13 Mart 2026 Cuma

Vizyoner Tefsir 13 - Asr Suresi (İnsanın Zamanını Anlamlandırma Krizi)

rahman rahim olan allahın adıyla

kısa ama etkili bir sure ile başbaşayız. ayet sayısı bakımından kevser ve nasr sureleri ile beraber en kısa suredir. 14 kelimelik metniyle kevserden sonra en kısa suredir. ancak manası oldukça derindir. sure, insanlığın en büyük problemlerden birine çözüm getirmektedir: zamanı anlamlandırma krizi. bunu sure analizi kısmında açacağız.

sure, popüler nuzül tertiplerinin çoğunda onüçüncü sıraya yerleştirilmiş. vermek istediği mesaj açısından mekki olduğu kesin, derin bir problemi konu alan bir sure çünkü. bir önceki surede standart tarihlerin kutsallık atfedilerek yüceltilmesinden kaynaklı problemi analiz etmiştik. insan, kendisini yüceltecek bir mesajı, kabına saklayıp, duvara asarak nasıl yüceltebilir? bu şark kurnazının sorumluluktan kaçmasına benzemiyor mu? evet, ta kendisi.

yüceleceğiz, öğreneceğiz, iyiye doğru gideceğiz ancak bizim ilerlememizi istemeyen bir yanımız var: kaygılarımız ve travmalar. kendimizin seçmediği bir ortamda ve zamanda doğuyoruz. korunaksız bir şekilde, her söylenenin kulağımıza girdiği, baktığımız her yönün aklımıza istemsizce kazındığı bir çocukluğumuz oldu. kimimizin başına ciddi kötü şeyler geldi, kimimiz ise görünürde her şey tamam olmasına rağmen içinde cehennemi yaşadı. çocukluğunda hoyratça söylenmiş bir cümleyi ömrünün sonuna kadar kafasının içinde duyan insanlar var. insanın doğası böyle. farkındayız ya da değiliz hepimizin içinde büyüklü küçüklü kaygılar ve travmalar var. şunu da söylemek lazım, kaygı aslında o kadar da kötü bir şey değil; insanı yeni yollar keşfetmesi için zorlar, önlem almaya iter, yaratıcılığını artırır ve yeni yollar denetir ve insanın hayatta kalmasını sağlayan bazı engeller koyar. travmalar da öyle. geçip giden olaylar aslında tamamen geçip gitmiyorlar, hayatımıza iz bırakıyorlar. insan da travma ve kaygılarının gölgesinde çeşitli davranış kalıpları geliştiriyor ki bir daha aynı yerden zarar görmesin ya da arzu ettiğine ulaşabilsin. aslına bakarsanız zarar görmek de, arzu edilene ulaşma konusundaki engel olarak düşünülebilir. o halde kaygıları ve travmaları doğrudan arzu nesnelerine ulaşma sürecindeki revizyon nedenleri olarak tanımlayabiliriz. 

arzu etmek demişken sure analizine geçmeden önce schopenhauer'in sarkacı'ndan da bahsetmek gerekir. üstad der ki: "insan hayatı, acı ile can sıkıntısı arasında bir sarkaç gibi sallanmak zorundadır." bu çok acı bir şey ama gerçek, insanın doğası bu. schopenhauer'ın bu metaforuna göre insan birşeylere sahip olmak ister, arzu eder. arzuladığına ulaşamazsa acı çeker; ulaşırsa da bu sefer hayat anlamsız, sıkıcı gelir ve tekrardan yeni bir şeyi arzu eder. bu döngü sürekli birbirini tekrarlar. insan her daim acı ve can sıkıntısı sarkacının bir ucundan bir ucuna gider ona göre. mutluluk da bu sarkaçta birinden diğerine giderken yaşadığımız oldukça kısa anlardır. schopenhauer bu sarkaçtan kurtuluşun yolunu “istemenin susturulması”nda görür. arzunun kaynağı olan bütün olarak bedenimize ve düşüncelerimize hakim olabildiğimizde acı ve can sıkıntısı döngüsünden geçici de olsa sıyrılabiliriz diye düşünüyor üstadımız. ona göre bunun çözümü de sanat, estetik deneyim veya meditasyon gibi yollardır. felsefe tarihinden, "stoacı"lar diye andığımız insanlar buna çözüm olarak "tutkuların dizginlenmesi"ni getirmişler. tutkularını dizginleyen insan özgürleşir ve bundan sonraki eylemlerini tutkularından beri gerçekleştirerek mutluluğu yakalar. tasavvufçular da aynı stoacılar gibi önce insanın güdülerini düşmanlaştırıp daha sonra kötülük merkezini insanın bedeni olarak kabul etmiş ve bu bedenin terbiye edilmesi durumunda kaygıların ve travmaların çözüme kavuşturulacağı fikrini savunmuşlar. ancak tasavvuf temelli görüşlerdeki mistisizm kuranla taban tabana çelişen (kuranın ve tasavvufun gerçeklik anlayışı) bir disiplin olduğu için bu disiplin içinde gerçekleştirilen eylemlerin de bir çözüm sunması mümkün değil. mistik beklentilerle herhangi bir şey çözülmez. gerçek dünyada yaşayanlar, ayağı yere basmayan kavramlarla ilgilenmezler. 

sadece çözmek mi? kaygılarımızın ve travmalarımızın kontrolsüzce hoplamadığı bir günde ne yapsak mutlu olurduk örneğin? nerede olsak mutlu olurduk? dün olsa mutlu olur muyduk örneğin? charles baudelaire'in paris sıkıntısı adlı eserinden ikonik bir söz olan "her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir", insanın kaçış arzusunu, tatminsizliğini ve mutluluğu hep "başka bir yerde" arama eğilimini anlatan derin bir iç huzursuzluk ifadesidir. ne yaparsak iyi oluruz, tamam oluruz, tatmin oluruz? acaba tamamlanmak, tam olmak diye bir şey var mı; yoksa hep bir şeyler yarım mı kalacak?

burada saymadığımız sayısız fikir, akım, disiplin var kaygıların ve travmaların verdiği zararı azaltmak için ya da geçirilen zamanın insanı tatmin etmesi için. biz ne yapalım? tüm bu felsefi akımları mı araştıralım? kalın felsefe kitaplarına mı gömülelim? psikologa, psikiyatra mı gidelim? tasavvufçu tarikatlara girip kişiliğimizi mi yitirelim? komşularla dedikodu mu yapalım? zevk sefa alemlerinde kendimizi mi kaybedelim? antidepresanlar kullanıp duygularımızı mı yok edelim? ne yapalım da bu gönlümüzün üzerindeki ağır taşı kaldırıp atalım?
bu surede bu soruların cevabını alacağız. 
bu surede herhangi bir vizyoner ayet işareti koymadık, zira surenin bütünü vizyoner. 

giriş metni

suredeki ayet sayısı: 3

1. Vel-’asr(i)
1. ayetin türkçesi: asr şahit olsun

suremiz asr'ın şahitliği ile başlıyor. ne demek asr? kelimenin kökü, ayn sad ra harfleriyle yazılıyor; sözlük anlamı: sıkmak, baskı uygulamak, sıkıp suyunu çıkarmak. meyve suyuna "asir" deniyor örneğin, sıkıp suyu çıkarıldığı için. sabahtan akşamüstüne kadar çalışan insanın suyu çıktığı için ikindi vaktine de asr denmiş. bu bir günlük döngü, doğum-ölüm döngüsüne benzetilip, bu doğum ölüm döngüsünün bulunduğu zaman ölçeklerine de asr denmiş: ömür, çağ, 100 yıllık devir... 

daha önceden şahitlik ayetlerinin birincil amacının muhatabın zihnini genişletmek ve kavram dünyasındaki daha fazla düşünceyi harekete geçirmek olduğunu söylemiştik. asr'ın şahitliği ile de yukarıda verdiğimiz tanımlardan yola çıkarak şunların harekete geçirildiğini söylemek yanlış olmaz:
- insan ömrü ve bu ömürde yapılanlar => şimdiye kadar ben ne yaptım sorgusu
- her geçen gün baskılanıyorum, suyum sıkılıyor adeta => olaylardan öğrenme sorgusu
- ömür tükeniyor => acaba arzu ettiklerimi yapabildim mi sorgusu
- zamanı kontrol edemiyoruz => ne yapsam zamanımı daha iyi değerlendirmiş olurum sorgusu
- hep bir şeylerin peşinde koşturuyoruz => gözden kaçırdıklarımız ne olacak sorgusu

bu sorgulamalar bize aslında şunu gösteriyor: insanda kalıcı olma arzusu var. allah, sonlu insan bedenine sonsuzluk fikrini yerleştirip onu tercihlerinde özgür bırakarak, insana kendini aşıp kendi yöntemince kalıcı olanı keşfetmeye zorlamıştır. zorlamak deyince bunu olumsuz algılamamak lazım. zorlanmadan güzel şeyler elde edilmiyor, tıpkı kömürün baskıyla elmasa dönüşmesi gibi. zaman algısı da bu kalıcılık sürecinde en büyük baskıyı yapan şey. insanlar kendine ayrılmış zaman süreci içinde, kendince kalıcı olanı yapmaya çalışıyor. herkes etrafını ve kendi için okuyor (kader-ölçü analizi) ve bir kalıcılık (sonsuzluk) yöntemi geliştiriyor. kimileri sanatla, edebiyatla bunu yapıyor, kimileri üreyerek, kimileri büyük paralar kazanıp büyük şirketler kurarak. insan sürdüğü ömürde, kalıcı bir şey imar ederek kendindeki o "hasarlı" (sonsuzluk fikrinin içine hapsolmuş sonluluk) yanı tamir etmeye çalışıyor. 

bu ayeti duyan kişi; ister cahiliyye dönemindeki bir köle olsun, ister muhammed nebi olsun, ister zengin bir kralın şehzadesi olsun, isterse günümüzdeki biz; ne yaşamış olursa olsun, hepimizin içinde canlanan şeylerin ortak bir noktası var: yarım kalmışlık. ne hakettiğimizi tam almışız ne de ettiğimizi tam bulmuşuz. her şeyimiz geçici, kusurlu ve hasarlı. 


2. İnne-l-insâne lefî ḣusr(in)
2. ayetin türkçesi: kesinlikle insan hüsrandadır

suremiz moral bozarak devam ediyor: hepimiz hüsrandayız. 

ayet "inne" kelimesi ile başlıyor. kesinlikle, şüphesiz gibi anlamları var. aynı zamanda varlık belirten anlamı da var. aynı kapıya çıkıyor gerçi ama ayetin anlaşılmasında kolaylık sağlayabilir. inne kelimesi inniyet yani "varlık" göstergesidir. 

ayetteki diğer kelimeleri analiz edelim:
el-insan => the insan => insan soyu
hüsr => HSR (hasar) 
husrin => çok hasarlı, devamlı hasarlı, özü hasarlı
bu kelimeleri başta inne (varlık) ile birleştirince şöyle anlaşılması daha doğru olur: insanın doğası (varlığı) hasarlıdır = kesinlikle insan hasarlıdır (hüsrandadır)

yukarıda yeteri kadar yazdık aslında. insan doğası gereği bir yarım kalmışlık bir hasarlı durum içindedir. insanın allahım bizi niye böyle yarattın diye sorası geliyor değil mi? niye hasarlı ve yarım yarattın? aslında bu noktada bu serzenişi yapmak yersiz. sonuçta insan seçimlerinde özgür. seçtiğimiz şeyler bizi hasarlı hale getiriyor. odak noktasına aldığımız şeyler için mücadele ederken asıl yapılması gerekenleri, yani bizi onaracak olan eylemleri kaçırıyoruz. örneğin odak noktasında biricik çocuğu olan bir anne, çocuğunun beklentileri boşa çıkarmasıyla hayatı altüst oluyor. ya da odağına şirketini alan bir iş adamı, kendi kontrolünde olmayan bir şey için maddi zarar görerek emekleri boşa çıkıyor ve büyük ızdıraplar çekiyor. odağımıza aldığımız şeyden beklentimiz aslında bize hasar veren. 

bu ayeti muhammed nebi'nin yoldaşları açısından düşünelim. muhammed nebi mekke'yi esir almış sömürücü müşriklerin gölgesinde bir devrim ateşi yakmaya çalışıyor. mekke nüfusunun çoğunluğu şirketleşen müşriklerin zulüm görüyor, hakkı yeniyor. muhammed nebi'nin yoldaşları var, kendisine inanan güvenen insanlar var ancak onlar da insan. kendilerine ait bir yaşamları var ve tahmin edersiniz ki yaşamları şu satırları okuyan bizlerden onlarca kat daha hasarlı. ne konforu var, ne özgürlüğü, ne parası ne pulu. adamın kendi bile kendinin değilken, nebi diyor ki kalkın (kum) devrim yapacağız. adam devrime katılacak ama onu katılmasından alıkoyan hasarlı bir yaşamı var. bu hasarlı yaşam, köleleri efendilerinden allahmış gibi korkan bir yapıya dönüştürmüş. dolayısıyla odağına sahibini aldığı, köleliğinden memnun insanlar ortaya çıkmış. 

günümüz de aslında çok farklı değil. kapitalist tüketim odaklı sistem, tükettikçe var olunacağını dikte ederek insanların kişiliklerini yok ediyor. odağa döngüsel olarak sürekli yeni nesneler yerleştiren yeni dünya insanı, sürekli hasar görmesine rağmen ya da tükettikleri kendine ilaç olmamasına rağmen adeta concorde sendromuna yakalanmışçasına aynı şeyleri yaparak bir adım ilerleyemiyor.

concorde sendromu
concorde uçaklarını biliyorsunuzdur. concorde uçakları zamanının mühendislik harikasıydı. ancak hammadde, emek ve geliştirme maliyetleri uçağın sağlayacağı gelirlerden oldukça fazlaydı. ancak şirket, uçağı uçurana kadar bu zarardan dönmedi ve uçak göklere çıktığında, üreten şirket batmıştı. concorde sendromu, bir şeyin zararlı olduğunu bildiğin halde çok emek, para, zaman harcadığın için vazgeçememektir. oysa dostoyevski'nin dediği gibi, yanlış trene binildiğinde ilk istasyonda inmeye çalışmak gerek. çünkü yanlış yönde mesafe ne kadar artarsa, dönüş maliyeti de o kadar artar.

schopenhauer'in sarkacı gibi, bir oraya bir buraya salınırken mutlu olsak da aslında sürekli bir hasar alma süreci etkin. ne yapmalı? ne etmeli de bu döngüden çıkmalı? odağa neyi almalı ve hasarlı yaşamımızı onarmalı?
cevabı bir sonraki ayette.


3. İllâ-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti ve tevâsav bilhakki ve tevâsav bi-ssabr(i)
3. ayetin türkçesi: ancak şunlar istisna: iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı (gerçeği, adil olanı) tavsiye edenler, birbirilerine sabrı (direnmeyi) tavsiye edenler.

çözüm ayetine ulaştık. bugüne kadar hasar almış veya komple zararda bir yaşam sürmüş olabiliriz; artık insanı bilenden, insanı bu döngüden çıkaracak anahtar geliyor: iman, salih amel, gerçeği-adili tavsiye etmek, direnmeyi tavsiye etmek. şimdi bu 4 maddeyi açacağız.

1. iman etmek: iman, çok ama çoook yanlış anlaşılmış bir kelime. kelimelerle tarif edilemeyecek bir dünyaya girişten, dille söylenince alınan bir kimliğe dönüştürülmüş. öyle bir kimlik ki bir cümle söyleyince hemen alabiliyorsunuz, o kadar basit ve değersiz yani. kelimei şehadet getirdik, oldu bitti, iman ettik. e allah kabul etsin o zaman. iman böyle bir şey değil. iman, yaratanla irtibatlı olmaktır, bu irtibatı kuracak zihinsel erginliğe ulaştığını gösterir. bu erginlik, insanın dış dünyayı hiç olmadığı kadar farklı ve geniş görmesine sebep olur. örneğin bir ağaca bakarken sadece ağaç değil, bir yaşam, bir görkem, bir işleyiş (ekosistem) görürüz. adaleti, hakkaniyeti gözümüzle görmeyiz ancak topluma bakınca adaletin olup olmadığı zihinimize çarpar. nesnelerin ve olayların arka planını görebilenlerle, sadece gözünün gördüğüyle yetinenler bir olur mu? 

ayrıca, bu irtibat seni yatay düzlemde insanlarla olan ilişkilerini ve eylemlerini düzenler. iletişim ve eylemler düzelmiyorsa, iman konusunda bir sıkıntı var demektir. imanlı insan, güven veren insandır; onun elinden ve dilinden hiçbir şey zarar görmez.

sure özelinde bakacak olursak şunu söyleyebiliriz: insan hasarlı yaşamını, zihinini genişleterek onarabilir. bu süreç nasıl işliyor? aslında basit, zihni genişleyen insanın odağına artık gözle gördüğü nesneler değil, gönlüyle gördüğü kavramlar yerleşir. zihin daraldıkça insan sadece kendine odaklanır. hasarını onarmayı bırak, odağına aldığı güdüleri, ihtiyaçları, her şeyiyle kendinde hasar açmaya devam eder. kendini daralta daralta tabuta sokar, artık bir ölüdür. imanlı insan ise uçmaya başlar. tıpkı kafesinden salıverilmiş bir kuş gibi. kafesinde sakince duran kuş, kafesin kapısını açtığınız anda etrafta uçmaya, deli gibi hareket etmeye başlar. kuşun özünde (varoluşunda) uçmak var, özgürleşince kendi varoluşunu gerçekleştiren eylemleri yapar. buna tesbih diyorduk hatırlarsanız: [Vizyoner Tefsir 9 - Ala Suresi (Tesbih ve Amaçlılık Üzerine)]. insan da aynı örnekteki kuş gibi, önce kafesinin kapısını açmalı (iman ile daha geniş bir zihin dünyasına açılmalı) ve özgür dünyasında kendi varoluş amacını gerçekleştiren eylemleri yapmalıdır, yapacaktır. 

peki nasıl iman edilir? ne yapayım da imanı kazanayım? öncelikle içinde yaşadığınız ve gözle gördüğünüz dünyanın size yetmemesi gerekir ki insan bir arayışa çıksın. bu arayış esnasında, insan gözüyle gördüğünün ötesindeki kavram dünyalarına bu kavramları öğrenerek girer. bir hakimi düşünün, hukuki kuralları iyi öğrendiği ve insanları da iyi okuyabildiği (ikra) ölçüde adil bir hüküm verebilir. demek ki biz de önce öğreneceğiz ki kavramların dünyasına girelim ve toplumda bu kavramları gözlemleyebilelim. gerçeği arayan insan, gözlemlediği kavramların ışığında kendi yaratıcısını tanımaya başlar (düşünüyorum öyleyse varım ve beni yaratanın varlığı, benim varlığımdan kesindir) bu tanıma süreci (ister kuranla birlikte, ister doğayı ve insanları gözlemleyerek), öğrenme ve gelişme süreci insanı gerçek olan kavramların sorumluluğunu üstlenmiş ve yaşamını buna göre planlayan bir insan meydana getirir. insan yaratıcısını tanıdıkça, gönlü yatışır, hasarları onarılır. rad 28'de dendiği gibi: kalpler, allahı zikrettikçe yatışır. 

hasarlı insana verilen ilk öğüt, zihninin sınırlarını, sonsuzluğun sınırlarına doğru genişletmesidir. tabii önce o kafesten çıkmak lazım. kuran ayetleri de bu çıkışın en kolay ve güzel yollarından biri.

2. salih amel: imanın getirisidir. allahla dikine kurduğu ilişki neticesinde, zihnini büyük kavramlarla genişleten insan artık bu kavramların sorumluluğunu da üstlenmiştir. bu sorumluluklar insanın yatay ilişki kurduğu diğer her şey ile olan etkileşimini etkiler. zihin dünyası dar olan bir zihnin, adalet için hak için devrime kalkışması mümkün müdür? atatürk ve silah arkadaşları dar zihinli olsalar, sadece kendilerine çalışıp osmanlıdan aldıkları saltanatı devam ettirirlerdi. ancak bu insanlar, emeklerini sömürülenler (yani biz) özgürleşsin diye verdiler. muhammed nebi'ye sömürücü mekkeli müşrikler neler neler önerdiler: para, pul, şan, şöhret, kadın, herşey... ancak bunların hiçbiri, nebi'nin zihnindeki özgürlükten, adaletten, eşitlikten daha değerli değildi.

salih => ıslah eden => onaran, sulh getiren
salih amel kavramını kuran ayetlerini analiz ettikçe daha da detaylandıracağız. ancak temel olarak bilinmesi gereken şey, eylemin ıslah edici yani onarıcı olmasıdır. insan, yaşamı onarıcı eylemlerle kendi hasarlarını onarır. peki bu nasıl olur? bir eylemi salih amel yapan şey nedir? bir eylem, ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasını ya da devamını sağlıyorsa, o eylem salih ameldir. insan içinde bulunduğu zihin dünyasının ışığında, toplumda ya da doğada gözlemlediği bozukluğu tespit eder ve bu sıkıntının giderilmesi için (sulh gelmesi için) eylemde bulunur. bu eylemler salih ameldir. insanların arasında gerçekleştireceğimiz eylemler de insanlara sulh getirmeli, onları özgürleştirmeli ve daha iyi bir yaşam sürmelerini sağlamalıdır. muhammed nebi cahiliyye mekkesindeki insanlar haklarına kavuşsun ve özgürce yaşayabilsinler diye devrim yapmıştır. atatürk de keza, türk insanının saltanat altında ne büyük acılar çektiğini görmüş ve hem antiemperyalist güçleri hem de kendi halkını sömüren kansız saltanatı devirmiştir. ve bu iki örnek devrimin sonucunda, halka sulh gelmiştir. bu sulhun onurunu yaşama zevki de bu iki devrimcinin ve yoldaşlarının hakkıdır. 

hasarlı insana verilen ikinci öğüt, ıslah edici onarıcı eylemlerde bulunmasıdır. bu kendimizi zorlayarak yaptığımız bir şey değil. imanın getirisi. iman eden insan, girdiği kavramlar dünyasının sorumluluğunu alır ve eylemlerinde bu dünyanın izleri vardır. kavram dünyasının büyüklüğü, eylemin dokunduğu alanın-insanın büyüklüğü-çokluğu ile doğru orantılıdır. gelişim de budur, kavram dünyası genişledikçe, buna emek verdikçe, daha çok insanın hayatına olumlu anlamda dokunan eylemler gerçekleştirir. odağında sadece kendi güdüleri ve ihtiyaçları bulunmayan insan, kendi kendini tıpkı doğa gibi, açık yaranın kaşımadığın sürece iyileşmesi gibi onarır. toplum olarak bu görüş benimsenirse, herkes ortak ve çoğulcu yaşamın kurulması için çabalarsa, toplumda hasarlı yaşam kalmaz ve böylelikle dünyada cenneti yaşamış oluruz.

3. gerçeği-hakkı tavsiye etmek: gerçeğin tavsiyesi oldukça önemli. halkın durumu ortada. nereye gittiğini bilmeden etmeden, gözlerini kendi ihtiyaçlarından ayırmadan yaşama devam eden insanoğlu. uykudan uyandırılmaları lazım. iyiliğin ve gerçeğin yayılması, daha çok alanda yer bulması gerekiyor. iman eden ve salih amel işleyen bir insan, yalnız kaldığı ölçüde yorulur. sayıca artmamız, yeteneklerimizi çeşitlendirmemiz gerekiyor. iyiliği, özgürlüğü bulaştırmamız gerekiyor. insanları kafeslerinden çıkmaları için cesaretlendirmemiz gerekiyor. kafeslerinden çıksınlar ve onlar da bizim hasarlarımızı onarsınlar. bu süreç etkileşimli ilerliyor, herkes birbirine dokunacak. gerçeği tavsiye eden insan, odağının değişmesine izin vermeyen insandır. insanlar birbirlerine gerçeği-hakkı tavsiye ederek odaklarının boş şeylere kaymasına engel olurlar. 

4. direnişi tavsiye etmek: hasarlarımızı onarmak zor ve uzun bir süreç. bu süreç içinde bizi vazgeçme noktasına kadar getiren bir sürü olay ve insan olacak. ancak bizim talip olduğumuz şey bambaşka. biz allaha iman ederek büyük bir dünyaya girmeye talip olmuşuz. bu dünyanın getirdiği bilgi ve sorumlulukları üstlenmişiz. gerçeği de öylesine odağa almışız ki tavsiyelerimiz de hep bu yönde. ancak tabii süreç burada yazdığımız gibi kolayca akıp gitmeyecek. üzüleceğiz, sıkıntıya düşeceğiz, hakkımız yenecek, terkedileceğiz... odağımızın kendimize dönmesini zorlayacak bir sürü şey yaşayacağız. ancak dönmek yok, kolayın bize kolaylaştırıldığı (leyl 7) bir yaşamı hedeflemişiz. vazgeçmek yok. sabır kelimesini daha önce analiz etmiştik, onuncu ayeti lütfen hatırlayalım: [Vizyoner Tefsir 3 - Müzzemmil Suresi (Kişilik İnşası)]. öncelikle kendimizi direnişe zorlayacağız. daha sonra diğer insanlara direnmelerini, yılmamalarını tavsiye edeceğiz. burada şunu unutmamak lazım, sabır katlanmak değildir, sabır direnmektir ve insanlara direnmelerini yani eylemde bulunarak mücadele etmelerini tavsiye etmeliyiz. direnerek gerçeğe yönelen insan, elbette eninde sonunda iman edecek ve salih ameller gerçekleştirecektir. böylelikle tüm topluma bu iyilik bulaşacak ve cennet gibi bir dünya kurulacak. böylelikle hepimiz zamanımızı muhteşem bir gelecek ile anlamlandırmış olacağız.

allah hepimizi zamanını ıslahla değerlendiren kullarından eylesin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder