini tanıttıkça, verdiği emirlerle bizi (kişiliğimizi) inşa ettikçe kuranın bu dünyadan olmadığını daha henüz ilk ayetlerle karşılaşınca bile anlıyoruz. kuran ayetlerini analiz ettikçe kuranın bir allah kelamı olduğuna dair delilleri de ortaya çıkarmış olacağız.

suredeki ayet sayısı: 20

1. Yâ eyyuhâ-lmuzzemmil(u)
ayetin türkçesi: ey sırtına ağır yük yüklenen kişi
ayetin hedefi: muhammed resul; günümüzde de kuran okuyup anlamaya çalışan kişidir hedef, yani ben, sen, biz

müzzemmil => mütezemmil kelimeleri üstte, sırta alınan şey ile ilgilidir, müddessir (bir sonraki analiz edeceğimiz sure) ise alta-içe alınan şey ile ilgilidir. müddessir içe kıvrılarak kapanma durumunda kullanılır. tezemme fiili sırtına elbise geçirmek anlamındadır, buradaki elbise mecaz anlamda, örneğin kefen giymek (tezemme kefen) = ölüme hazır olmak gibi. müzzemmil kelimesinde de sırtına "mecazen" ağır yük yüklenen kişi anlamında oluyor. müzzemmil'in kökü "zeml". zeml kelimesi hem ses hem de ağır yük manasındadır. yan anlamıyla bile düşünsek her türlü güzel bir sesleniş çıkıyor ortaya: ey kendisine seslenilen ya da ey sırtına ağır yük yüklenen kişi.
burada sırtına ağır yük yüklenen kişi olarak çevirdik çünkü beşinci ayette vahyin ağır bir yük olduğunu anlıyoruz. 

ilk inen ayet grubu bir emir ile başlamıştı. 

2. Kumi-lleyle illâ kalîlâ(n)
3. Nisfehu evi-nkus minhu kalîlâ(n)
4. Ev zid ‘aleyhi ve rattili-lkur-âne tertîlâ(n) [VİZYONER AYET]
5. İnnâ senulkî ‘aleyke kavlen śekîlâ(n)
6. İnne nâşi-ete-lleyli hiye eşeddu vat-en ve akvemu kîlâ(n)
7. İnne leke fî-nnehâri sebhan tavîlâ(n)
2. ayetin türkçesi: kalk, gecenin bir kısmında
3. ayetin türkçesi: gece yarısında, ya da biraz öncesinde
4. ayetin türkçesi: ya da biraz sonrasında, "tertil" (derin düşünerek oku) et kuran'ı 
5. ayetin türkçesi: doğrusu biz sana, ağır bir söz (vahiy) yükleyeceğiz
6. ayetin hedefi: kesinlikle gece kalkmak, tesiri ve sağlamlığı daha yüksektir (okunan) sözlerin
7. ayetin türkçesi: çünkü senin gündüzde uğraşacağın şeyler vardır uzun süre
ayetin grubunun hedefi: hitap ettiği insanı kaldırmak, harekete geçirmek, eylemde bulundurtmak. burada yapılması arzu edilen eylem "tertil" eylemidir. 

leyl: gece, güneş batımından tekrar doğmasına kadarki süreye verilen ad. arapçada gece üçe bölünür, güneşin batmasından hemen sonra başlayan kısım, tam gece olan kısım, güneş doğmasına yakın olan kısım. bu kısımlara gecenin üçte biri deniyor. o zamanlarda saat gibi zaman ölçerler olmadığı için bu üçtebirlik kısımlar tam anlamıyla bölünmüyor, ışık ve ısı değişimleriyle belirleniyor.
tertil: sindire sindire okumak, derin düşünerek, üstüne kafa yorarak okumak. tertil, fiil değil de isim olarak bir şeyle başka bir şeyin uyumu ve irtibatı olması anlamında. eylem olarak alınırsa: irtibatlandırarak, uyumlandırarak, bilgiler arasında bağ kurarak oku/anla anlamına geliyor. tertil kelimesi kuranda başka ayetlerde de geçiyor, onları analiz ettikçe bu kavram da yerine oturacak.

ikinci-yedinci ayetleri beraber analiz etmek daha doğru olacak. alak suresi ayetleri ile vahiy yükünü sırtlanan muhammede, "kalk" emri veriliyor. gece kalkması emrediliyor. neden gece kalkılsın? bunun cevabını ayetleri okudukça anlıyoruz. yedinci ayette muhammedin gündüz epeyce işi olduğu söyleniyor, bu yüzden gece kalkması emrediliyor. aynı zamanda çöl ikliminde gündüz insanın beyni meyve suyu gibi oluyor. bu yüzden altıncı ayette, gece serinliğinde ve sakinliğinde kalkıp bir bilimsel ya da felsefi çalışma yapmak daha verimli ve daha sağlam oluyor. beşinci ayetin analizini müzzemmil kelimesini yorumlarken yapmıştık. 

vahiy => ağır söz => sırta yüklenen yük => büyük sorumluluk

nedir bu büyük-ağır sorumluluk? insanların vahiyle buluşmasını sağlamak. ama ondan önce insanın kendinin vahyi anlaması gerekiyor. insan önce bunu anlamak için çaba gösterecek ve anlayacak, önce kendisi dönüşecek, daha sonra insanlara vahyi anlatacak, anlamaları için metotları öğretecek, kendi eylemleri ile bu insanlara örnek olacak, vahyi yeryüzünde uygulayacak, en son insanları dönüştürecek ve bir barış yurdu oluşturmak için, hakikat ile insanları buluşturmak için var gücüyle çalışacak. tüm insanlığın sorumluluğunu üstlenecek, bu ağır bir yük. çünkü alınan sorumluluk insanlık onuru ve şerefidir. 

gece kalkınca ne yapacağız? cevap: tertil yapacağız. tertil kelimesinin anlamını yukarıda yazmıştık. gece sakinliğinde ve serinliğinde, insanın aklı da ferah ve temiz olur. bu yüzden veriler-bilgiler arasındaki bağlantıyı daha rahat kurarız ve her neyi anlamak istiyorsak daha iyi anlarız. ne yapmak istiyorsa, onu yapmak için kendimizi daha iyi motive ederiz, bir felsefi çalışma yapacaksak temiz zihinle daha verimli olur. muhammede emredilen de bu. çünkü kuranın amacı öncelikle muhammedi dönüştürmek. bu dönüşüm için de muhammedin kendisinin yapması gerekenlerin başında gece kalkması gerekiyor. ekstra bir emek sarfetmesi gerekiyor ki kuranı tertil edebilsin. altıncı ayette akvemu kelimesi kullanılmış. kıvam, takva, kavim kelimeleri de aynı köktendir. sözün en kıvamlı hali, en iyi en yerli yerinde halinde tesir etmesi için, senin için en kıvamlı vakitte, kuranı tertil et. 

çıkarılan ders: kuranı tertil etmek gerekiyor. yukarıdaki ayet grubu sadece muhammed resule gelmedi, tüm insanlığa geldi. aslında bu ayet grubunda hitap edilen biziz. allahın emrettiği şey ise sakin ve verimli olabileceğimiz bir vakitte (yani gece) kalkıp, kuran ayetlerini anlamak ve bağ kurmak için emek sarfetmek. alak suresinde vahyin kayıt altına alınması ile ilgili emir burada daha netleşiyor. kayıt altına alınmış ayetler var, bu ayetlere her gece kalkıp çalışılması isteniyor. kuran talebesine verilen ilk emir oku/anla idi. ikinci emir: kalk. demek ki, okuyup anlayıp eyleme geçeceğiz. okuyup anladığınız şey sizi harekete geçirmiyorsa, o bilgi kalbe inmemiş demektir, yani duygu dünyamızı etkilememiş demektir, okuduğunuza hikaye-roman muamelesi yaptığınızı gösterir. bunu yapmayın, kuranı hakettiği gibi tertil edelim ve allahın takdir edeceği insana dönüşelim.

tecvidli okuma: kuran ayetlerini şarkı ilahi gibi, orijinal arapça dilinden sesli okumaya verilen addır. kuranda bu eylemden bahsedilmemiştir, önerilmemiştir. kuranı tertil edin emrinin olduğu yerde, tecvid önerilemez, çünkü tecvidin için anlamak diye bir olgu yoktur. tecvidi övenler, kuranın tertil emrine uymayanlardır. arapça seslendirerek okumak, anlamanın üstünde bir eylem olsaydı, cep telefonlarımız bizden önce cennete giderlerdi. 

8. Veżkuri-sme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(n) [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: ve zikret rabbini ve varlığını ona bütün gönlünle ada (vakfet)
ayetin hedefi: davranış (eylem) incelik ayarlarımızı düzeltmek

zikir: kafayı aşağı yukarı hu diye bağırarak sallamak mıdır? bu eylemin yüce bir yaratıcı tarafından isteneceğini düşünmek ne büyük bir gerizekalılıktır. zikr kelimesinin anlamı anmaktır. sadece dilimizle allah allah deyince allahı anmış mı oluyoruz? kendine rahman rahim rab diyen bir zat allah allah diyerek kafa sallamaya nasıl bakar acaba? transa girip kendimizden geçince, huşulanmış büyülenmiş yükselmiş mi oluyoruz? aslında bu anlam çeşitliliği "anmak" kelimesinin algılanması ile ilgili. 
şekilci ve taklidi imancılar, gösteriş meraklıları, mistikçiler anma eylemini göstererek ve sesle yaparlar. çünkü bu insanların algısı sadece dünya algısıdır, anlam kaygısı yoktur bu insanların. mistikçilere burada ayrı bir parantez açmak gerekir. mistikçiler birbirleri arasında korelasyon bulunmayan şeyleri sanki varmış gibi aktararak insanı manipüle ederler. tasavvuf ve benzeri akımların çok tehlikeli olmasının sebebi de bu. bilmilyon kez allah deyip kafa sallayınca beyin kapasiten artar gibi saçma sapan bilgilere inanmak ancak aptallatın yapacağı iştir. bu kadar karmaşık ve muhteşem bir yaşam-evren düzeni yaratılmış. allah allah deyince sistemde ayrışmak bu kadar basit olabilir mi hiç? allah kurtarsın deyip geçiyoruz.
diğer bir insan tipi vardır ki anma işini, onun gibi davranarak yapar. kimi anlar ve kimi eylemler vardır kelimelere sığmaz. örneğin uzun süre görüşmeyen anne baba ile evlat, karşılaştıklarında sadece susup sarılırlar. o karşılaşmayı kelimeler ile anlatsak yeterli olmayacaktır, ancak herkes bilir ki orada büyük bir sevgi var. taraflar birbirlerine istedikleri kadar seni seviyorum desinler hiç önemli değil, asıl sevgi gösterisi sarılmalardaki sıcaklıktır. bütün vücut, sevgiyi adeta yaşar. allahı anmak da böyle olmalıdır. şimdiye kadarki ayetlerde kendisini bir miktar tanıtmıştı: rahman rahim rab... allah da ancak merhametli davranarak, eğitici öğretici davranarak anılır. adeta bütün vücudun, tüm fikrin, her eyleminle merhameti yaşayarak ve yaşatarak. 
*teknik okur için: zikir, bellek olarak çevrilebilir. insan eylemlerini ön belleğindeki bilgiler ve duygulara göre gerçekleştiriyor. allahı zikretmek demek, belleğine almak demek, öyle bir yerleşmeli ki insanın belleğine allahın isimleri, bir eylem yaparken, belleğimiz eyleme kaynaklık edeceği için, eylemimiz içinde ilahi bilgileri (merhamet gibi) barındıracaktır. 
**kalpler allahı zikrettikçe huzur bulur: insan ilahi bir emri uyguladığında nasıl hisseder? bunun cevabını kendi içinde verebiliyorsan, bu işin devamını da nasıl getireceğini biliyorsun. kalpler allah allah diye bağırıp kafayı sallayarak huzur bulur mu hiç? bir muhtaça karşılıksız yardım ettiğinde, birinin stresine iyi geldiğinde, başka birinin yükünü sırtlandığında, bir yalnızı ziyaret ettiğinde iyi hissetmemizin sebebi budur. allah kendisi gibi davrananı muhakkak ödüllendirir. 

ayette rabbini zikret diyor. rab ismi kullanılması kritik. muhammed nasıl rab gibi olur? cevap basit: aynı kendi rabbi gibi eğitici-öğretici olarak. inen ayetleri etrafındakilere merhametle, nazikçe, güzellikle anlatıp onlara öğretmesi allahı anmak olacaktır. devamında tüm varlığını, eğitici-öğretici olan allahına adaması emrediliyor. buradaki adama kelimesi "tebettel". 

tebettel => betül: bu kelime ilkesel adayışı simgeler. insan tüm ilkeleri ile kendini adarsa betül olmuş olur. diğer adayış türüne nezr deniyor. isa nebinin annesi meryem özgürce kendini nezr etmişti rabbine. nezr de adayış ancak kurumsal adayış bu. bu nedenle de meryem kiliselerde kurumsal bir şekilde kaldı. resmi var ama bu kadın nasıl biridir, kimdir, nedir, ne yaptı konuşulmadı. ama resmi var, görüntü var, isim var. bu kurumsal adayıştır. ilkesel adayış her yönünle kendini adamadır, öyle bir adamadır ki isminden önce yaptıkların konuşulur, örnek olursun. vakıf kurmak gibidir tebettül. vakıf kurumu gibi her yönden, her davranışınla, sürekli allahı anmaya (zikretmeye) tebettül deniyor, yani iyiliğe, merhamete, eğitime (...) adamaya deniyor. ancak bu vakfı taş bina gibi düşünmeyin, gerçek vakıflar insanların içindedir. bu yüzden muhammed nebi de vakfını insanlara yapmıştır, insanlık onuru ve şerefi için savaşmıştır. devrimini yıkarak değil, insanların içine iyilik, hak, hukuk, adalet tohumları serperek yapmıştır. 

kendini allaha vakfet diye emrediyor allah. yani her ilken ile, her yaptığın ya da söylediğin ile allahın indirdiği kuran ayetlerini temsil et, yaşa, öğren-öğret, uygula diyor. 

9. Rabbu-lmeşriki velmaġribi lâ ilâhe illâ huve fetteḣiżhu vekîlâ(n) [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: doğunun da batının da rabbidir, yoktur ondan başka ilah, sadece onu vekil edinin
ayetin hedefi: başkaldırma, devrim. kabileciliğe reddiye, temsilciliğe mistikçiliğe reddiye.

ayet doğununda batının da rabbidir diye başlıyor. yani doğuculuk yapıp batıyı hor görme diyor ya da tam tersine batıcılık yapıp doğuyu hor görme diyor. hepimizin de rabbi tek ve o. bu ayet indiği sırada doğuda iranlılar, batıda romalılar etkin güçtü. doğu perslerin batı romalıların denirdi, buna reddiye olarak, insanları sınıflandırmanın yanlış olduğunu da satır arasında göstermek için doğunun da batının da rabbidir denmiştir. hiçkimse ya da hiçbir kurum hiçbir yerin sahibi değildir, her yerin tek sahibi allahtır. bu cümleyi sadece büyük gruplar için değil, küçük gruplar için de aynı şekilde ele almak gerekir. türkiye türklerindir gibi, hakkari kürtlerindir gibi... herkes insan, herkes eşit. ayet la ilahe illa hu ile devam ediyor. bu kısma özel bir başlık açmak lazım.

*** nihayet devrim başlıyor *** 

la ilahe illa hu: hu işaret zamidiridir, öteki o demektir. direkt gösterebileceğimiz o değil de, hiç gösteremeyeceğimiz o. zikircilerin hu çekmesi de bu kelimeden geliyor. la ilahe illa hu, ondan başka ilah-tanrı yok demektir. bu cümle kulağımıza günümüzde çok da büyük bir cümle gibi gelmiyor olabilir ancak cahiliyye devrinde, çok dinliliğin ve dinciliğin yaygın olduğu devirde, yani putperestliğin yaygın olduğu dönemde çok büyük bir cümledir. bir başkaldırıdır. sizin dinlerinizi putlarınızı yerlere çalarım sahtekar herifler demektir. hiçbirinizin tanrısına, putuna boyun eğmiyorum demektir. lat, menat, uzza putlarından bahsetmiştik; bunlar otoriteyi, parayı, gücü ve ruhban sınıfını temsil ediyorlardı. bu sınıfların hepsine rest çekmektir, hepsini yok saymaktır. la ilahe illa hu, o günün mekkesinde herkesi, her otoriteyi, sermayeyi elinde tutanı, gücü elinde tutanı, hac mevsimine kabe içeriğine karar veren ruhban sınıfını karşına almaktır, la ilahe illa hu devrim ateşini yakmaktır. 
otoriteyi, sermayeyi, ruhban sınıfını elinde tutanlar, kendi varlıklarını çeşitli putlara, yani kendi uydurdukları dinlere dayandırırlar. mekkeli müşrikler de allaha inandıklarını söylüyorlardı ama allahın isimlerinden bazılarını bu putlara yakıştırmışlardı. ağızlarında allah vardı mekkeli müşriklerin de ama allahtan başka her şeye tapıyorlardı, günümüzdekilerle ne kadar benzer değil mi? sorgulamaktan bihaber halk da, atalarından gördüğünü uygulayarak sorgulamadan bu putlara taparlar, yani otoriteye tapar, ruhban sınıfına (şeyhlere hocalara) tapar, paraya ve güce tapar, bu insanların ağzında islam olması, allah olması bunu değiştirmez. dolayısı ile ortaya büyük bir sömürü düzeni çıkar. halbuki halk sorgulasa ve değer vermese o putlar yerinde kalamayacak ve sömürü düzeni bitecek. gücü elinde tutanların dayandığı putlar yıkılınca, sömürücülerin ellerindeki her şey hakkı olana geri gidecek. işte bu yüzden muhammed nebi bir anti emperyalist devrimcidir. dünyadaki gelmiş geçmiş, büyük ya da küçük bütün sömürü düzenlerine karşı verilen ahlaklı bir savaşın mimarı olmuştur. kendisinin değerini insanlık namına yaptığı bu savaş ile ölçünüz, gece kalkıp kıldığı namazlarla değil. bireyse ibadet ritüelleri ile halk adına yapılmış büyük salih amelleri kıyaslayıp karıştırmayın lütfen. 
bugüne kadar peygamberleri mutasıp, sakin, namazında niyazında, sürekli bir ibadet ritüeli halinde sanardık. kuran ayeti yerine muhammed kaç günde bir oruç açarmış onları öğrettiler. kuranın okunmasını ve anlaşılmasını hacılar hocalar istemiyorlar ki böyle olmuş. putların başlarında duranlar görevlerini iyi yapmışlar ki bu topraklarda kuranın sadece ismi kalmış. kuranın kapağını açmamızla bu görüşlerimizin hepsi yerle bir oldu, çok şükür. peygamberleri, özellikle de muhammed nebiyi ibadet ritüelleri arasında kaybolmuş, zikirci, mutasıp, sessiz göstermek islama ve allaha karşı işlenmiş en büyük suçlardan biridir, gerçeğin karartılmasıdır, küfürdür yani. kafir gerçeği karartana deniyorsa, peygamberi olmadığı bir şekilde göstermek kafirliğin daniskası değil midir? bugunün müslümanlarına bakınca sabır ve kanaatten başka bir şey görmüyoruz. müslüman şikayet etmez, müslüman katlanır, müslüman ne olursa olsun büyüklerine saygı duyar, devletine karşı başkaldırmaz, isyan etmez... bunları diyenler günümüzdeki islami ruhban sınıfını elinde tutan kafirlerdir. islamın devrimci ruhunu gölgelemek, ancak uzzanın kölelerine yakışır. biz ise tercihimizi hakikatten yana kullanacağız ve kuranın ayetlerini uygulayacağız.
* devrimci ateş eğer evde yanarsa ancak evi ısıtır. kapıdan dışarı çıkmaz. eğer bir sözün etkili olmasını istiyorsak, o sözü halkın arasında, kalabalıklarda söylemek gerekir. oturan devrimci olmaz. bu yüzden sure muhammede seslendikten sonra "kalk" diye emrediyor. bu kalkış, devrim kalkışıdır. islamiyet kalk emri ile meydanlara ve sokaklara çıkmıştır.

ayet "sadece onu vekil edinin" diye devam ediyor. bu cümle 2 şekilde anlanır. birincisi, yazıldığı gibi, allah vekil edinilir. ikincisi: allah vekalet bırakmaz. allahtan vekalet aldığını söyleyen kim varsa, bu ayete savaş açmış demektir. şeyhler, şıhlar, gavslar, allah dostları, evliyalar, kutuplar, allahın halifesi, allahın gölgesi, allahın kılıcı ve benzeri şeyler allahın vekili değildir. muhammed nebi bile allahın vekili değildir, o da bir beşerdir. fatiha suresi birinci ayeti de burada analım. "hamd (övgü) yalnızca alemlerin eğiticisi-öğreticisi allaha aittir". kimse kendi adının yanına böyle isimler yakıştırmamalı. yakıştırandan da uzak durmalıyız. 
allahın vekili yoksa, demek ki hiçbir kul hiçbir kuldan üstün değildir. hiçbir beşerin elini eteğini öpünce günahlarınız affolmaz. bu şeyhlerde gavslarda hiçbir yetki ayrıcalık vekalet yoktur. allah ile aldatma konusunda uzman bu kafirler, bizzat islam düşmanıdırlar. bu insanlar, uydurma vekaletleri ile, insanları sömürmeye çalışan kan emicidirler. her kul allaha direkt ve doğrudan bağlıdır. (bkz: kaf 16-17) o bize şah damarımızdan da yakındır. araya kimseyi sokmaya, kendimizi başkasına köle etmeye gerek yok. kimsenin kimseye torpili yok.

çıkarılan ders: alsında bu ayeti tefsir etmeye ne güç yeter, ne de kalemler. sayfalarca yazsak yine de meydana çıkıp la ilahe illa hu diye haykırmanın tasvirini yapamayız. bazı hisler öyledir ki anlatılmaz, sadece yaşanır. sanıyorum filozofların dünyayı değiştirmemeleri de bu yüzden. onlar sadece düşünüp söylediler, halbuki meydana çıkıp haykırmak lazımdı. dünya ancak böyle düzelir. devrim şart. sözün özü, kabilecilik, ayrımcılık yapma, her yerin sahibi allah, senin bile sahibin allah. bir bilgi doğudan geliyor diye küçümseme, batıdan geleni ahlaksız sanma. putları devir, sömürü düzeni ancak böyle sona erecek. insanlar bir anda sorgulayıp evet bu yanlış demeyecekler. ancak biz meydana çıkıp haykırırsak, işte o zaman onlara bu sömürü düzenine karşı çıkmak için bir fırsat vermiş olursun. şeyhlere şıhlara bakma, çünkü allah asla kimseye yetki devri yapmaz. kimse kimseden üstün değil, hepimiz beşeriz.

10. Vasbir ‘alâ mâ yekûlûne vehcurhum hecran cemîlâ(n) [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: sabret onların dedikleri şeylere ve onlardan güzelce hicret et
ayetin hedefi: sabır eğitimi

sabır nedir? acının geçmesi için dayanıp beklemek midir? zamana bırakmak mıdır? yatıp durmak mıdır? genel surenin bağlamından kelimenin içeriğine ulaşacağız. surenin başında "kalk" diye emredilmişti. sırtına ağır sorumluluk yüklenen kişiye kalk emri veriliyor. daha sonra kuranı tertil et emri veriliyor, yani kuranı iyice derin düşünerek oku, anlamaya çalış, bilgini ve vizyonunu genişlet emri veriliyor. rabbini zikret emri veriliyor, merhametli ol, eğitici öğretici ol, koruyucu kollayıcı ol emri veriliyor. 
bir insan düşünün, kalkmış ve ayakta, vizyonu geniş, bilgi birikimi yüksek, merhametli ve koruyucu kollayıcı. bu insan oturup acıya katlanır mı? yoksa acıya karşı mücadele mi eder? 
sabretmek, direnmektir. katlanmayı sabretmek zannediyorsak, hemen bu konuda kendimizi eğitmeliyiz. yatan insana sabrediyor denmez, katlanıyor denir, acılar hareketsiz oldukça geçmez. ancak önemini kaybedince biz onları geçti sanarız. asıl mücadele direnmektedir. zaten muhammed nebiye de yakışan budur. meydanlarda, putlara ve putlaşmış kurumlara ve insanlara karşı duran muhammedin sabrı, onlar ne derse desin, direnmektir, mücadeleye devam etmektir. 
sabır kelimesinin içi, acı çekmeyi kutsallaştıran putperestler tarafından boşaltıldı. bir olumsuzluk yaşadığımızda bunu kutsallaştırıp allah sabredeni sever deyip zaman içinde geçmesini bekliyoruz. ah bu eski hocalar ve mollalar, kendi saltanatları için ne güzel karartmışlar bütün gerçekleri, boşaltmışlar en dolu kelimelerin içlerini. 

muhammed nebi halkın arasında, putlara ve putçulara meydan okuyunca karşı taraf durur mu? bir zamanlar güvenilir insan (el-emin) dedikleri hakkında ileri geri konuşmaya başlarlar. bu doğal gelişen bir süreçtir. bir devrimci putları devirmeye kalkınca, putlardan nemalananlar elbette ki siper olacaklar. burada siper oldukları şey muhammedin kendisi değil, muhammedin sözleridir, allahın kelamıdır. sözün kaynağı hakkında iftiralar atarak, bu cinlenmiş, bu delirmiş, bunun kafası gitmiş diyerek bilginin (la ilahe illa hu) kaynağını tahrif etmeye çalıştılar. bu günümüzde de aynen böyledir. atatürk samsuna çıkarken osmanlı sarayından ne dediler? o hain dediler, islam düşmanı dediler, rütbesi yetmez dediler. adam öldü gitti, arkasından eşcinsel dediler, pedofili dediler, kafir dediler, dediler de dediler. kendi ağızlarında allah, islam muhammed olan insanlar, saltanatlarını ve sömürü düzenlerini korumak için iftiralar attılar. hak-özgürlük mücadelesi veren herkesi aynı bu şekilde taşlarlar. büyük organizasyonları geçelim. küçük bir devlet dairesinde bile ahlaksız bir davranışı eleştirin bakalım insanlar hemen nasıl karşınızda birleşiyorlar. size en yakın olanlar bile sessiz şeytanı oynayacaklar. bozulmuş kurumlarda, doğruyu yüksek sesle söyleyebilen herkes ne dediğimizi çok iyi anlayacaktır. 
ayette kim ne derse desin, diren diyor. devamında da onlardan güzelce hicret et, yani onları güzelce arkanda bırak. peki güzelce nasıl hicret edilir? bunun açıklamasını bir sonraki ayette yapıyor.

çıkarılan ders: diren diren diren. mücadele mücadele mücadele. 

11. Ve żernî velmukeżżibîne ulî-nna’meti ve mehhilhum kalîlâ(n) [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: bana bırak nimet sahibi o yalanlayıcıları, ve onlara biraz süre ver
ayetin hedefi: güzel hicret nasıl yapılır, nasıl güzel direnilir ayette bu ilke veriliyor

"zerni"="bana bırak" bu üst seviye bir direniş tarzı. bir önceki ayette muhammed nebinin karşı çıktığı kişilerin ve kurumların, onun arkasından olur olmadık şeyler söylediklerini anlamıştık (sabret onların dedikleri şeylere). bu ayette müşriklerin muhammed nebiyi yalancılıkla suçladığını anlıyoruz. daha dün el-emin dediklerine bugün yalancı diyorlarmış. muhammed nebiye direnmesi emri verilmişti, saklanıp sözlerden kaç, onların söz kesilince yine çıkarsın denmedi. bekle biraz, sonra yine söylersin denmedi. diren dendi, aynı şekilde mücadeleye bıkmadan devam et dendi. bu ayette de muhammed nebiye yalancı diyenlerle muhammed nebinin başa çıkma ilkesi veriliyor. "onları bana bırak". bu üst seviye direniş tarzı islamın ne yüce bir ahlakı temsil ettiğini gösteriyor. muhammed nebiyi yalanlayanlar, onun verdiği mesajı bozmak isteyenler, yani troller. günümüzde bu insanlara trol diyoruz. yalan bilgi yaymak, sahte bilgilerle insanları suçlamak işte bu günümüzdeki trollerin görevi ve tanımı. demek ki aynı troller o zamanda da varmış. zaten doğanın kanunu, birinin putuna dokunursan, o da putunu koruyacak, hem de en ahlaksız yöntemlerle, en yalancı ve sahte belgelerle yapacak bunu. peki muhammed nebi ne yapacak bunların karışılığında? onların yaptığı hiçbir şeyi yapmayacak. "onları bana bırak" demek, işine bak demektir, gündemini troller belirlemesin demektir, sen tebliğe devam et, onlar zaten iftirayı artıracaklar, daha da kötü şeyler söyleyecekler, ama en önüne ve işine bakacaksın demek. sen onların kullandığı iftira, yalan, manipülasyon silahlarını kullanmayacaksın demek. muhammed nebinin gündemini vahiy belirleyecek, vicdanı ve aklı belirleyecek, işine bakacak. 
nimet: bu kelimeyi daha iyi açıklayan ayetler var, onları yorumlarken daha iyi anlayacağız içeriğini. bu ayette muhammed nebiye en çok iftira atanlar, koltukları sallanan müşriklerdi. onlar da refah içinde yüzüyorlardı. bu yüzden ayette nimet sahibi yalanlayıcılar denmiş.
ayetin devamında onlara biraz süre ver deniyor. çünkü bu bir süreç. bir anda olup biten hiçbir şey yok. tam burada bir parantez açmak lazım. 
**ol dedi oldu (kun fe yekun) => ol dedi ve oldu diye çevrilen bu cümle aslında yanlış çeviridir. kun fe yekan olsa ol dedi ve oldu diye çevrilirdi. yekan => geçmiş zaman. yekun => geçmiş+geniş+gelecek. ingilizcedeki present perfect tense'e benziyor. ol dedi ve oluş sürecine girdi diye çevrilmesi tam isabet olacaktır. 
zaman, saygı duyulması gereken bir şey. aceleci insanlara biraz da bu yönden bakmak lazım, zamana saygısı olmamak. hiçbir şey bir anda olup bitmiyor şu yaşadığımız evren simulasyonunda. aynı şekilde müşrikler de bir anda imanlanıp cici insanlara dönüşmeyecekler. kendimizden de biliriz bunu. bir şeyi nasıl öğreniriz? nasıl kabul ederiz? önce bir sorgulama lazım değil mi? özeleştiri lazım. bunun için de zaman lazım. bu sebeple muhammed nebiye müşriklere zaman tanıması, onların kendilerini sorgulayıp iman edebilecekleri emredilmiştir. 

çıkarılan ders: sen kendi işine bak. gündemini sana sataşanların, yani trollerin belirlemesine izin verme. davanı ahlaki çerçeve içinde sürdür, çünkü senin asıl savaşın ahlaksızlığa ve anlamsızlığa karşı. zamana saygı duy, insanların dönüşmesi için onlara zaman tanı. 

12. İnne ledeynâ enkâlen ve cahîmâ(n)
13. Ve ta’âmen żâ ġussatin ve ’ażâben elîmâ(n)
14. Yevme tercufu-l-ardu velcibâlu ve kâneti-lcibâlu keśîben mehîlâ(n)
15. İnnâ erselnâ ileykum rasûlen şâhiden ‘aleykum kemâ erselnâ ilâ fir’avne rasûlâ(n)
16. Fe’asâ fir’avnu-rrasûle fe-eḣażnâhu aḣżen vebîlâ(n)
17. Fekeyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alu-lvildâne şîbâ(n)
18. Essemâu munfatirun bih(i)(c) kâne va’duhu mef’ûlâ(n)
19. İnne hâżihi teżkira(tun)(s) femen şâe-tteḣaże ilâ rabbihi sebîlâ(n)
12. ayetin türkçesi: şüphesiz ki bizim yanımızda da vardır prangalar ve cehennem
13. ayetin türkçesi: boğazda düğümlenen bir yiyecek ya da elem bir azap
14. ayetin türkçesi: o gün sarsılır yer ve dağlar, dağlar dağılan kum yığınları gibi olur
15. ayetin türkçesi: firavuna gönderdiğimiz gibi, size de hakkınızda tanıklık edecek bir resul gönderdik
16. ayetin türkçesi: karşı geldi firavun elçiye, biz de onu ağır bir yakalayışla yakaladık
17. ayetin türkçesi: peki nasıl kendinizi koruyacaksınız, eğer inkar ederseniz çocukları ak saçlı ihtiyarlara döndüren o günden
18. ayetin türkçesi: gök (dikine, çekirdek gibi) yarılır bu sebeple, onun vaadi kesinlikle yerine getirilir
19. ayetin türkçesi: kesinlikle bu bir öğüttür, kimse dileyen (tercih eden) rabbine doğru bir yol tutar
ayetin hedefi: insanlık onuru davasına karşı duranların alacakları ceza

cahim => cehennem

cehennem kelimesinin ilk geçtiği yer burası. kelimelerin yıllar içinde geçirdiği dönüşümler sonucu “şiddetli ateş” anlamını kazanan kelimenin etimolojik kökeni ‘göze yansıyan’ ya da ‘gözden yansıyan’ duyusal bir yanış ve yakışla ilgilidir. muhatabını gözü aracığıyla yüreğini yakıp tutuşturmaya cahmetu’l-‘ayn denilir. bazı durumlarda gözler tutuşturulmuş iki meşale gibi yanar ve yakar. gördüğü karşısında dehşete düşerek "gözleri faltaşı gibi açılan kişi” için cahhame’r-racul denilir. vahyin ilk yıllarında cezaları ya da ödülleri somut şeyler üzerinden anlatan ayetlerle karşı karşıyayız. çünkü ilk yıllarda insanların metafizik kavrayışları henüz yeterince geniş değil. mistik inanışın yoğun ve yaygın olduğu toplumlarda soyut şeylere de somutmuş gibi inanılır, örneğin cinler, periler, tanrılar, büyüler, medyumlar, kehanetler... hakikate uzaklık, insanda bilgi temelli deformasyon yaratır ve neyin bilgi neyin kurgu olduğunu karıştırır. durum böyle olunca, vahiy de insanlık onuru davasına karşı duranların cezasını çöl insanın en çok korktuğu şeye benzeterek açıklamış. çöl insanının en çok korktuğu şey sıcaktır ve ateştir. nuzül sırasına göre ayetleri yorumladıkça cezaların da ödüllerin de soyut kavramla açıklandığına şahit olacağız. vahyin ilk muhtaplarında soyut kavrayış zayıf olduğu için ceza ve mükafatın da bu şekilde aktarılması oldukça mantıklı. onüçüncü ayette de cezayı soyut şekilde anlatmaya devam ediyor. bu cezaların zamansal belirteci yok, cezalar öteki dünyada mı bu dünyada mı tam net belirtilmemiş bu yüzden her iki dünyada da ceza görebilir insanlar. öteki dünya kısmını hiç düşünmesek bile, bu davada iyinin tarafında olmayanlar "prangalar" kelimesine dayanarak hep bir şeylerin kölesi olacaklar anlamını çıkartabiliriz, bu zaten açıktır da: hırslar, geçici zevkler, güç, para... boğazda düğümlenen yiyecek kısmından da şunu anlayabiliriz: ne doyduğunu bilmek, ne yediğinden keyif almak. sadece yiyecek değil, ne kazandığın keyif verir, ne kazancını harcarken keyif verir. bunu anlamak için ilahi bir mesaj da gerekmiyor açıkçası. insan psikolojisi arzu ve tatmin arasında salınan bir sarkaç gibidir (schopenauer). arzu ettiğimiz nesnelere ulaştığımızda, arzu edilen nesne bu tüketilen bir şeyse yeterince tatmin olamayacağız çünkü arzu nesnesini tüketir. bu içinden çıkılamaz bir girdap. bu girdaptan çıkmanın tek yolu tüketilmeyen şeyleri kendine amaç edinmek, sevgi gibi, ahlak gibi, hak-hukuk gibi. aksi takdirde insan servetinin kölesi olup onu korumaya çalışırken hayatını mahvediyor, serveti koruma eforu, serveti harcarken keyif alma eforundan fazla. dünyanın kanunu bu şekilde. bu yüzden tüketilebilir şeyleri amaç edinenler, insanlık onuru ya da şerefi namına herhangi bir amaç edinmeyenler, doğal olarak bu dünyada, devamında da öteki dünyada cezalandırılacaklar. 
ondördüncü ayette halk arasında "kıyamet günü" olarak adlandırılan o "son saat"in bir benzetmesi yapılmış. ilk vahiy muhataplarının soyut kavrayışlarının doğal olarak az olduğundan bahsetmiştik. burada da dünyanın "son saat"inin bir tasviri yapılmış. onbeşinci ayette" firavuna gönderdiğimiz gibi" ifadesi geçiyor. firavun, tanrılaşmış bir simgeydi. firavuna "resul" gönderilmiş. firavun, yani kibir abidesi, güç abidesi, tanrı psikozuna girmiş beşer, allahın kelamı ile karşılaşmış olduğunu anlıyoruz. 
nebi: allahtan haber alan.
resul: tanrıdan iletilen ayetleri birebir şekilde aktaran, elçi, tanrının elçisi. 
** nebi kelimesi kullanılan ayetlerde vurgu canlı olan muhammed nebidedir, resul/risalet kelimeleri kullanıldığında da vurgu allahın kelamıdır. 
onaltıncı ayette, firavun resule karşı çıktı derken, allahın emirlerine karşı çıktı diye anlamalıyız. çünkü siz elçiye karşı çıktığınızda, aslında elçiyi gönderene yani allaha karşı çıkmış oluyorsunuz. firavun, her ne kadar kendini tanrı/yarı tanrı gibi görse de allahın kelamına karşı çıkması halinde kendini koruyamıyor ve ayette yazdığı üzere fena şekilde enseleniyor. bu olayda kaçış yok mesajı verilmektedir. ne kadar yüce büyük hissetsen de kendini, ne kadar büyük unvanlara sahip olsan da, yapılması gereken allah kelamına uygun davranmak. onyedinci ayet bir mecaz kullanılmış, "çocukların ak saçlı ihtiyarlara dönüştüren gün" kalıbı yine az önce bahsettiğimiz "son saat" için kullanılmış. çocukların ak saçlı ihtiyarlara dönüşmesi yaşanacak felaketin elim boyutunu anlatmak içindir. onsekizinci ayet yine o "son saat"ten bahsetmektedir. ayette "fatr" (fıtrat da aynı kökten geliyor) kelimesi kullanılmış. bu kullanım sadece yıkımı kapsayan bir fiil değildir, içinde yıkımdan hemen sonra gelen yeniden oluşumu da kapsar. e ne de olsa ölmeden doğamayız değil mi? fatr fiili, dikine bir çizginin açılması gibi yarılmaktır. son saat esnasında da bu olay meydana gelecekmiş buradan anlıyoruz. gök çekirdek gibi açılırken, yeni bir sisteme doğru geçiş yapacağız. son saat ve onun dehşeti hakkında daha çok ayet var gelecekte yorumlayacağımız, onları açıkladıkça bu konudaki merakımız da giderilecek. ondokuncu ayette iyi ya da kötüyü tercihin insanda bulunduğunu belirtiyor. bu ayet "kaderci" zihniyete karşı çıkmaktadır. her kim son saat dehşetinden korunmak istiyorsa, iyiliğin tarafında yer alması gerekiyor, bu da insanın kendi seçimine bağlanmış.

kader-kadercilik: kaderi alın yazısı diye çeviriyorlar. "insanlık hainliği" gibi bir çeviri bu. eğer bir insana kaderi, değişmez ve yaşaması zorunlu olarak sunarsanız, hayatında neyi değiştirmeye çalışır? ne için uğraşır? birine el uzatır mı? yaşamak için motivasyonu kalır mı? kader ve kadercilik anlayışı, insanları köleleştirmeye ant içmiş müşrik kalıntılarının görüşüdür, acı çekmeyi kutsallaştıran, insana direnmeyi değil de katlanmayı öğütleyen bir anlayıştır. insan bu anlayışın içinde nasıl bir bireye dönüşebilsin? kader ve kadercilik konusuna daha sonra da ayrıntılı değineceğiz. ancak şimdilik bu ayeti okuyunca, insanın iyi ya da kötüyü kendi tercihi ile seçtiğini anlıyoruz. kadercilik suçu allaha atmaktır, kendini de değersiz görmektir.

20. İnne rabbeke ya’lemu enneke tekûmu ednâ min śuluśeyi-lleyli ve nisfehu ve śuluśehu ve tâ-ifetun mine-lleżîne me’ak(e)(c) va(A)llâhu yukaddiru-lleyle ve-nnehâr(a)(c) ‘alime en len tuhsûhu fetâbe ‘aleykum(s) fakraû mâ teyessera mine-lkur-ân(i)(c) ‘alime en seyekûnu minkum merdâ(ﻻ) ve âḣarûne yadribûne fî-l-ardi yebteġûne min fadli(A)llâhi(ﻻ) ve âḣarûne yukâtilûne fî sebîli(A)llâh(i)(s) fakraû mâ teyessera minh(u)(c) ve ekîmû-ssalâte ve âtû-zzekâte ve akridû(A)llâhkardan hasenâ(n)(c) vemâ tukaddimû li-enfusikum min ḣayrin tecidûhu ‘inda(A)llâhi huve ḣayran ve a’zame ecrâ(n)(c) vestaġfirû(A)llâh(e)(s) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
ayetin türkçesi: şüphesiz ki rabbin biliyor senin kalktığını gecenin üçte ikisinden azında, yarısında veya üçte birinde. seninle beraber bulunanlardan bir grubun da böyle yaptığını biliyor. gecenin ve gündüzün miktarını belirleyen allah, sizin onun üstesinden gelemeyeceğinizi de bilmiş ve size rahmetiyle yönelmiştir. artık kurandan kolayınıza geldiği kadar-gibi okuyun. allah, ileriki zamanlarda içinizden hastalar, allahın verdiği rızkı aramak için yola koyulanlar, allah yolunda savaşa çıkan daha başkalarının olacağını bilir. şu halde ondan, kolayınıza geldiği kadar-gibi okuyun, davanızı canlı tutun (ekimu salat), arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli ödeyin ve allaha güzel bir borç verin; zira kendi adınıza ne hayır işlerseniz, allah katında onu daha hayırlı ve daha büyük bir ödül olarak bulursunuz. şimdi allahtan bağışlanma dileyin: iyi bilin ki allah, tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
ayetin hedefi: müslümanların yapması gereken şeylerin özeti ve bu yapılması gereken şeylerdeki esneklik

bu ayet diğerlerinden çok daha sonra inmiştir. surenin başında verilen emirler noktası noktasına uygulanıyor olacak ki ayet pasajında "gecenin ve gündüzün miktarını belirleyen allah, sizin onun üstesinden gelemeyeceğinizi de bilmiş ve size rahmetiyle yönelmiştir" kendine kolay gelecek şekilde okuyun emri verilmiştir. demek ki bu emri alan muhammed nebinin yoldaşları, emri geceleri kalkarak uyguluyorlarmış. bu konuda bir hafifletme getirilmiş, çünkü gece uzamıyor. ne yapıyorsan evren yasalarının dahilinde yapacaksın. yine evren yasaları gereğince insanlar da çeşitli çeşitli olacaklar, herkesin kabiliyeti, anlayışı, kavrayışı farklı olacak. ancak bu insanların tarzları ve bu dava içindeki yönelimleri farklılaşsa da hepsine düşen bazı görevler var, bunların birincisi kuran okumak, ikincisi davayı canlı tutmak (bu kısım namaz kılmak olarak da çevrilmiş, namaz davanın yanında ufak bir ritüel kalıyor), arınmak için fedakarlıklar (zekat), borç vermek (bir insana verilen borç allaha verilen borçtur, borcun yüceltilmesi). bu saydığım dört faaliyet insanı bağışlanmaya yaklaştıran faaliyetlerdir. bu dünyada her ne yaparsan, karşılığını birebir bulursun mesajı insanlığa verilmektedir.

borç: borç mevzusu kuranda yüceltilen mevzulardan biri. borç verme hususunda ayetlerde "allaha borç vermek" olarak geçiyor. burada aslında borç insana veriliyor ancak allaha borç verilir ayet pasajında verilmek istenen mesaj, kefilin allah olduğudur. insana verilen borcu, insan ödemezse, allah öder.

surede geçen 9 emir:
1. KALK: harekete geç, yatma.
2. KURANI DERİN DÜŞÜNEREK OKU: sözlerde derin anlamlar ve karar verme gücü var. 
3. RABBİNİ ZİKRET: rabbin gibi merhametli, koruyucu, kollayıcı, eğitici-öğretici ol.
4.VARLIĞINI RABBİNE ADA: iyilik savaşçısı ol
5. DİREN: sabret, diren, sabret, diren, vazgeçme.
6. SADECE ALLAHI VEKİL EDİN: allah ile arana kimseyi sokma, kimsenin kölesi olma.
7. KÖTÜLERDEN UZAKLAŞ: kötü olan her şeyden güzelce uzaklaş.
8. İŞİNE BAK: gündemini trollerin belirlemesine izin verme.
9. İNSANLARA ZAMAN TANI: zamana saygı duy, insanların aklı başlarına gelebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder