4 Haziran 2025 Çarşamba

Vizyoner Tefsir 2 - Alak Suresi (İkra - Oku/Anla)

rahman rahim olan allahın adıyla

islamın kitabı bir emirle başlıyor: "ikra". ikra kelimesini dümdüz çevirirsek "oku" anlamına geliyor. ancak buradaki okuma bir yazılı metni seslendirmek anlamında değil. buradaki oku, "oyunu okumak" anlamında, seslendirmekten farkı "ikra" emrinin içinde anlamayı barındırması. ikra demek, anlamak için oku demektir, okunan şeyin arkasındaki amacı ve vizyonu görmek demektir. seslendirme olarak okumaya "tilavet" deniyor, dışından sesli kuran okuyan hoca tilavet etmiş oluyor ya da telefonunuzdan kuran ayetleri açıp sesli dinliyorsunuz diyelim, bu da tilavet; papağanın ezberlediği ayeti okuması da tilavet. vahyin bir emir ile başlamasının hatta "ikra" emri ile başlamasının arkasındaki vizyon çok büyük. bu vizyonu gücümüz yettiğince size yansıtmaya çalışacağız.

alak => alaka => sevgi-bağ

suredeki ayet sayısı: 19

1. İkra/ bi-ismi rabbike-lleżî ḣalak(e) [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: oku-anla, yaratan eğitici-öğretici'nin adına/adıyla
ayetin hedefi: muhammed resul ve kuranın kapağını kaldırıp, okuyup anlama niyetindeki herkes bu ayetin hedefindedir. bir emir ile başlayan ayetlerin hedefi doğrudan biziz. emir kipi ile başlayan ayetleri bu şekilde değerlendireceğiz ve ayetin sorumluluğunu alacağız.

insanı harekete geçiren, eylem yaptıran şeyler insanın içindeki duygu dünyasındadır. örneğin yardıma muhtaç birine yardımda bulunmamız için öncelikle o insanla empati kurmamız gerekir. kötü niyetli ya da menfaatçi biri de yardımda bulunurken, yardımda bulunacağı insanla değil, yardımı gözetleyen insanla empati kurar, onun gözünden kendi menfaatini ölçer. her eylem, arkasında bir duygu dünyası barındırmaktadır. dürtülerimiz de (hayvani dürtüler: acıkmak, sinirlenmek, üzülmek, libido ...) bu duygu dünyasını oluşturan dinamiklerden. hepimizin bir hayvani yönü var, kuranda ileride de bahsedeceğimiz gibi nefs terbiyesi bu kısmın ehlilleştirilmesi ile ilgili. doğu felsefelerinin geneli, hatta doğu felsefelerinden islama yansımış olan tasavvuf ve benzeri akımların odak noktasında bu nefs terbiyesi yatıyor. nefsin, yani insanın kendisinin terbiye olması hayvani dürtülerini yok etmesi değildir. şehvet yok olursa insanlık üreyemez biter, öfke olmazsa ani gelişen bir zulme nasıl anlık tepki verilemez, insan üzülmezse bir yetimle empati kuramaz, insan kibrini tamamen yok ederse her türlü manipulasyona açık olur. demem o ki dürtülerimiz de gerekli, ancak bu dürtülerin kontrollü bir şekilde kullanılması faydalı oluyor. dürtünün çoğu zarar, azı ise yeterli değil, tam dengeli kullanılması lazım. dürtülerimizi de barındıran duygu dünyamızı dengeli ve en iyi şekilde kullanmak için zemininin sağlam olması gerekiyor. bu zemini ise allah "oku-anla" emrini insana vererek yapıyor. ayette neyin okunacağı bilgisi verilmediği için bu "her şeyi oku-anla" demek oluyor, "yaratılmış her şeyi oku-anla". anlamak, esasen içimizdeki bilgiler arasında bağ kurmak demek. örneğin insanın içinde dört bacaklı, kıllı, sivri dişli ve havlayan hayvanın köpek olduğu bilgisi var. dışarıda bu özelliklere uygun bir hayvan gördüğümüzde, bu hayvanın görüntüsü ile içimizdeki az önce saydığım bilgiler arasında bağ kurup, o hayvanın köpek olduğunu anlıyoruz, anlamak bağ kurmak demek. oku-anla emrinden sonraki kısımda allah rab ismini kullanıyor. kuran ayetlerinde geçen allahın isimleri, bizim takınacağımız tavır açısından önemli. rab ismi var ise ayette demek ki biz bir şey öğreneceğiz, bir konuda eğitim alacağız, içimizdeki bilgilerin arasında bağ kuracağız. bu ayette de oku-anla emrinin ardından eğitici-öğretici olan allahın adına/adıyla kısmı geliyor. bu kısımda okuyup anlayacağın "yaratılmış" şeylerin arka planında, merkezinde, odağında, her yerinde eğitici-öğretici bir allah olduğunu söylüyor. 

çıkarılan ders: her şeyi oku ve anla. evreni okuduğun sırada, her şeyin arkasında, odağında, merkezinde ve her yerinde eğitici-öğretici bir allah olduğunu unutma. kendi içindeki bilgiler arasında bağ kurarken, bu bağların ucunun allaha uzandığını anla. bu ayet insanın dışarıya bakması içindir, oku-anla emri insanı dünyaya ve yaşama bakması ve oradan bilgi toplaması için yöneltir (yöneltmek => hidayet). dünyadan toplanan verilerin ise bağlanacağı en uç nokta eğitici ve öğretici allahtır. bu ayet aynı zamanda allah merkezsiz bir bilim-bilgi anlayışını da reddetmektedir. 

2. Ḣaleka-l-insâne min ‘alak(in) [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: o yarattı insanı sevgiden
ayetin hedefi: insanın özünün ne olduğunun bilgisinin verilmesi

bu ayetteki alak kelimesini embriyo, kan pıhtısı diye çevirenler var. sadece insan embriyodan türemiyor. tüm hayvanat embriyodan türer, ayette "insan" kelimesi geçtiğine göre alak kelimesi için mecaz anlamını dikkate almak gerekir, yani sevgi-bağ. zaten ilk inen ayet paketine komple bakıldığında (alak suresi 1-5) sevgi-bağ anlamının doğru çeviri olduğunu görmek mümkün. daha öncesinde allahın en öne çıkardığı iki isminin rahman ve rahim olduğunu yazmıştık. allahın insanı sevgi-bağ'dan yaratması da bu doğrultuda tam tutarlı. 

varoluş (varlık) sancısı: neden varım? bu sancının kaynağı bu sorunun karşılığının yani cevabının içimizde olmayışı. eğer bu soruya kesin ve net bir yanıt verebiliyorsanız, gerçekten çok şanslısınız. cevabın doğru olup olmaması da önemli tabii. hatta bu cevabın ne kadar kapsayıcı olduğu da önemli, bu kapsayıcılık insanın çapını gösterir. örneğin muhammed resulun varoluş amacı, kendisinden sonraki zamanları da kapsayan büyük bir insanlık onuru mücadelesidir ve gelecekteki insanları da kapsayan bir çaptadır. örneğin atatürkün çapı sadece türkiye cumhuriyeti değil, onun örnek olduğu tüm anti-emperyalistlerdir. örneğin varoluş amacına yalnızca kendi çocuğunu koyan birinin çapı 2 kişiliktir, yalnızca parayı amaç edinen insanın çapı kendisi kadar bile değildir. kuran ayetlerini açıkladıkça biz de kendi açımızdan anladığımızı derin derin düşünüp kendi varoluş amacımızı aramalıyız. kuran bu konuda insana çok yardımcı oluyor, bilgi vererek insanın bir amaç belirlemesinde ya da var olan amacı ortaya çıkarmasında en etkili aktör, ancak bunun gerçekleşmesi için ilk olarak "anlam arayışı" gerekiyor. bu arayış olmazsa insan anlamsızlık ile cezalandırılıyor.
burada bir sorunsal var: varoluş amacımız biz doğmadan mı belirleniyor, yoksa bu amacı kendimiz mi belirliyoruz? bu sorunsalı da ayetleri okuyup üzerine düşündükçe çözeceğiz inşallah. 

"hira mağarası" ilk vahiy paketinin indiği yer. hira kelime anlamı olarak "arayış" demektir. o mağaranın adı eskiden de hira mıydı, sonradan mı koyuldu bilmiyoruz. muhammed resul olmadan önce evli, cocuklu, kazancı iyi, toplum içinde el üstünde tutulan (el-emin, güvenilir) biriydi; dışarıdan baksan yerli yerinde güzel bir yaşamı vardı. yetimlikten ulaştığı bu rahatlık aslında çoğu insanın sırtını arkasına yaslaması için yeterliydi ancak muhammed böyle yapmıyordu. muhammedin resul olmadan önce de hira'ya çıkması kendisinin bir arayışta olduğunu gösterir. muhammedin resul olmadan önce sürekli "hira"ya çıkıp düşünmesi oldukça önemli bir mesele. muhammed rahat battığı için "hira"ya çıkıp düşünmüyordu. ona batan şeyler insanlık onurunu yok etmeye çalışan her şeydi. hassas, duyarlı ve eleştirel akla sahip bir insanın doğal olarak dert edineceği şeyleri düşünüyordu. bir ayet ile "arayış" kavramını destekleyelim: cin suresi 14. ayet: “Kuşkusuz içimizde müslüman olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var. Kim müslüman olursa, işte onlar doğruyu arayıp bulmuşlardır.” bu ayette müslüman olmanın şartlarından biri de doğrunun aranması olarak verilmiştir. 

** her insanın kendini toplumdan izole edip ahlaki meseleleri düşüneceği bir mağarası olmalı. insan arayışta olmalı ki doğruyu bulabilsin. arayışta olmak için öncelikle insana eleştirel bir akıl gerekir. öncelikle etrafını ve kendini eleştirebilmelisin ki hakikati aramak için bir çıkış noktan olsun, seni bir şeyler hiraya çıkarmalı, arayış yoksa, çaba yoksa, hakikat yok.

** tasavvuf ve benzeri doğu felsefeleri: bu felsefelerde insanların iyiyi de kötüyü de sevmesi öğütlenir. her şey, kötü şeyler bile olumlanır ve güzellenir. bu felsefelerde kaygının kaynağı insanın etrafından olumsuz veri toplaması olarak söylenir. bu felsefelerin amacı eleştirel aklı yoketmek ve doğal bir sonuç olarak hükmeden ekip ya da insan kimse onların otoritesini sağlamlaştırmaktır. tasavvuf ve benzeri doğu felsefeleri islama girdikçe acı çekmek kutsallaştırılmış, sıkıntıların var olması gerektiği vurgulanmış ve insanın kötüyü iyiyle değiştirme iradesi yok edilmeye çalışılmıştır. doğu felsefeleri insanın kendini iyi hissetmesini, geçici bir şekilde huzur hissetmesini de sağlayabilir, bu yüzden insanlara doğru gibi geliyor da olabilir. ancak bir hakikat yolcusu öncelikle hakikati ve ahlakı gözetir, emredildiği gibi eleştirir ve sorumluluk alıp bir şeyleri değiştirmek için çaba gösterir. her şeyi iyi ve olması gerektiği gibi gören insan hiçbir şeyi değiştiremez, ancak kendini aldatır.

çıkarılan ders: ayet ile birlikte kuran muhatabına insanın özünün sevgi bağ olduğunu veriyor. madem özümüz sevgi, kendi özümüze uygun davranalım ve bir sevgi yurdu oluşturmayı kendimize varoluş amacı edinelim. diğer insanlar ile ya da eşyalar ile kuracağımız bağları "hakikat çerçevesinde" sevgi ile kuralım .

3. İkra/ ve rabbuke-l-ekram(u)
ayetin türkçesi: oku-anla, senin eğitici-öğreticin (rabbin) sonsuz vericidir. 
el-ekrem: hiçbir karşılık beklemeden ve almadan sınırsızca veren anlamındaki allahın isimlerinden biridir. ekrem => ikram

yine aynı emir ile başlıyor bu ayet de. yinelenen emirler, nasıl insanlar için pekiştirme anlamında ise, kuran da insan için olduğundan, bu emir de pekiştirme içindir. (kafanı kaldır) ve oku-anla, senin eğitici-öğretici allahın karşılık beklemeden ve almadan sınırsız ve sonsuz şekilde verendir. emir kipinden sonraki kısımda, allah kendini tanıtmaya devam ediyor. 

çıkarılan ders: o zamana kadar süregelmiş tüm tanrı kavramlarını yıkarcasına bir allah tanımı ile karşı karşıyayız. günümüzde bile tanrılık hep korku, güç, otorite yönünden lanse ediliyor. müslüman olduğunu iddia edenler dahi sürekli "allah korkusu"ndan bahsediyor ve bu insanlar ibadet ritüellerini korku ile ya da cennet kazancı ile yapıyorlar. bu insanlara göre allah en güçlü en kudretli, cezalandıran ya da mükafatlandıran... ancak kuranı açıp okuyanlar ise allahı gerçekten tanıma şerefine layık olanlar. 
daha önce allahın rahman, rahim, rab (eğitici-öğretici) isimlerini öğrenmiştik. bunlara eklenen dördüncü isim de sonsuz, sınırsız ve karşılık beklemeden veren (ikram eden) anlamındaki "ekrem". 

4. Elleżî ‘alleme bil-kalem(i) [VİZYONER AYET]
ayetin türkçesi: o'dur öğreten kalem ile.
ayetin hedefi: öğrenme/öğretme sürecindeki kayıt tutma bilinci

muhammed nebiyi/resulu diğer peygamberlerden ayıran özellikler nelerdir diye düşündük mü hiç? bu kadar başarılı olmasının sebepleri nelerdi? isa nebi hristiyanlığı mı indirdi ya da musa nebinin getirdiği din musevilik miydi? bu soruların cevapları kuran ayetlerinde var, ayetleri açıkladıkça cevap vereceğiz hepsine. ancak bu kısımda mantıkla cevap vermek daha isabetli olacak, çünkü daha ilk inen ayetler paketini yorumluyoruz. dünya tarihi boyunca hayata gelmiş peygamberlerin tek bir mesaj (din) getirmiş olması dışındaki ihtimaller mantıksızdır, çünkü mesajı veren tektir. mesajı verenin tek olmaması zaten mesaj içeriğinde tutarsızlıklara yol açacağından, mesaj konusunda bir çeşitlilik olması söz konusu olamaz. neden bu kadar din var o zaman? çünkü mesaj tek ama peygamberler çok çeşitli. öncelikle hepsi beşer (normal insan) ve dolayısı ile hepsinin tarzı, stili, tutumu, karakteri, tipi, geleneği farklı. her peygamberi dinleyen toplum farklı. zaten tefsir yaparken bunun gibi farklılık gösterecek şeylere dikkat etmek gerekiyor. muhammedi dinleyen toplum çöl toplumu olduğu için cenneti ırmaklala, yeşilliklerle ifade ediyor kuran; cehennemi de ateşle, yanmayla tasvir ediyor. ayrıca cennet-cehennem soyut kavramlar mekkede inen ayetlerde sanki gerçek ve somut bir yermiş gibi anlatılırken, medinede inen ayetlerde soyut kavramlarla açıklanıyor. tarih boyunca insanların soyut şeyleri kavraması zaten oldukça zor olmuştur. bu sebeple de zaten verilen mesajlar ya da vahiyler hep bozulmuştur. muhammed nebinin/resulun en başarılı peygamber (en son peygamber) olmasının sebeplerinden en büyüğü kayıt tutmasıdır, bu yöntemle mesaj içeriği olduğu gibi korunmuştur. muhammed resul vahyin kaydının tutulması gerektiğini ilk vahiyde anlamıştır ve öyle de yapmıştır. muhammed resulun kayıt tutma sistemine daha sonra değineceğim, vahyin içeriğini tamamen koruma amaçlı bazı önlemler alınmıştır. 
muhammed nebinin içinde bulunduğu toplum sözlü toplumdu, sözlü kültür hakimdi. sözlü kültürden yazılı kültüre geçmek bu ayetin toplumsal yansımasıdır. sözlü toplumda doğru-yanlış, haklı-haksız, güzel-çirkin birbirine girmiştir, insanlar sözlü toplumlarda kolayca eğitimsiz bırakılıp köleleştirilebilir, soyları silinebilir, insanlar birbirilerine kolaylıkla hakkına geçip zarar verebilirler. yazılı toplum yasalar toplumudur, hem bilgi kaydedilir hem de yasalar insanların kayıtlı varlıkları korur, bu şekilde toplumun hem refahı hem de ahlakı ilerler.  

çıkarılan ders: ayetin günümüze mesajı çok açık. kayıt tutun. bilgi-bilim kaydı tutulduğu sürece ancak doğru ve düzgün ilerleyebilir. aksi takdirde söz ile ilerleyen her şey tahrif olur, bunu kulaktan kulağa oynarken dahi görebiliyoruz. başta verilen mesaj, kulaklardan ilerledikçe her insanda farklılaşıyor ve en sonunda, orijinalle hiçbir alakası olmayan bir söz kalıyor elimizde. örneğin hadis müslümanlarını ele alalım. hadis müslümanları, kaydı o an tutulmuş ve koruyucusu allah olan ayetleri okumak yerine, muhammed nebiden 300 400 yıl sonra yaşamış insanların kulaktan kulağa gelen cümlelerini kayıt ediyorlar ve bunu kuranı açıklamak için kullandıklarını iddia ediyorlar. halbuki kuran mübindi (apaçık bir kitap). apaçık bir kitap neden anlaşılmaz olsun, kuran eksik mi? kuran eksik olduğu için mi hadislele açıklamaya çalışıyorlar? hadisçilerin ve hadis müslümanlarının derdi maalesef kendileridir, bu yüzden hadis adı altında kendi kişisel ya da ailesel (kabilesel) isteklerini belirtmişlerdir. günümüzdeki cübbe giyip sakal bırakan çoğu insanda bunu gözlemleyebiliyoruz. bu insanlar kendi bağlı bulundukları kurumlara, cemaatlere, tarikatlara avantaj sağlamak için sürekli hadis naklediyorlar. cuma hutbelerinde hadis duymaktan, hükümet güzellemekten kuranı unutur oldu millet. öyle imamlar, ilahiyatçılar var ki hadisleri türkçe anlatırlarken kuran ayetlerini arapça okuyorlar. cenaze evine gidiyoruz bir saat boyunca arapça kuran ayetleri dinliyoruz. ergenliğinden beri namaz kılan yakınlarım daha fatihanın anlamını bilmiyorlar. neden? anlaşılmasından mı korkuyorlar bu imamlar ilahiyatçılar? kuranın, devrimci ve hakkını arayan bir toplum yaratmasından korkuyorlar sanırım. zira o günlerde de aynı insanlar vardı muhammed nebinin karşısında. kayıt tutulmasına karşı, her şeyi sözle ilerletip istediği gibi eğip büken insanlardı bunlar. böyle insanlar için şu ayet gelmiştir: yusuf suresi 111: Doğrusu onların kıssalarında, aktif akıl sahiplerinin alacağı bir hayli ibret vardır. (Vahye gelince:) o asla uydurulmuş bir hadis değildir. Aksine önceki (vahiylerden) kendisine ulaşan hakikatleri doğrulayan ve her şeyi(n dayanacağı temelleri) açık seçik ortaya koyan ve yürekten inanan bir toplum için bir kılavuz ve bir rahmet olan (hitaptır). o günün insanları o günün dinini ellerine almış istedikleri gibi hadisle onunla bununla evirip çeviriyorlardı. bugun de aynısını yaşıyoruz. bu tarz insanlara karşı sessiz kaldığımız sürece de sayıları ve baskınlıkları artacak. allah hepimize bu tarz insanlara karşı mücadele gücü versin. 

5. ‘Alleme-l-insâne mâ lem ya’lem
ayetin türkçesi: öğreten insana bilmediklerini
ayetin hedefi: insanlık tarihindeki öğrenme sürecinin kayıt tutma bilinci ile paralelliği

ilk inen ayet paketinde vurgulanan isim rab. bu isme paralel doğrulta bir ayet. bir şeyi öğrenmek demek, o konuda bir temel oluşturmak demektir. ve temel sağlamlığı öğrenilen şeyin kaydının tutulması ile ilgilidir. insanlık tarihi boyunca allah insanları eğitip-öğretmiş. kaydı tutulan bilgiler ve bilimler ilerlemişler ve insanoğlu bilmediği şeyleri kayıt tutarak bilir hale gelmiş. 

çıkarılan ders: sözle değil kayıt tutarak ilerlersin. söze bakma yazıya bak, kayda bak.

6. Kellâ inne-l-insâne leyatġâ
ayetin türkçesi: hayır, insan mutlaka azar
ayetin hedefi: insanoğlunun doğasında azmak (haddini aşmak) vardır bilgisinin verilmesi
kella: herkesin farklı bir tercüme yaptığı bir kelimedir bu. aslen edattır. önceki ve sonraki cümleye göre anlamı değişir. kuranda kattiyen, kesinlikle diye tercüme edilince anlam yerine çok iyi oturuyor. bu yüzden bu tercümeyi tercih ettik.

insandır, azar. hemen bir yerleri şişer, haddini aşar. nedenini bir sonraki ayette görüyoruz.

çıkarılan ders: insanız ve insan içinde yaşıyoruz. doğru eğitimi-öğretimi almamış insan, muhakkak ki azacaktır. bunun bilincinde olmak oldukça önemli. insanın doğasında azmak var, haddini (sınırını) aşmak var. bu ayeti iki yönlü düşünelim, insandır azar; biz de insanız, biz de azabiliriz. bu yüzden azmamaya çalışmalıyız. fatiha suresi tefsirinde eleştirel aklın önemine vurgu yapmıştık. eleştirel akıl insanın özeleştiri yapıp azmamasını sağlayan ilahi bir mekanizmadır ve ancak akıllı ve cesur insanlara göredir. 

7. En ra-âhu-staġnâ
ayetin türkçesi: kendi kendine yettiğini sandığında
ayetin hedefi: insan neden azarın cevabı. 

insanın kendi kendine yettiğini sanması, azmanın sebebi olarak gösterilmiş. her kendi kendine yeten azmaz tabii ki. eğer doğru bir allah bilinci, evren-sorumluluk bilinci olmazsa insan azar. azan insan başkasının hakkına hududuna tecavüz eder. insanın yapısı kendini aşmak isteyen bir yapıdadır. arabalar yapıyoruz ayakların gücünü aşmak için, bilgisayarlar yapıyoruz bazı hesapları insan beyninden hızlı yapsın diye, teleskoplar yapıyoruz gözün ufkunu aşmak için. insanın doğasında aşmak vardır. ancak insan kendini eğitmezse aştığı yerlerde başka insanların hakkı çiğnenir. aşma arzusu doğru bir arzu, ancak hidayet (ilahi yönelim) olursa ancak bu aşma işlemi doğru sonuç veriyor. bu işin de ölçümü kolay, aşılan şey tüm insanlığın faydasına ise doğru, bir grup insana ya da sadece kendine faydalı bir aşma ise yanlış. 

çıkarılan ders: insanı tanı. insan doğasını tanı, insan aşma arzusuna sahip bir varlık. insanın bu arzusunun doğru kullanılması, tüm insanlığa fayda sağlıyor. insanları doğru aşma için eğitmek gerekiyor.

8. İnne ilâ rabbike-rruc’â
ayetin türkçesi: şüphesiz ki rab'a (eğitici öğretici allaha) dönüş kesindir
ayetin hedefi: işin sonunda ne olacağının bilgisinin verilmesi

kendisinden önceki iki ayet ile birlikte düşünülmesi gerekir bu ayetin. insan kendi kendine yettiğini sandığında azıyor, ne var ki ölüm var (rabbine yani eğitici-öğreticisine geri dönüyor). bu ayetten birkaç anlam çıkabilir. 
a) ölüm var, muhakkak öleceğiz ve rabbimize döneceğiz, onun karşısına çıkacağız, bu karşılaşma hesap vereceğiz anlamına da gelir.
b) insan azar, kendi kendine yettiğini sanar ancak döner dolaşır eksik-yarım-muhtaç durumda olduğunu farkedince yine eğiticine-öğreticisine geri döner. ayette rab (eğitici-öğretici) isminin kullanılması, azan insanın eğitimsizlikten azdığını söylemek içindir. kişi rabbine döndüğünde eğer yaşıyorsa eğitimine devam eder, yaşamıyorsa hesap verir. 
c) insan kendi kendine bir şey yapamaz. her şeyin kaynağı allahtır, allah da eğitir öğretir insan yola girer, yola girmeyen, öğrenmeyen insan kendi kendine yettiğini sanıp azar. demek ki ahlaki değerlerin kaynağı allahtır, allah rab ismi ile bu değerleri insanlara öğretmektedir, onları eğitmektedir.

çıkarılan ders: ölüm vardır. kendi kendine her şeyi halledebildiğini sanıp egonu şişirme ve insanların hakkına girme. hata edersen ya da azarsan rabbine dön, yani eğitimine ve öğrenme süreçlerine devam et. kendindeki ahlaki değerlerin kaynağının allah olduğunu ve sana öğreten de o olduğunu unutma.

9. Era-eyte-lleżî yenhâ
10. ‘Abden iżâ sallâ
11. Era-eyte in kâne ‘alâ-lhudâ
12. Ev emera bi-ttakvâ
9. ayetin türkçesi: gördün mü şu engelleyeni
10. ayetin türkçesi: salat eden kulu 
11. ayetin türkçesi: gördün mü, ya o (salat eden kişi), doğru yönde ise 
12. ayetin türkçesi: ya da takvayı emrediyorsa

bu ayetleri beraber yorumlamak gerekiyor. zira kuran ayetleri kesin net biçimde birbirinden ayrılmış değiller. bu yüzden hatta birçok kaynak farklı ayet sayıları nakletmektedir. besmelenin ayet olup olmaması gibi, bazı ayetleri kimi müfessirlerin birleşik halde değerlendirmesi gibi şeylerle kurandaki ayet sayıları hep birbirinden farklılık göstermiştir. aslında kuran ayetleri yorumlamada ayetleri teker teker alıp hüküm çıkarmak ya da değerlendirmek yanlış, bu yöntem bizi yanlışa sevk eder. örneğin bakara 191. ayete ya da nisa suresi 89. ayete bakıp bunları tek başına yorumlarsak bambaşka ve hiç istenmeyen bir sonuca yöneliriz. 

salat: kurandaki en kilit kelimelerden biridir. şimdiye kadar okuduğum tefsirlerin tamamında salat kelimesi "namaz" olarak çevrilmişti. bu çok yanlış bir çeviri; ya da aşırı eksik. namaz kelimesi farsçadır ve kuranda yer almaz. salat kelimesi dümdüz çevrildiğinde "manevi destek" anlamındadır: bir fikrin bir davanın arkasında durmak, fikren ve kalben desteklemek, yardımcı olmak. ancak şunu da unutmamak lazım kelimelerin anlamları da yaşayan dillerde zaman geçtikçe değişmektedir. bu yüzden şimdiki sözlük anlamına bakarak bir ayeti anlamaya çalışırsak yanılabiliriz. ilgili kelimenin o zamanki anlamına bakmak gerekebilir. ya da ilgili kelimenin kuranda geçtiği tüm ayetler incelenerek anlam elde edilebilir. salat kelimesine dümdüz "namaz" anlamı verip, bu büyük anlamlı kelimeyi sadece bir ritüele indirgemek milyarlarca müslüman adayının hakkına girmektir. ritüelleri yüceltmek kabileciliktir. vahiy ilk muhataplarından itibaren kabileciliği yıkıp, barış ve huzur ortamı sağlamaya gelmiştir. salatı namaza indirgemek, müslüman kimlikçiliği ve kabileciliğini artırır, islama düşman olan ne varsa onlara dönüşürüz, yani günümüzdeki kimlik müslümanlarına. salat kelimesinin tam anlamına ulaşmak için aşağıdaki iki blog yazısı incelenebilir. iki çalışma da büyük emek içeriyor, keyifle okuyunuz:
https://gerceginkitabi.wordpress.com/2020/05/08/kurandaki-salat-ve-namaz-arastirmasi-1-ayetler/
https://salatnedir.blogspot.com/2021/10/salat-nedir.html
=> salat kelimesi, yukarıdaki iki yazıda çok ayrıntılı incelenmiş. salat kelimesinin dümdüz sözlük anlamı: kalben ve madden destek olmak, bir fikrin-davanın arkasında durmak, desteklemektir. biz de tefsirimizde bu birinci anlamını merkeze koyarak yorumlayacağız. ki zaten bu ayet grubu ilk inen ayet gruplarından biri. bu ayeti yorumlarken salat kelimesini sözlük anlamını dikkate almak daha isabetli olacaktır. tefsirde salat kelimesini çevirmeden "salat" ve "salat yapmak-etmek" diye kullanacağız, bu haliyle salat, islam (insanlık onuru, barışı, huzuru) davasının hem fikren hem de uygulamalarla desteklenmesi anlamını taşıyacak. 

takva: kurandaki en kilit kavramlardan biri de takvadır. takvanın sözlük anlamı koruma, korunmadır. takvayı koruma kollama bilinci anlamlarında kullanacağız tefsir içerisinde. bu kelime de salat kelimesi gibi başına bir ton şey gelmiş kelimelerden biri. günümüzde takva direkt olarak dindarlık anlamında kullanılıyor. yapay zeka ya da diğer tüm çeviricilerle kontrol edilebilir. takva kelimesi, ilerleyen ayetlerde göreceğiz, tüm insanlık için kullanılıyor, sadece iman edenler için kullanılmıyor. koruma-kollama bilinci, sorumluluk bilinci, duyarlılık olarak çevirebiliriz bu kelimeyi. 

yukarıdaki 9-12 ayet grubunda, salat etmekte olan bir kulu engellemeye çalışan birinden bahsediyor. söz konusu ayetler grubu indiğinde muhammed resule daha önce de ayetler indirilmişti ve resulun davası başlamıştı. demek ki muhammed resule, davası hakkında bir engel koyulmaya çalışılmış. üstelik onu hiç dinlememişler ya da anlamaya çalışmamışlar. ayeti düz bir yazı gibi çevirmek istersek şöyle oluyor: muhammed resul vahyden sonra fikren, madden ve fiziksel olarak davasını destekliyor, islam davası adamı oluyor yani. muhammed resulu bu davasından alıkoymak isteyenler var. muhammed resulu davasından alıkoymak isteyenler muhammedin doğru mu yanlış mı yaptığını düşünmeden onu engellemeye çalışıyorlar. belki muhammed doğru olanı yapıyor, takvayı (sorumluluk bilinci ile koruyup kollama) toplumda yaymak istiyor ancak yine de onu engellemeye çalışıyorlar. engelleyenlerin akıllarını kullanmadıklarını, akılsız insanın düşünmeden etmeden doğru yolda olanı engelleyeceğini dolaylı olarak anlıyoruz, demek ki bu engelleme hayvani ve dürtüsel bir engelleme, demek ki bu engelleme doğadaki alfayı yaşatan, betayı sömüren tarzda bir engelleme. demek ki muhammedi engellemeye çalışanlar, toplumda sorumluluk bilinci olmasın isteyenler, doğru hareket edilmesin isteyenler. sorumluluk bilincinin olmadığı toplum, bazı kurumlara ya da kişilere bağımlı olur. günümüzde örneklerini görebiliriz. öğrencilere yeteri kadar yurt verilmediğinde, zorunlu olarak nasıl da tarikatlara potansiyel mürid olarak alındıklarını gördük. bu çocuklar büyüyünce çok daha kötü bir organizmayı besleyen sömürücü ve otokrat bir fitne kurumuna dönüştü. 

çıkarılan ders: önyargısız ol. muhammed takvayı emrediyor, sorumluluk bilincini emrediyor yani. eğer toplumda hidayet (insanda ortak yaşam kurucu eylemleri yapmaya iten motivasyon) olsun isteniyorsa, öncelik sorumluluk bilincinin o toplumda yerleşmesidir. bunun da metodu bireysel olarak insanların sorumluluk bilincine sahip olmasıdır. sorumluluk bilinci insanı ve çevreyi korur. iman, hidayet vs takvadan sonra gelir. bunu kuran ayetlerini açıkladıkça da göreceğiz. takva ortak bir yaşamın kurulmasında birincil faktördür, iman ya da hidayetten bağımsızdır. çıkaracağımız diğer ders de bilip bilmeden insanların engellenmemesidir. engellemeye çalıştığımız insanın doğruyu yapıp yapmadığını iyice düşünmeden bilemeyiz. engellemeye çalıştığımız insan sorumluluk bilinci ile doğru olanı yapmaya çalışıyor olabilir. birini engellemeden, birini susturmadan önce bir düşünmeliyiz. bizi zamanında susturup, sen ne anlarsın diyenlere kin güdüp aynısını küçüklerimize yapmamalıyız. küçük ve tecrübesiz gördüğümüz insan hidayet üzeri biri olabilir, sorumluluk sahibi duyarlı biri olabilir. 

akıl-zeka ikilemi. zeki demek akıllı demek değildir. zeki insan anlık duruma göre avantaj devşiren insandır, kurnazlık gibi diyebiliriz. akıllı insan ise anlık durumdan öte bütünsel ve zamansız olarak düşünüp değerlendirendir. zeka durumdan fayda sağlamayı gerektirir, akıl ise faydacı değil, yaşatıcıdır. zeka bu dünyadandır, akıl ise ilahidir. 

13. Era-eyte in keżżebe ve tevellâ
14. Elem ya’lem bi-enna(A)llâhe yerâ
15. Kellâ le-in lem yentehi lenesfe’an bi-nnâsiye(ti)
16. Nâsiyetin kâżibetin ḣâti-e(tin)
17. Felyed’u nâdiyeh(u)
18. Sened’u-zzebâniye(te)
19. Kellâ lâ tuti’hu vescud vakterib
13. ayetin türkçesi: gördün mü, ya yalanlarsa ve yüz çevirirse 
14. ayetin türkçesi: bilemedi mi o (engelleyen), kesinlikle allahın gördüğünü 
15. ayetin türkçesi: hayır, eğer bundan vazgeçmezse yakalarız perçeminden
16. ayetin türkçesi: yalancı, günahkar perçemden
17. ayetin türkçesi: o zaman çağırsın yandaşlarını
18. ayetin türkçesi: biz de zebanileri çağıracağız
19. ayetin türkçesi: hayır, o insana uyma, secde et ve yaklaş

13-19 arası ayetler, yukarıda yorumladığımız ayetlerin devamı. muhammedin davasından rahatsız olup onu engellemeye çalışanlardan bahsetmeye devam ediyor. bu insanların allah algısı bozukmuş, "bilemedi mi kesinlikle allahın gördüğünü" kısmından böyle anlıyoruz. bu insanlar kendisine müslüman ya da başka bir şey desin demesin önemli değil, sonuçta allah algısı bozuk. doğru bir davaya çağıran, insanlarda koruyucu ve kollayıcı sorumluluk bilincini yerleştirmeye çalışan insanları engellemeye çalışanların ceza göreceğinden de bahsediyor. ancak burada güzel bir nokta var, o da hata yapmak değil hatada ısrar etmenin cezalandırılacağı. "eğer bundan vazgeçmezse" kısmından bunu anlıyoruz. rahman rahim olan allah, hatayı değil, hatada ısrarı cezalandırıyor. merhamet merkezli islam-kuran anlayışına yüzdeyüz uyumlu.  devamında, bu gerçeği örten (hakikati engelleyen), sorumluluk bilincinin yayılmasına engel olan eğer bu davranışlarını sonlandırmaz ise yalancı-sahtekar-günahkar perçeminden onu yakalayacaklarını söylüyor. onbeşinci ayetteki yakalama fiili, fiziken yakalama, elle yakalama anlamında. o halde onbeş ve onaltıncı ayetleri şu şekilde anlayabiliriz: islam davasını sahiplenip bütün gücüyle davasını destekleyen ve toplumdaki sorumluluk bilincinin artmasını söyleyen insanı engelleyenler, kendilerini bir maskenin (perçem) altına gizlemişlerdir. doğru eylemlerde bulunan, toplumun ve dünyanın daha iyi bir yer olması için çabalayan insanları engellemekte ısrarcı olmanın insanı götüreceği sonuç, maskenin düşmesidir. maske düşünce gerçekler meydana çıkacaktır. devamında engelleyen şahıs ya da şahısların kendi yandaşlarını çağıracağını söylüyor. "nadiyeh" kelimesini burada yandaş olarak çevirdim. mekkede cahiliyye devrinde, dar'un-nedve diye bir kurum var, o dönemde mekkedeki tüm sosyal ve ekonomik yaşamı bu kurum yönetiyor. istedikleri gibi karar alıyorlar, örneğin hac mevsimi günlerinin tayin edilmesi, köle fiyatlarının belirlenmesi, vergiler, harcamalar, kervan giriş çıkışları, kabe ve mekkenin güvenliği... onyedinci ayette kullanılan yandaş (nadiyeh) kelimesinde nedve topluluğuna gönderme vardır. engelleyen insanın maskesi düşünce, yani haksızlığı ve akılsızlığı meydana çıkınca, kendi yandaşlarını bu engellemeye (gerçeğin karartılması) davet edecektir diyor. yani, örgütlü bir biçimde muhammedin davasını ve toplumda sorumluluk bilinci yerleşmesine engel olmaya çalışıyorlar. bu linç kültürü demek. muhammedi engelleyen insan, gerçek ortaya çıkınca, kendi yandaşlarına muhammedi linçlettirmeye çalışıyor. bu linç eylemlerine karşılık onsekizinci ayette biz de zebanileri çağıracağız diyor. zebani, halk arasında cehennemde görevli muhafız diye biliniyor. o dönemin klasik arapçasında "kolluk kuvveti" karşılığında kullanılıyor. bu ayette bahsedilen zebaniler, allahın görevlendirdiği bir takım muhteviyatı bilinemeyecek olan güçler anlamında, tahrim suresi altıncı ayette bahsedildiğine göre bu zebaniler de melek. meleklerin kendi iradeleri veya duyguları olmadığını, sadece işi yaptıklarını söylemiştik. evrenin işleyişinde veya yasalarında herhangi bir değişiklik olmayacağına göre, engelleyen şahıs maskesi düştükten sonra yandaşlarını çağırsa da, bir şey değişmeyeceğini, insanların toplaşmasının ve kötülük çevresinde organize olmasının fayda getirmeyeceğini onyedi ve onsekizinci ayetlerden anlıyoruz. surenin son ayetinde de o engelleyen insana uyulmaması, onun gibi olunmaması gerektiği yazılmış. iki anlam çıkıyor son ayetten, birincisi o engelleyen insanın yöntemlerine başvurmamak diğeri de o engelleyen şahıs ya da şahısların sözlerine kanmamak. ben ilkini tercih ediyorum, çünkü muhammed akıllı biri, zaten cahillerin ve zorbaların (yani engelleyenlerin) boyunduruğuna girmez ya da sözlerine kanmaz. ancak yöntem esaslı bir pencereden bakarsak, muhammedin salat ve takva yayılmacılığına engel koyanlara aynı yöntemlerle karşı çıkılmaması gerektiği gibi bir anlam çıkıyor. ayetin devamında (allaha) secde et ve yaklaş (yaklaşmaya gayret et) diyor. yani bizim cahiliyye insanına karşı koyma yöntemimizi ilahi yöntemler olmalı. biz işimize bakmalıyız. secde etmeli (insanlık sadece allahın önünde secde etmeli) ve allaha yaklaşmak için gayret etmeliyiz. burada allaha yaklaşma, onun gibi olmakla mümkündür. onun gibi olmak derken, şimdiye kadar allah kendini nasıl tanıtmış ise, hangi isimlerini öne çıkarmış ise o pencerelerden bakarak (yani doğru yöntemler ile = hidayet) allaha yaklaşacağız. rahman rahim rab, yani herkese karşı merhametli olarak onları eğiten ve öğreten...

çıkarılan ders: önyargılı bir şekilde kimseyi üzerinde düşünmeden engellemeye kalkma. belki de engellediğin insan iyi bir şey yapacaktır. toplumun iyi olmasını istemeyip, faydalı işler yapanları engelleyenler, elbet maskeleri düşecek olan insanlardır. bu insanların nasıl kişiliklerde oldukları, fitneden vazgeçmedikleri sürece ortaya çıkacaktır. isterse bu insanlar örgütlü ve sağlam bir kurum olsun, isterse başımızdaki devlet olsun, nasıl olursa olsun, ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar, evrenin işleyiş sistemine ne oldukları ve sonunda ne olacakları bellidir. bunlarla baş ederken de zorbalık yapmamalı, onların kullandığı yöntemleri kullanmamalıyız. biz düşmanımıza benzememeliyiz. biz kendimize (müslümana) yakışanı yapmalıyız. işimize bakacağız, sadece allaha secde edip, işlerimizde onun gibi (rahman rahim rab) olmaya çalışacağız. 

bir ayet: 
cin suresi 14. ayet: "İçimizden (Allah’a) teslim olanlar da yoldan sapanlar da var. (Allah’a) teslim olanlar, doğru yolu "arayıp" (bulmuş olan)lardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder