11 Ekim 2025 Cumartesi

Vizyoner Tefsir 9 - Ala Suresi (Tesbih ve Amaçlılık Üzerine)

rahman rahim olan allahın adıyla

surenin adı allah'ın isimlerinden biri (esma-i hüsna - güzel isimler). sure isimlendirirken genelde ilk ayette geçen en güçlü kelime kullanılıyor. muhammed nebi'ye sureler başlıklı-isimli inmiyor. bu isimleri ayetler indikçe ve sureler tamamlandıkça nebi ve yoldaşları koyuyorlar. 
nuzül sürecinde dokuzuncu sure. nuzül sıralaması yapmak kolay değil, sözlü toplumlarla ilgili saf veriye ulaşmak neredeyse imkansız bu yüzden güvendiğimiz isimlerin rivayetlerine ve bazı güvendiğimiz alimlerin sıralamalarına ve bu sıralamaları neden yaptıklarına bakıyoruz. sure sıralaması konusunda rivayetlerini dikkate aldığımız isimler şunlar: ibn abbas, hasan basri, cabir bin zeyd; alimler mustafa islamoğlu, mustafa öztürk, şaban ali düzgün, mehmet okuyan, abdülaziz bayındır, yaşar nuri öztürk, israfil balcı. 
bu sure de, ilk nuzül olan sureler gibi emir ile başlıyor "sebbih - hareket et". yani muhatabı inşa var. bu inşa süreci bir kelime ile başlıyor, küçük görünebilir ancak bu kelimelerin kavram dünyasında teşkil ettiği yer o kadar büyük ki muhatabın eylemlerini düzenlemede başrol oynayabiliyor. inşa kelimeleri-emirleri-kavramları çok çok çok önemli. bu kelimelere iyi çalışmalıyız, bu kelimeleri doğru anlamalıyız. yanlış anlarsak sadece kendimize değil, bu yanlış kelimenin-bilginin yayılmasına neden olup başka insanların imanlarına-tanrı evren anlayışlarına olumsuz etki edip yok yere ağır günah yüklenebiliriz. kavramları doğru anlamak ve aktarmak aşırı derecede önemli. dinimiz bir akıl dini, akılcı olmayan uygulamaları ve arka planındaki dejenere edilmiş kavramları doğrudan hedef almalıyız. daha önce "zikir" kavramını müzzemmil suresinin sekizinci ayetinde ele almıştık, linkteki sure tefsirinin sekizinci ayetine tekrar bakmakta fayda var => [Vizyoner Tefsir 3 - Müzzemmil Suresi (Kişilik İnşası)]. ala suresinde unutmak-hatırlamak konusu da ele alınmışken "zikir" gibi aşırı dejenere edilmiş bir kavramı tekrar hatırlamak hem bizi hem de rabbimizi sevindirir. bizi nasıl sevindirir? doğru kavram, doğru bilgi insanın evreni-tabiatı anlama ve hayatı yaşama alanındaki belirsizliği gidereceği için stresi azaltır. dünya bir sınavsa zaten doğru cevabı ancak doğru bilgi sizde olursa verebilirsiniz. sınav neydi: ortak ve çoğulcu bir barış yurdu kurmak. bu sınavı vermek için evreni ve insanı da okuyup/anlayıp (ikra-oku/anla) bu sonuçlara ulaşmak mümkün. ancak allah öyle rahim öyle rahman ki kuran ayetlerini ve nebi'yi insanlara armağan etmiş ve bizlere müthiş bir rehber bırakmış. bırakmış ki biraz çaba gösterip okuyalım/anlayalım ve uygulayalım. 

suredeki ayet sayısı: 19


[VİZYONER AYET GRUBU]
1. Sebbihi-sme rabbike-l-a’lâ
2. Elleżî ḣaleka fesevvâ
3. Velleżî kaddera fehedâ
4. Velleżî aḣrace-lmer’â
5. Fece’alehu ġuśâen ahvâ
1. ayetin türkçesi: yücelikte eşsiz eğitici-öğretici allahın adına hareket et (tesbih)
2. ayetin türkçesi: o ki, yarattı ve düzenledi
3. ayetin türkçesi: ve o ki, ölçülendirdi ve yön verdi
4. ayetin türkçesi: ve o ki, otlağı çıkardı
5. ayetin türkçesi: sonra onu kapkara-kupkuru bir çöpe çevirdi 

suremiz bir emir ile başlıyor. emir ile başlayan surelerin inşa suresi olduğunu, muhatabının hayatına büyük bir ekleme ya da düzenleme yaptığını yazmıştık. bu surenin ilk beş ayetinde de bir inşa emri ve bu inşa emrinin içinin anlam bakımından doldurulması yer alıyor. birinci ayetteki "sebbih" (es-sebh) kelimesinin kökü SBH'dir, anlamı hareket etmek. "tesbih" kelimesi, SBH fiilinin isim hali. bu kelimeyi ilk kez kalem suresinde görmüştük. tesbih kelimesi, günümüzde islam kavramları arasında en çok dejenere edilmiş kavramlardan biridir. içi dopdolu ve çok önemli bir kelime. şunu baştan ve açıkça söylemek gerekiyor: sayı boncuklarını, anlamı bilinmeyen kelimeleri papağan gibi tekrarlayarak saymak tesbih değildir. ipe dizilmiş boncuk sayma olayı dinimize hinduizmden geçmiştir. kelimeleri ardı ardına okumanın hiç kimseye faydası yoktur, olamaz da. olacak olsa muhammed nebi yapardı ya da yoldaşları yapardı. nebi ve yoldaşları savaşmak yerine tesbih çekerek, toplu dua ederek düşmanla mücadele ederlerdi, eylemde bulunmak yerine oturup mırıldanarak cenneti haketmeye çalışırlardı. oturarak, papağanlık yapmanın insanlığa, kendine ya da herhangi bir şeye faydalı olacağını düşünmek düpedüz salaklıktır. hatta gerçek bir eylemin anlamının değişmesine, bozulmasına katkı sağladığı için zararlıdır. sevgi pıtırcıklığı yapıp "ne zararı var" denen şeyler, aslını gölgede bıraktığı için zararlıdır. 
dönelim gerçek "tesbih"e. kalem suresinde görmüştük bu kelimeyi ilk kez. kalem suresi tefsirindeki bahçe sahipleri meselini ve yorumlarımızı tekrar okumak bu noktada çok faydalı olacaktır => [Vizyoner Tefsir 7 - Kalem Suresi (Müşrik Kimdir, Nasıl Düşünür)] kuran-ayet analizi yaparken arada sırada, hatta sıklıkla geriye dönüp tekrar bazı şeyleri gözden geçirmek çok çok faydalı oluyor. zaten allah da bunu öneriyor, müzzemmil suresi ikinci-yedinci ayetleri arasına bakarsanız bu her zaman ve sürekli olarak yapmamızın öğütlendiği bir şey, hatırlayalım müzzemmil suresi 2-7.ayetler => [Vizyoner Tefsir 3 - Müzzemmil Suresi (Kişilik İnşası)] sürekli geri döneceğiz, pekiştire pekiştire öğreneceğiz ve uygulayacağız. kalem suresi bahçe sahipleri meselinde tesbih kelimesinin anlamını şöyle vermiştik: allah adına hareket etmek yani varlık ve varoluş amacına uygun eylemlerde bulunmak. bu surenin ilk beş ayeti "tesbih"in tefsiri gibidir adeta. analize birinci ayetten başlayalım. ayette allahın "rab" ve "ala" isimleri kullanılıyor. "ala" ismini ilk kez görüyoruz, türkçesi yüce, ancak bu tarz kelimeler/isimler allah için kullanıldığında, başındaki el (the) takısı ile birlikte yer alıyor; ve "tek yüce" anlamına geliyor. rab ismi "yaratma ve ilerleme" ile ilgili, eğitim-öğretim-gelişim-tekamül-evrim... bunlarla ilgilidir rab. kapsadığı kavram dünyası itibarı ile de yaşam ve insanla en çok ilgili olan allah ismi olduğundan kuran ayetlerinde de en çok geçen isimdir. allahın rab ismini nuzül sürecinin hemen başından itibaren görmüştük. tam bu kısımda alak suresinin ilk beş ayetinin tefsirine tekrar bakmakta fayda var => [Vizyoner Tefsir 2 - Alak Suresi (İkra - Oku/Anla)].
birinci ayetin çevirisini ve müfessirlerimizin yorumlarını meal ve tefsirlerde ararken "sebbih" fiiline hep başka anlamların verildiğini gördük. “namaz kıl”, “hayran ol”, “an”, “yönel”, “onu tek bil”, “onu tüm noksanlıklardan uzak bil”, “onu tenzih et”, “onu mukaddes bil”... ancak şu var ki bu çevirilerin hepsinin başka arapça karşılıkları var. arapçada zaten kelime bolluğu var ve matematiksel olarak yeni kelime oluşturmak da çok kolay. bizce eğer bu yukarıda verdiğim çevirilerin anlamları verilmek istenseydi kendi arapça karşılıkları verilmiş olurdu. bu yüzden bu kelimeyi de olduğu gibi, kendi anlamıyla alıyoruz ve ayeti şu şekilde çevirmek çok daha isabetli oluyor: yücelikte eşsiz (tek yüce) (ala) olan eğitici-öğretici (rab) allahın adına (i-sme) hareket et (sebbih). 
rabbinin adına hareket etmek ne demek? ayetteki rab isminin kullanılması, ayetin anlamına yön vermek içindir. rab ismi kullanıldığına göre yapılacak eylemlerin (sebbih-hareket et) yaratma-eğitim-öğretim-gelişim ile ilgili olmalı. rab adına hareket eden biri, eylemlerinde ortak ve çoğulcu bir yaşamın kurulmasını hedefler, gelişimi ve ilerlemeyi hedefler, aynı rab gibi. ancak buradaki ilerleme ve gelişimi teknolojik anlamda değil ahlaki anlamda anlamalıyız. sömürücü müşriklerin insanları köleleştirdiği cahiliyye mekke'sinde muhammed nebi'nin yapacağı eylemler ilk önce bu köleleştiren sömürü düzenini ve bu düzenin kurulmasına destek veren bütün düşünceleri yıkmak olmuştur. allah herkesin, tüm insanlığın allahı, herkesin rabbi. bu yüzden dünyada oluşturulacak yaşam organizasyonunda eşitlik, özgürlük, adalet birinci derecede önemli şeyler. sömürülen bir afrika ülkesinde, 1 kova su için ayakkabısız terliksiz 10 km yürümek zorunda kalan çocuğun fıtratı-varoluş gayesi açlık ve sefalet değildir. o çocuğun fıtratı üzere yaşaması için ona tüm insani haklarını (barınma-beslenme) vermek gerekir, o çocuğun ne suçu var da bedenini doyurmak için mücadele etmekten kendini gerçekleştirmek adına bir çöp bile yapmaya ne fırsatı ne enerjisi olmamış. eğer dünyada gerçekten eşitlik, özgürlük, adalet olsaydı, insanlar bu değerleri toplumu ve insanlığı yöneten temel kurucu değerler olarak alsalardı, o çocuğun ülkesinden sömürdükleri şeylerin karşılığını verirler ve o çocuk da barınma ve beslenme ihtiyaçları için daha az mücadele eder ve kendini gerçekleştirmek için (fıtratı üzere yaşamak için) bir fırsatı olurdu. muhammed nebi öncelikle bu değerlerin, toplumu kurucu değerler olması için hayatı boyu savaşmıştır. bu savaş, bu mücadele, bu eylemler-hareketler; allah adına, rab adına, dünyada eşitliği, özgürlüğü ve adaleti sağlamak içindir. allah adına hareket etmek budur, dünyada ortak ve çoğulcu bir yaşamın kurulması için eylemde bulunmaktır. cahiliyye mekkesindeki sömürü düzeninin şiddeti ve köleleştirilenlerin umutsuz olması hasebiyle muhammed nebi'nin tesbihi bu düzene karşı başkaldırmak olmuştur. 
ikinci ayete geçtiğimizde tesbih kelimesi hakkındaki yorumlarımızın doğruluğunu görebiliyoruz. zaten kuran ayetleri bu açıdan kendi kendini tefsir eden bir yapıdadır. kuran hem hayatı tefsir eder hem de kendisi tefsir olunur, bu açıdan kendisiyle çalışmak da oldukça eğlenceli ve ufuk açıcıdır. ayetlerde geçen kelimeler ve kavramların anlam dünyası bazen aynı ayette bazen de bir sonraki ayetlerde doldurulmuştur. ayeti şu şekilde çevirebiliriz: o ki (ellezi), yarattı (haleka) fe-(ve)-sevva (tesviye etti). bir önceki ayette allahın "rab" ismi geçmişti, bu ayette de rab isminin ne yaptığı açıklanmış: yaratmak ve tesviye etmek. tesviye ne demek? düzenlemek, düzeltmek, seviyelendirmek, amaca uygun hale getirmek. tesviye kelimesini torna-tesviyeden hatırlayacaksınız. bir parça, amacını gerçekleştirsin ve işe yarasın diye pürüzlerinden çapaklarından arındırılır. o halde ayetimizin anlamı da şu hale geliyor: o rab ki, yarattı ve amacımızı gerçekleştirelim diye bizi tesviye etti. bu ayeti şu ayetle beraber okumak gerekir: [mümin suresi 115. ayet]. allah insanlığı oyun olsun diye, canı istedi diye değil bir bir amaç uğruna yaratmıştır. ilk ayetle birlikte okunduğunda: seni yaratan ve geliştiren eğitici-öğretici allah adına hareket et-eylemde bulun, o ki seni yarattı ve seni amacına uygun (yaradılış gayene uygun) hareket edebilmen için seni düzeltti. tek yapman gereken ortak ve çoğulcu bir yaşamın kurulmasına katkıda bulunan eylemlerde bulunmak ve bu amacı baltalayabilecek şeyleri tercih etmemek.
bu aşamada ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasına destek olmak kalıbını da biraz açmak lazım. nasıl destek olunur böyle bir yaşama? illa devrim mi yapmak lazım, illa müşrik bulup onu yoketmeye mi çalışmak lazım? insanlığın-dünyanın ilerlemesi için yapılan herhangi bir eylem bu yaşama destek olmaktır. örneğin herhangi bir bilimsel gelişme ile hastalar kurtarılabilir, yazılan iki dize ile bir kişinin zihninde çığır açıp onu ahlaklı davranmaya yöneltebilir, bir ufak gülücük karşındaki insanı beki de intihar etmekten alıkoyuyor kim bilir? bu yüzden eylemlerimizde her zaman olumluyu ve güzeli aramak.  gerekiyor. eylemlerimizi sorgulamaları ve özeleştiri yaparak en doğru eylemi ve üslubu kendi belleğimize kazımalıyız ki hep aynı şekilde-güzellikte eylemlerde bulunabilelim yani allah adına hareket edebilelim. bu noktada aklımıza ilk nuzül olan ayet grubu gelsin: ikra. her şey anlamak/okumak/çözümlemek ile başlar. ikra, tesbihin ilk adımıdır. [Vizyoner Tefsir 2 - Alak Suresi (İkra - Oku/Anla)]
üçüncü ayette yine karşımıza anlamı dejenere edilmiş bir kavram daha karşımıza çıkıyor: kader. kader ölçü demektir, türkçe'deki 'kadar' ve 'takdir' kelimeleri de aynı kökten gelmektedir. kader, alın yazısı anlamına gelmez. ayetin türkçesi: o ki (ellezi), ölçülendirdi (kaddera) ve-(fe) yönlendirdi (heda). her şeyin bir ölçüsü var ve bu ölçülere riayet etmek, onları dikkate almak ve o ölçülere göre tercihlerini ve eylemlerini yönetmek biz kulların yapması gereken şey. evrende nedensellik ve süreçlilik ilkesi var. hiçbir şey bir anda varolmuyor ya da bir anda yok olmuyor ve her şey bir sebebe dayanıyor. örneğin bu evrendeki genel ölçü yani kader yani allah böyle takdir etmiş. ilk nuzül olan (inen) ayet grubunu tekrar hatırla: [Vizyoner Tefsir 2 - Alak Suresi (İkra - Oku/Anla)] alak suresi ilk 5 ayetin yorumlarını lütfen dikkatlice tekrar okuyunuz. bu ayet grubunu hatırlamak bu noktada çok önemli, çünkü bu ayet grubunda geçen ikra-oku, yazı okumak değil, anlamak-çözümlemek anlamındadır ve şu an yorumladığımız ayet grubu ile birlikte düşündüğümüzde evrendeki herşeyin ölçüsünü-kaderini öğrenmek biz kulların kendi varoluş amacımıza uygun eylemlerde bulunabilmek (hareket etmek-sebbih) için yapmamız gereken şeylerden biridir. ölçü-kader nasıl öğrenilir? dinimiz, özeleştiri ve gelişim dini, bu sebeple ölçüyü okurken (kader analizi yaparken) odağımıza gelişimi, eşitliği, adaleti, özgürlüğü koyacağız. yapacağımız eylemin ya da eylemi doğuran duygu dünyasının zemininde eşitliği, adaleti, özgürlüğü aramalıyız. örneğin sevgi insanın bir duygusu. bu duygu aşırılaştığında tutkuya dönüşüyor, insanı tutsak ediyor, aklını bloke ediyor; halbuki sevginin özgürleştirmesi lazım. demek ki sevginin ölçüsünü tutturursan özgürleştirirsin, ölçüyü kaçırırsan tutsak olursun/edersin. bu yüzden duygu dünyamızda bulunacak duyguların da dengeli ve ölçülü olması gerekiyor ki ortak ve çoğulcu bir yaşam kurulabilsin.
alın yazısı kesinlikle yok mu? hepimiz bir anne-babadan dünyaya geliyoruz ve onların içinde bulunluğu şartları içine doğuyoruz. bu bir alın yazısıdır. ancak bu bütün eylemlerinin doğrudan seçilmiş, belirlenmiş olduğunu göstermez. seçimlerimiz tamamen bize aittir. bu seçimlerde baştan içine doğduğumuz şartlar etkilidir evet ancak bu bir alın yazısının değil, seçimlerimizle ulaşacağımız sonuçlar dünyasının bir kaderi yani bir ölçüsü (tavan ve tepe noktaları) olduğunu gösterir. rahman rahim olan allah, merhamet ehli allah, dünyadaki tüm bu bozukluğu sapkınlığı kendisi tasarlamamıştır, bu insanlığın kendi seçimidir. örneğin toplumun iyileşmesi-düzelmesi için şöyle bir kader koymuştur: bir toplumun bireyleri kendilerini (kendi iç dünyalarını) değiştirmedikçe allah o toplumu değiştirmez. lütfen şu ayete bakınız: [rad suresi 11. ayet]. bu ayete göre toplumun değişim ölçüsü (kaderi) bireylerin kendi iç dünyalarını terbiye etmelerinden geçer, bu terbiye için ise ilk önce yapılması gereken şey bellidir: özeleştiri (islam'ın birinci şartı)

ayetteki diğer kelime: feheda (ve yön verdi). hidayet kelimesinin anlamının çöl insanı için ne ifade ettiğini hatırlayalım: yaşam. çölde yön bulmak, yönelmek hayat-yaşam demektir. dalalet ise yön kaybı yani ölüm demektir. kuran ayetlerinde bu kelimelere rastladığımızda yaşam-ölüm penceresinden değerlendirmemiz gerekiyor. ilk iki ayet ile beraber yorumladığımızda anlam şu hale geliyor: tek yüce olan eğitici-öğretici allah adına hareket et, o ki seni yarattı ve sana amacına uygun hareket edebilmen için seni tesviye etti, ölçülendirdi ve ortak ve çoğulcu bir yaşam kurulması için seni yöneltti. bu haliyle bakıldığında allah adına hareket etmenin-eylemde bulunmanın doğrudan amacı ortak ve çoğulcu bir yaşamın kurulması için destek vermektir, yapılan eylemler yaşamı meydana getirmeli ya da devamını sağlamalıdır. tesbih, anlamını bilmediğimiz kelimeleri tekrarlayarak sayı boncuğu çevirmek değildir. ölçüyü amacı bilerek ortak ve çoğulcu bir yaşamın kurulmasına katkıda bulunmaktır. günümüzde "kendin olmak, kendini gerçekleştirmek, kendini bulmak..." gibi havada terimlerle insanlar kendi beyinleri hackliyorlar. huzurlu hissetmenin, doğru eylemi yapmanın sonucu olması gibi bi yanılgı var bu insanlarda. doğuştan gelen haklarının tamamına yakınından mahrum afrikada bir zenci çocuğun huzurlu hissetmemesi acaba neyi yanlış yapmasındadır. bu tip insanlar, özellikle tasavvuf gibi sanal bataklıklarda çırpınanlar, acı çekmeyi öyle kutsallaştırmışlardır ki bu afrikalı zenci çocuk haline şükretmelidir, çünkü acı çekerek ahirette bir şeyler kazanıyordur, eğer şikayeti varsa bu şikayet kendisi için alınyazısını belirleyen allaha bir başkaldırıdır. böyle saçmalık olur mu? acı çekerek mi sevap kazanıyoruz ve cenneti hakediyoruz. acı çekerek mi insanlığın ortak ve çoğulcu bir yaşama geçmesi bekleniyor. bunların hepsi safsata. acı çekmeyi kutsallaştırarak duyarsızlaşanlar elbetteki dünyadaki çarpıklıklardan, haksızlıktan hukuksuzluktan rahatsız olmayacaklardır, onlara göre her şey zaten olması gerektiği gibidir. konumuza dönersek, hidayet doğrudan yaşamla ilgilidir. yaşamı kuran eylemler doğru yöndedir, yaşamı baltalayan eylemler ve düşünceler doğru yönden/yoldan sapmıştır. insanlığın amacı, kendi türünün ve içinde yaşadığı dünyayı ortak ve çoğulcu bir yaşamın kurulması için doğru ölçüde düşünceler ve davranışlarla katkıda bulunmaktır. bireysel olarak huzurlu hissetmek bu denklemin dışındadır. ayeti baştan okursak: allah her şeyi ölçülendirmiş ve insanlığa bu ölçülere riayet ederek doğru yöne yöneltmiştir. doğru yola yönelen insanlığın yoldan sapması (yanlış eylemlerde bulunması) kendi tercihidir. 
buraya kadar analiz ettiğimiz ayetler ile birlikte, burada şöyle bir fikir sunulabilir. insan doğduğunda (kendi fıtratı (yaratılış kodları) daha henüz etkileşimlerle değişmediğinden) daima yaşamı kurucu ve destekleyici eylemlerde bulunur. demek ki insanı yoldan çıkaran şeyler doğduğu andan itibaren beynine-kalbine işlenen dünyevi uyaranlar ve bu uyaranların insanın kendi içindeki yorumlanışlarıdır. buradan hareketle doğru eylemi yapmak için, yaşama katkı sağlamak için, fıtratımızı değiştiren bazı uyaranları yeniden değerlemeye tabii tutmamız gerekir. bu uyaranların bizde değiştirdiği zararlı kısımları içimizden söküp atmamız gerekir. bu zararlı kısımları tespit edebilmek için ise insanoğlunun elinde tek bir silah var: özeleştiri. yine geldik islam'ın birinci şartına. özeleştiri, insan-müslüman olabilmek adına yapmamız gereken ilk ve tek şeydir. örnek verelim. çekingen bir çocuk, anasınıfında ettiği bir küçük kavgadan sonra ailesinin evinde "sen de ona vur" gibi sözlerle gaddarlaştırılmış ve bundan sonra elinden bir şey alındığında hemen şiddet göstererek durumu engellemeye alıştırılmıştır. hayatının geri kalanında bu çocuk herhangi bir problemde şiddet gösterirse bu durumun sorumlusu erken çocukluk dönemlerinde aldığı yanlış tavsiyelerdir. bu çocuk, gün geldiğinde basit bir trafik sürtüşmesinde bıçaklar ya da bıçaklanır. ya da birine elinden bir şeyi aldığını düşünerek saldırır ve zarar verir. bu çocuğun hayatta kalma dinamiklerinden biri haline gelmiştir şiddet göstermek. ancak şiddet ortak ve çoğulcu bir yaşamın kurulmasını sağlamaz. bu çocuk da bu kötü durumun varlığına, şiddetin kötü olduğunu ancak özeleştiri yaparak varabilir. islamın birinci şartı olarak özeleştiriyi göstermemizin sebebi budur. 
dördüncü ayet "o ki otlağı çıkardı" şeklinde çevrilebilir. ayetteki "mer'a" kelimesi türkçeye de geçmiş kelimelerden biri. surenin başından itibaren analiz ettiğimiz ayet grubunun anlam odağında tesbih (SBH-hareket etmek, eylemde bulunmak) vardı. dördüncü ayeti de bu anlam penceresinden yapacağımız bakış ile yorumlayacağız. birinci ayet emir-inşa ile başlayıp, allahın kendini tanıtmasıyla (yücelikte eşsiz bir eğitici-öğretici allah) devam etmişti. devamında da allahın insanoğlunu yaratma sürecine değiniyor ve bu süreç hakkında verilen bilgiler ile hem allahı tanıyoruz (yaratan, düzenleyen-tesviye eden, öçülendiren, yaşam için yön veren) hem de sürecin kendisini öğrenerek dünyadaki eylem planımızı oluştururken dikkat edeceğimiz kilit noktaları da anlamış oluyoruz (amaçlılık içinde yaratılmış olmamız, yaşamı kurmak üzere yöneltilmiş olmamız, ölçülere riayet etmemizin gerekliliği...). bu ayeti doğru anlamamız için bir sonraki ayet ile birlikte analiz etmemiz gerekir. beşinci ayetin çevirisi: "sonra onu kapkara-kupkuru bir çöpe çevirdi". ayet grubunun anlam odağı çerçevesinde bu iki ayeti yorumlarsak aslında bahsedilmek istenenin otlar-otların yeşermesi ve yok olup gitmesi sürecinden çok daha büyük olduğunu farkedebiliriz: yaşam-ölüm. allah (yücelikte eşsiz eğitici ve öğretici) ölçülendirme-yöneltme yasasının örneğini de basit ya da önemsiz görünen otlardan veriyor. otlar bile yaşam-ölüm yasasına tabiidir, ey sen insanoğlu, sen de bu yasaya tabiisin mesajı da verilmek istenmektedir. ayrıca dünyadaki yaşamın her bir zerresinde ve her anında allahın müdahalesi vardır mesajı da bu iki ayetten okunabilir. 
ayet grubunu bütünüyle analiz etmek istersek şöyle bir kısa cümle kurabiliriz: 
yücelikle eşsiz tek yüce olan eğitici ve öğretici allahının adına eylemde bulun, eylemlerin allahın adına olsun, eylem yaparken allah ne der diye bir kaygı olsun içinde...
o ki biz insanoğlunu yarattı ve (belli bir amaç için - dünyada ortak ve çoğulcu yaşamın kurulması için) düzenledi-yonttu-tesviye etti...
o ki, her şeyi ölçülendirdi (her şeye bir ölçü koydu, her şeye bir amaç koydu ve bu amaç gerçekleştirilsin ya da imtihan olsun diye ölçülendirdi-seviyelendirdi-takdir etti), ve (her şeye ama özellikle insanoğluna) (yaşamın kurulması için) yön verdi-yöneltti...
o ki yaşamı ve ölümü yaratandır, evrendeki her şeye (en küçük ya da basit gördüğümüz şeyler dahi) onun müdahalesi ve kontrolu ile gerçekleşmektedir...

6. Senukri-uke felâ tensâ
7. İllâ mâ şâa(A)llâh(u)(c) innehu ya’lemu-lcehra vemâ yaḣfâ
8. Ve nuyessiruke lilyusrâ
9. Feżekkir in nefe’ati-żżikrâ
10. Seyeżżekkeru men yaḣşâ
11. Ve yetecennebuhâ-l-eşkâ
13. Śumme lâ yemûtu fîhâ velâ yahyâ
14. Kad efleha men tezekkâ
15. Ve żekera-sme rabbihi fesallâ
16. Bel tu/śirûne-lhayâte-ddunyâ
17. Vel-âḣiratu ḣayrun ve ebkâ
18. İnne hâżâ lefî-ssuhufi-l-ûlâ
19. Suhufi ibrâhîme ve mûsâ
6. ayetin türkçesi: sana okutacağız(ikra-anlamanı sağlayacağız), sen de unutmayacaksın
7. ayetin türkçesi: yalnız allahın dilediği dışında, kesinlikle o açığı da gizliyi de bilendir
8. ayetin türkçesi: sana en kolay olanı kolaylaştıracağız
9. ayetin türkçesi: hatırlat, eğer hatırlatman sadece bazılarına fayda verecekse de
10. ayetin türkçesi: korkusu (insanlık derdi) olan öğüt alacaktır
11. ayetin türkçesi: eşkıya olansa öğütten kaçacaktır
12. ayetin türkçesi: o ki en büyük ateşe girecektir
13. ayetin türkçesi: sonra, orada ne ölebilecek ne de yaşayabilecektir
14. ayetin türkçesi: doğrusu, arınan (arınmak için gayret eden) kimse kurtuluşa ermiştir
15. ayetin türkçesi: ve eğitici-öğretici allahının adını belleğine kazıyan ve davaya (insanlık davası) destek çıkan
16. ayetin türkçesi: ama siz dünya hayatını (aşağı-düşük hayatı) tercih ediyorsunuz
17. ayetin türkçesi: oysaki sonraki hayat (ahiret) daha hayırlı ve daha kalıcıdır
18. ayetin türkçesi: kesinlikle bu önceki sayfalarda (vahiylerde) da vardı 
19. ayetin türkçesi: ibrahimin ve musanın sayfalarında (vahiylerinde-kitaplarında)
suredeki diğer ayetlerde bir anlam bütünlüğü bulunluğundan, bu ayet grubunu da bir bütün olarak analiz etmekte fayda var. altıncı ayet "senukri" (sana okutacağız) diye başlıyor. senukri => ikra. bu ayetteki oku-okutacağız kelimesi ikra kelimesinden türemiştir. ikra (oku-anla) kelimesini ilk nuzül olan ayetlerin analizinde incelemiştik, tekrar hatırlamakta fayda var: [Vizyoner Tefsir 2 - Alak Suresi (İkra - Oku/Anla)]. ikra kelimesini anlamanı sağlayacağız (çözümlemeni sağlayacağız) diye çevirmek dümdüz okutacağız diye çevirmekten daha isabetli olmaktadır. peki neyi anlamamız sağlanacak? bu sorunun cevabı aslında şu ana kadar analiz ettiğimiz tüm ayetlerin anlamları. başta muhammed nebi olmak üzere tüm kuran muhataplarına verilmiş bir nevi müjdedir bu ayet, aynı zamanda doğal bir dönüşüm ve iyiye doğru ilerlemedir. kuranın bir bilgi kitabı olmadığını (non-informative) performatik bir kitap olduğunu söylemiştik. bir bilgi kitabı olmadığı için anlaşılan konu insanın fıtratına (yaratılış kodlarına) işler ve insanın eylemlerini düzenler. hafızadan çok bellek bölgesinin aktifleştirilmesidir. bu sebeple zaten kuranı anlayan kişi, unutamaz, eylemlerine işler ve eylemlerinde kurandan izler bulunur (yaşamı kurucu eylemler). kuranı anlayan kişinin zaten kuranı unutması gibi bir şey mümkün değildir. unutuluyorsa, anlaşılmamıştır. biz de kendimizi bu ayet ışığında test edebiliriz. yalan söylemenin kötü olduğunu (ortak ve çoğulcu yaşamı baltalayan bir şey) söyleyen bir kişi eğer hala yalan söylüyorsa, yalan söylemenin kötü olduğunu anlayamamış demektir. eğer anlayabilseydi yapmazdı. biz de kendi kötü huylarımızı aynı bu şekilde eleştiriye tabii tutmalıyız. eğer kötü huyumuzu bırakabiliyorsak o konudaki hassasiyeti anlamışız demektir. eğer bırakamıyorsak hala anlayamamışız demektir. bazen ise insan ne kadar istese ve uğraşsa da bazı kötü huylarını bırakamıyor. işte bu noktada imdadımıza islamın birinci şartı yetişiyor: özeleştiri. henüz konu buraya gelmedi ancak belirtmekte fayda var: salat ritüelinin (namaz) 5 vakit neden farz olduğunu anlayabiliriz, günde 5 vakit özeleştiri imkanı, üstelik allahın huzurunda. 
yedinci ayette bir okuma-anlama-unutmama eksenine şöyle bir istisna getiriliyor: "yalnız allahın dilediği dışında, kesinlikle o açığı da gizliyi de bilendir". ayette belirtildiğine göre, gizliyi de açığıda bilen allah, bazı durumları-konuları muhatabın unutmasını sağlayacaktır. informatik şeyler unutulmaya mahkumdur. alzeihmer hastalarına bakalım örneğin, bir profesör alzeihmera yakalandığında tüm hayatı boyunca edindiği tüm bilgiler kısa zamanda buhar olur. ancak bu profesör hastalığı ilerledikçe ahlaki yasalarını (kendi fıtratını) unutup gidip hırsızlık yapmamaktadır ya da bir canlıya zarar vermemektedir. buradan şunu anlıyoruz, kuran bir performatif kitap olarak ahlaki kodlara işler ve unutulmaz ancak informasyonlar (bilgi-data) unutulabilir. bu informasyonlara hayatımızdaki her şey dahildir: en sevdiğimiz yemek, bizi rahatlatan şarkı ve hatta çocuğumuza duyduğumuz sevgi... bunlar ahlaki kodlar olmadığı için unutulur. merhameti sonsuz allah, insanın içinde tuttuğu her şeyi, tamamı ile bilen bir varlık olarak, insanı neyi zayıflatacağını bildiğinden bazı şeylerin unutulmasını mümkün kılar. unutmak olmasaydı yaşamak gerçekten mümkün olmazdı, kinle nefretle dolup taşar birbirimizden nefret ederdik. 
sekizinci ayette yine kurandan bahsediliyor. burada en kolay olan diye bahsedilen şey kurandır. kuran anlaşılması kolaydır, anlaşılsın diye kolaylaştırılmıştır. bu noktada şu tarz cümleler reddedilmiştir: kuranı biz anlayamayız, o yüce kurandır, bizim ilmimiz yok ki anlayalım, o zamanın arapçasını bilmek lazım, o dönemki insanlar anlamış ama zaman değişti biz nasıl anlayacağız... bu tarz kuranı insanın kendin uzaklaştıran cümleler reddedilmiştir. kuranı anlamak kolaydır ve kolaylaştırılmıştır. allah gizliyi de açığı da bildiğinden zaten insanın anlayabileceği en kolay şekilde indirmiştir kuranı. kuranı göklere çıkarıp ulaşılmasını ve anlaşılmasını zorlaştıran her kişi, zümre, topluluk, cemaat açıkça suç işlemektedir. zaten şu an şu satırları yazan biz, bu kolaylığın şahidiyiz, siz de bu şahitliğe ortak olabilirsiniz. allah hepimize zihin açıklığı (güdülerini kontrol edebilmiş bir nefs) versin.  
dokuzuncu ayet müfessirler tarafından farklı farklı çevrilmiş ayetlerden biri. bu ayeti "eğer fayda verecekse öğüt ver" şeklinde çevirenler çoğunlukta. her ne kadar bu düz çeviri de hatalı olmamasına rağmen, bu anlam akla mantığa uygun değil. muhammed nebi nereden bilsin o an öğüdü fayda verecek mi vermeyecek mi diye, bunu herhangi bir insan bilemez. iki önceki ayette analiz ettiğimiz gibi: allah açığı da gizliyi de bilir. öğüdün fayda verip vermeyeceğini yalnız allah bilir. bu ayetteki ikileme, öğüdün fayda verip vermemesi değil, öğüdün bazı insanlara faydalı olması bazı insanlara ise faydalı olmamasıdır. kaldı ki bir sonraki ayette öğüdün kimlere faydalı olacağı kimlere olmayacağı bildirilmiş. muhammed nebi görevi gereği sürekli sömürücü müşriklere öğüt veriyordu ve bir anda hepsinin dönüşeceğini de ummuyordu normal olarak. dönüşüm bir süreç işidir, bir anda tüm sömürücü müşrikler iman edip ortak ve çoğulcu bir yaşam kurmayacaklar. bu sebeple verilen öğüt de bazılarına fayda verecek bazılarına ise vermeyecek. sadece bazılarına fayda sağlayacaksa bile muhammed nebi'nin görevi öğüt vermektir, hatırlatmaktır. bu ayetteki hatırlatma kelimesi (fezekkir=>zikir) bellekle ilgilidir, bellek insanın eylemlerine kaynaklık eden bir duygu-bilgi dünyasıdır. hatırlatmaların hedefinde bu duygu-bilgi dünyası bulunmaktadır ki insan öğüdü alınca ilk ayette emredildiği gibi allah adına eylemde bulunabilsin ve ortak ve çoğulcu bir yaşamın kurulmasına destek verebilsin. 
onuncu ayette, kimlerin verilen öğüdü alacağı belirtilmiş: yüreğinde korku olan. insanlık için bir derdi olan, insanlık derdini edinen kişi umut ettiği yaşamın kurulmasına destek verebilmek için öğüdü alacaktır. 
onbirinci ayette de kimlerin öğüt almayacağından bahsediliyor: eşkıya olan. eşka (eşkıya) => şakk (şıkk) bağlantısı kesilmiş olan demektir. yaşam (hakikat, allah) ile bağlantısı kesilen kişi, ortak ve çoğulcu bir yaşam kurulmasın isteyen kişi verilen öğütten kaçacaktır. ayetten anlıyoruz ki hakikat-yaşam-allah birbiri ile doğrudan bağlantılı şeylerdir. 
onikinci ayette, yaşamı kurmak ile bağlantısı olmayan, yaşamı tercih etmeyen kişinin ateşe gireceği belirtilmiştir. burada fiziki bir ateşten ziyade çöl insanının zihnindeki ateş kavramının korkutuculuğundan bahsedilmektedir. çöl insanının en büyük derdi, korkusu sıcaklık. bir ceza enstrümanı olarak ateşin kullanılması da bu yüzden. eğer kuran kuzey kutbuna yakın bir yere inseydi o zaman cehennem soğuk ve asla ısınılamayan çorak bir yer olarak tasvir edilebilirdi. buradaki maksat cezalandırma sürecinin korkunçluğuna dikkat çekmek. 
devamında gelen onüçüncü ayet bizim kanımızca çok daha dehşet. bu ayette cehennemin asıl tanımı yapılıyor: ne yaşanan ne de ölünen bir yer. fazla tanıma gerek olmayan bir ayet. daha önce analiz ettiğimiz müddessir suresinde de "sekar" kelimesiyle allah cehennemi bize tanımlamıştı. tekrar hatırlamakta fayda var, lütfen 11-31. ayetlerin analizine bakınız: [Vizyoner Tefsir 4 - Müddessir Suresi (Görev Tanımı)].
ondördüncü ayette kimlerin kurtulacağı belirtiliyor: arınanlar. alsında ayetteki "tezekka" dönem arapçasındaki dil kuralları gereği arınmak için (arınma süreci için) gayret eden çevirisi daha doğru olacaktır. yani tamamen arınan değil, arınmak için gayret eden kurtulacaktır. sadece tamamen arınanlar kurtulsaydı cennette peygamberlerin canı sıkılırdı. tamamen arınmanın mümkün olmadığını biliyoruz ancak gayretimiz bu yönde. zekka => zeka kelimesinin diğer anlamı da artmaktır. buradan arınan arttığı, büyüdüğü anlamı da çıkarılabilir. aynı zamanda aklın kullanılması da bu ayette öne çıkarılmıştır. dinde aklın-mantığın yeri yok diyenler reddedilmiştir. aklını kullanarak arınmaya gayret edenler ve bu süreçte artanlar (büyüyenler) kurtuluşa ermiştir diye bir çeviri yapmak gayet yerinde olacaktır. 
onbeşinci ayet kurtulan (kurtulacak olan) insanların diğer özelliğine dikkat çekiyor: "eğitici-öğretici allahını belleğine kazıyan ve davaya (insanlık davası) destek çıkan". ayette surenin en başında verilen allahın rab ismi geçiyor, demek ki ayetimizin pencerelerinde eğitim-öğretim-ilerleme-gelişim-yaratım-yaşam eksenlerini arayacağız. rabbinin adını belleğine kazıyan (hatırından çıkarmayan) kişi, tüm eylemlerini allah adına yapar, belleğinde allah olan kişi eylemlerini gözden geçirirken ya da bir eylemde bulunmadan önce allah ne der diye düşünür, eylemim yaşamı kurar mı yoksa sömürücü müşrik düzenine bir katkıda bulunur mu diye özeleştiride bulunur. iyi insan olmanın, allahın sevdiği insan olmanın yolu islamın birinci şartı olan özeleştiriden geçmektedir. belleğinde allah olması insanın sürekli bir özeleştiri ve yaşamı kurucu bir gayret içinde olduğunu gösterir. surenin en başında analiz ettiğimiz tesbih de budur zaten. ayetteki diğer kelime: "fesalla". salla => salat etmek fiilini müfessirlerin %99u namaz kılmak olarak çeviriyor. namaz ritüelini bu ayete koymak abes durmaz, sonuçta ritüel bir özeleştiri ritüelidir. ancak "salat" kavramını bu dar pencereye sıkıştırmak kelimenin işaret ettiğine haksızlık olacaktır. daha önceden salat'ın davayı desteklemek, insanlık davasını ve ortak-çoğulcu yaşam kurulmasını sağlamak için gayret göstermek olduğunu bir çok kez analiz etmiştik. kurtuluşa ermenin diğer bir parametresi, insanlık davasını desteklemektir (eylem ve düşünce olarak).
onaltıncı ve onyedinci ayetlerde insanoğluna bir eleştiri getiriliyor. insan doğal olarak, gördüğüne-dokunduğuna meylediyor, ayetteki dünya kelimesi olarak anlatılmak istenen budur. ancak insanın gördüğü-dokunduğu mu değerlidir yoksa gözle görülmeyen dokunulmayan tadılmayan şeyler de değerli ve kalıcıdır. ayette dünya hayatının tercih edilmesi, asıl hakikatin ıskalanması olarak verilmiş. ayetteki dünya kelimesi aslında edna kelimesinin dişil halidir ve edna kelimesi aşağı-düşük anlamındadır. buradaki anlam dünya hayatına ve dünyevi şeyleri sevmemenin iyi olduğu anlamında değildir. buradaki asıl anlam insanın dünyevi şeylerin (mal mülk gibi) kalıcı olmadığının belirtilmesidir. dünya hayatı tümüyle kötüdür demek yanlış, bir sonraki ayete (onyedinci ayet) bakınca kalıcı olanın tercih edilmesi noktasında insanın tercihini kalıcı olmayan-düşük olan (madde) şeylerde kullanmasının kötü olduğuna dikkat çekilmektedir. kalıcı olan ahirettir (sonraki yaşam). ve insan eylemlerini ve düşüncelerini kalıcı olana göre düzenlemelidir ki kurtuluşa erebilsin. 
onsekiz ve ondokuzuncu ayetlerde tüm peygamberlerin taşıdığı mesajın aynı olduğuna dikkat çekilmiştir. bu iki ayette "sayfalar" kelimeleriyle bahsedilen şey vahiydir. vahiy, dil-coğrafya-zaman eksenlerinden bağımsız mesajı verilmektedir bu iki ayet ile. kuran öğrenmek isteyen insan için ise bir müjdedir, her dilde, her coğrafyada her durumda ve zamanda (kolaylıkla) anlaşılabilen ilahi bir mesaj.
imam-ı azam ebu hanife, bu iki ayeti referans göstererek, gelen vahiylerde dil farklılıklarının bulunsa dahi mana bakımından aynı olması hasebiyle, ana dilde ibadet için icazet vermiştir ve gayet mantıklıdır da. gelen mesajlardaki dil farklı olmasına rağmen mana aynı ise, insan istediği dilde hatta dil kullanmadan dahi eğer manaya ulaşabiliyorsa, eğer özeleştiri mekanizması çalışabiliyorsa o zaman isteyen istediği dilde ibadet ritüeli gerçekleştirebilir. toplu kuran okuma aktivitesini ele alalım, kültürümüzde bu oldukça yaygın. eğer mesaj aynı ve diller farklı ise o zaman toplu kuran okuma aktivitelerinde meal-tefsir okunmalıdır, hiç kimsenin anlamadığı dilde bir şeyler okumak-dinlemek faydasızdır. 
öğrenelim, öğretelim, yaşayalım ve yaşatalım inşallah...

1 yorum:

  1. merhaba, özgür eyleyen bir irade olduğunu dile getiriyorsunuz. tefsir sıranız başka şekilde ama şu ayetlere de açıklık getirir misiniz?

    tevbe 51
    De ki: “Allah bizim için ne yazdıysa, başımıza gelecek ancak odur. O bizim Mevlâmız’dır. Mü’minler, yalnızca Allah’a güvenip dayansınlar.”

    hud 56
    Şüphesiz ki ben benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki Allah, perçeminden tutmuş da onu mutlak hâkimiyet ve tasarrufu altında bulunduruyor olmasın. Muhakkak ki, her türlü hüküm ve tasarrufunda Rabbimin tuttuğu yol, dosdoğru ve mutlak âdil bir yoldur.”

    YanıtlaSil