rahman rahim olan allahın adıyla
adını ilk ayetinden alan, erken dönem mekki surelerden biridir. sureyi okuyunca mekki ve erken dönem olduğu anlaşılıyor ancak nuzül tertibinde (iniş sıralamasında) tam olarak yerini tespit için derinlemesine araştırma yapmadık. birkaç farklı nuzül tertibine baktık ve hepsinde leyl suresinin hemen ardına koyulmuştu fecr suresi. itirazımız yok, hatta bu iki sure birbirine de içerik olarak oldukça uyumlu, bu yüzden leyl suresinin hemen ardında yer almasını mantıklı bulduk.
fecr, sözlük anlamı tan vakti demektir, güneşin kendisinin ortaya çıkmadığı ancak kızıllığının görünmeye başladığı andan, kendisinin görünmeye başladığı ana kadarki zamanı işaret eder. şafak anlamına gelmez, şafak akşam vaktindeki, güneş kaybolduktan sonraki kızıllıktır. fecr kelimesine daha detaylı ayet analizi esnasında bakacağız.
dolu dolu bir sure, müthiş güzel bir şahitlikler silsilesi ile başlıyor ve muhtabın zihin dünyası şahitlerin yaptığı çağrışımlarla muazzam miktarda genişletiliyor. kuran ayetlerini üzerinde derin düşünmeden anlamamız mümkün değil, şahitlik ayetleri de bu derin düşünme sürecini en üst noktada başlatan bir sistem. zihin-insanın kendi-duygu dünyası şahitlik ayetini idrakinden hemen sonra kendini toplar, beni izleyen biri var der, yaptığım-görüdüğüm-duyduğum hatta aklımdan geçenler dahi kaydediliyor ve bunlara doğrudan şahit olunuyor der. hazır ola geçen zihin bir üst seviyeye şahit olanın öznesinin işaret ettikleri ile çıkar; bu öyle bir seviyedir ki kelimeler tükense yine de o dünyayı tasvir edemez. şöyle örnek vereyim; kalem suresinin birinci ayetindeki "nûn(c) velkalemi vemâ yesturûn" (nun; kalem dile gelsin ve yazdıkları dile gelsin) kelimelerinin muhammed nebi'nin zihninde canlandırdığı şeyleri kelimelerle tasvir etmek mümkün değildir. kaldı ki zaten müşriklerin yaşattığı o sağlam sömürü düzenini devirip yıkmak için büyük bir duygu-eylem dünyasına ihtiyaç vardır ve buna ulaşmanın yolu kuran ayetlerine düzenli ve disiplinli çalışmaktan geçer, ancak bu şekilde bu şahitlik ayetleri muhatabın zihnini şekillendirebilir. bunu kuranın kendisi söylemektedir, daha önce yaptığımız müzzemmil suresi dördüncü ayetin analizini
tekrar hatırlamakta büyük fayda var: [Vizyoner Tefsir 3 - Müzzemmil Suresi (Kişilik İnşası)]. şahitlik ayetlerinden sonra surede ad, irem ve semud kavimleri ve firavun ile ilgili minik bir kıssa yer alıyor. daha sonra kuran ayetlerinde (özellikle medeni surelerde) bu kavimlerin adlarını ve firavun kıssalarını bol bol göreceğiz, bu surede bu kavimler ve firavunlar için başlıca helak (yokoluş) nedenleri veriliyor. daha sonra bu nedenlerle bağlantılı olarak yine insan psikolojisine dair özet ama çok temel bir bilgi veriliyor ve bu psikolojiden çıkışın anahtarı verilerek sure bitiriliyor.
suredeki ayet sayısı: 30
1. Vel-fecr(i)
2. Ve leyâlin ‘aşr(in) [VİZYONER AYET]
3. Ve-şşef’i vel-vetr(i)
4. Velleyli iżâ yesr(i)
5. Hel fî żâlike kasemun liżî hicr(in)
1. ayetin türkçesi: o (the) tan vakti şahit olsun
2. ayetin türkçesi: (belirsiz) on gece şahit olsun
3. ayetin türkçesi: çift şahit olsun, tek şahit olsun
4. ayetin türkçesi: yürüyüp gidecek olan gece şahit olsun
5. ayetin türkçesi: sağlam akıllar için, bunlarda bir şahitlik yok mudur?
suremiz tan vaktinin şahitliği ile başlıyor (kasem vav'larını daha önce analiz etmiştik, hatırlarsınız) fecr kelimesinin kökü FCR, sözlük anlamı "yarıp çıkmak". mesela artezyenden çıkan suya fecir deniyor (musa nebi'nin taşa vurunca yarıp çıkan suya inficar deniyor mesela, yarıp çıkan su manasında) ve FCR diye yazılıyor. aynı şekilde yazılan bir başka kelime: fücur (günah-isyan-kulun isyanı). bu kelime de insanın duruşunu ve karakterini yarıp çıktığı için fücur denmiş ve FCR ile yazılmış. cahiliyye döneminde 100 yıl süren ficar savaşları vardır, haram aylarda savaşmama kültürünü yırtıp attığı için ficar savaşları denmiş ve FCR diye yazılıyor. ayete konu olan fecr kelimesi ise, geceyi yarıp çıktığı için tan vaktine denmiş. ayette fecr kelimesi, başındaki el (the) takısı ile gelmiş; demek ki belli bir tan vaktinden ya da tüm tan vakitlerinden bahsediliyor olması lazım. tüm tan vakitlerinden bahsediliyor olması aşırı düşük ihtimal, çünkü surede de dönüp duran olaylardan bahsedilmiyor, eğer bahsedilseydi sürekli dönüp durarak doğan tan vaktinin şahitliği anlamlı olabilirdi. belli bir tan vaktinden bahsediliyor olması çok daha muhtemel. karanlığı (geceyi) yarıp çıkan tan vaktinin hangisi olduğu konusunda müfessirler bir çok fikir üretmişler: dümdüz yorumlayanlar genelde sabah salatı (namazı) vakti demişler, bu fikre katılmıyoruz. varlığın ilk sabahı diyen var, insanlığın ilk sabahı diyen var. bizim de katıldığımız en güzel yorum büyük usta zemahşeri'nin yorumu: cahiliyye karanlığını yarıp çıkan vahiy sabahı (aydınlığı) şahit olsun. müthiş güzel bir yorum. yeri gelmişken zemahşeri ustayı rahmetle analım: kendisi türk asıllı ancak eserlerini arapça yazmış hep. zemahşeri usta, bedevilerin arasında yıllar geçirip her türlü lehçeyi, deyimi, jargonu vs öğrenmiş biri. el-keşşaf adlı tefsirinde de bunlardan bahsediyor ve bir çok ayetin anlaşılmasında kendisinin bu filolojik yaklaşımı büyük fayda sağlıyor. biz de mesela bazı kelimelerin anlamlarına zemahşeri ustanın el-keşşaf adlı eserinden ya da o eserin şerhlerinden bakıyoruz. tefsire dönelim. ikinci ayet: (belirsiz) 10 gece şahit olsun. öncelikle belirsiz diye neden yazdık? çünkü fecr el (the) belirlilik takısı ile gelmişti. bu takısız geliyor, demek ki direkt belli bir on geceden bahsedilmiyor. ya da şu olabilir: herkesin on gecesi kendinedir, değişkendir. aşr = 10. aşiret (onluklar), öşür, işar gibi kelimelerle aynı kökten gelir. işar kelimesi 10 aylık hamile deve anlamına geliyor, tekvir suresi dördüncü ayetinde rastlamıştık bu kelimeye. öşür de %10 vergi anlamında. leyal, leyl anlamına gelen "gece"nin çoğulu. şahitlik ayetlerini yorumlamak biraz güç, herkesin zihni şimdiye kadar yaşadıklarını analiz edebildikleri derecede dolu. yani herkesin zihininde farklı şeyler canlanıyor bu şahitlik ayetleri okunduğunda. müfessirler de farklı farklı yorumlamış, ve tabii ki herkes kendi grubunun etkisi altında bir yorum üretmiş. hac ritüelinin yapıldığı zilhicce aynının ilk on günü diyen olmuş, ilk ayetteki fecr ile bir bağlantı kuramadığımız için mantıksız bulduk. nuzül sıralamasına göre daha önce nuzül olmuş 10 tane sure olduğu için, hakkı yılmaz bu on gecenin sureleri nuzül olduğu geceler olarak yorumlamış. herhangi bir muhatabın bu yorum ışığında pek fazla kazanımı olamayacğını düşündüğümüz için bu yorum da mantıksız geldi. kadir gecesinin, yani vahyin inmeye başladığı ilk gecenin içinde bulunduğu son on gün diye yorumlayanlar var. ilk ayetle birlikte düşünüldüğünde mantıklı oluyor. peki nereden çıktı bu ramazanın son on günü olayı? ramazan ayının son on gününde muhammed nebi medine'deki mescid-i nebevi'de her şeyden elini eteğini çekerek kendiyle/rabbiyle başbaşa kalarak bir özeleştiri ve planlama süreci geçirirmiş, bu kayıtlı bir gerçeklik. bu sürece itikaf da deniyor. hatta son yıllarda oldukça yükselen bir trend; gidip eziyet çekerek, mescitte yatıp kalkarak (tamamen taklit üzere bir ibadet) sevap kazandığını sanan akılsızların popüler ettiği bir etkinlik haline gelmiş. anlamını bilmediği halde arapça sure/ayet okuyarak cennete gideceğini sananlarla bu insanlar aynı kişiler. biz anlamayı (ikra) seçen insanlar olarak ayette de bahsedilen on gecenin, taklidi ritüellerle geçirilen bir tiyatro değil anlamaya çalışarak, çözüm üretmeye çalışarak, planlamaya çalışarak bir yandan da özeleştiri yapıp gelişmeye çalışarak geçirilmesi gereken bir sürece işaret ettiğini söyleyebiliriz. muhammed nebi o on gecede acaba nelerle yüzleşti, neleri anladı/farketti, nelere çözüm üretti ya da nelere üretemedi de bu arayışını allah vahiy ile taçlandırdı? o on gecenin muhammed nebi'nin zihnindeki yerinin büyüklüğünü herhalde tahmin dahi edemeyiz. analizini yaptığımız bu ikinci ayette de, surede bahsedilen kıssalar ve yapılan öneriler/uyarılar yerine tam otursun diye muhammed nebi'nin zihnindeki o on gecelik süreçte yapılan fizibilite çalışması bu surede biraz sonra analiz edeceğimiz diğer ayetler için dayanak olsun diye çağrılıyor adeta. eğer bizim böyle bir on gecemiz yoksa oturup üzülelim şu anda ve olması için emek sarfedelim. biz de kendi mağaramıza çekilelim ve bir süre dünyada olup bitenleri düşünelim: dünyadaki/ülkemizdeki/sokağımızdaki acıların kaynağı nedir diye soralım? bu acılarda benim payım nedir, ne yaparsam düzelir, yapmak için içimde neleri değiştirmem lazım, neyi çok seviyorum, gerçekten sevdiğim şeye sığınsam beni kurtarır mı... düşünün yoldaşlarım, bizi ne kurtarır, kalıcı olan nedir, kalıcı olanı nasıl yaparım? kadir gecesi (kadr = güç, güç gecesi, güç transferinin başladığı gece) ramazan ayının son on gününde bir gün olarak biliniyor. tam olarak hangi gün olduğu net değil, eğer bilinmesini isteseydi, o gecenin özellikle hangi güne denk geldiği kuran'da yazardı. sürecin kendisine (ramazan ayına ve sorgulama sürecine) dikkat çekilmek istendiği için tam yeri söylenmiyor. bunu muhammed nebi de tam olarak söylememiş ki bir sürü hadis var kadir gecesinin hangi gece olduğuna dair. biz ülkemizde ahmed bin hanbel isimli şahsın aktardığı bir hadisten dolayı yirmiyedinci günün gecesine kadir gecesi diyoruz. ramazanın son gününe kadir gecesi diyen de var, yirmibeşinci gecedir diyen de var. biz anlamayı seçen insanlar için kadir gecesi, on gece (kısa olmayan bir süre) süren bir sorgulama sonucunda ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasında bir pay sahibi olmak için gideceğimiz yönün bilgisine sahip olduğumuz gündür/gecedir. mesela bizim için dur kuran'ın kapağını kaldırdığımız ve anlamaya çalışarak okumaya başladığımız gecedir. allah emeklerimizi boşa çıkarmasın inşallah. o halde vizyoner ayet olarak diğerlerinden birazcık daha ayırdığımız fecr suresi ikinci ayeti kendi tarzımızda bir kere daha tefsirleyelim: sorgulama-özeleştiri-planlama-farkındalık süreci şahit olsun.
üçüncü ayete geçelim: çift ve tek şahit olsun. ayette vetr (tek) kelimesi başında el (the) takısı ile geliyor, demek ki belli bir tek'ten bahsediyor. herhalde akıllara sadece tek bir zat geliyordur. çift ise kainattaki çeşitliliğe dikkat çekiyor olabilir. önceki iki ayetin analizinde çıkan sonuçlar gibi, vahyin geldiği gün ve hemen öncesindeki süreçe bağlantılı olması lazım bu ayete yükleyeceğimiz anlamların. iki-zıt-eş kutupluluk olayını bir önceki surede islam bağlamında analiz etmiştik. leyl suresindeki verilmek istenen temel bilgi, mal tasavvuru ile ilgiliydi. bu surede de paylaşma-yığma-mal tasavvuru gibi konular işlendiğine göre bu ayete getireceğimiz en güçlü açıklama bu ayet ile muhammed nebi'nin zihnine leyl suresinin çağrılmasıdır. biz de yeniden okuyarak muhammed nebi'nin o dönemdeki zihnine komşu olmaya çalışalım: [Vizyoner Tefsir 10 - Leyl Suresi (Mal/Servet Tasavvuru)]
dördüncü ayet; yürüyüp gidecek olan gece şahit olsun. ayetteki leyl kelimesi başında el (the) belirlilik takısıyla gelmiş. hangi geceden bahsedildiği malum, fecrin (tan vaktinde) başladığı anda, leyl (gece) yürüyüp gider. vahiy geldiğinde, cehalet gider; karanlıklar kaybolur aydınlık gelir ve artık görmeye ve farketmeye başlarız. farkedilmeye başlanan nedir peki? insanların köleleştirildiği, bilginin saklandığı, ahlak yerin insanın şahsi güdülerinin karar verici olduğu... bu ayette zihin dünyasının genişletilmesi hedefinin yanında muhatap motive edilmektedir. cehalet geçicidir, sömürü geçicidir. bu aslında dolaylı olarak şuna da işaret ediyor: insanın özü iyidir ve gelecek muhakkak iyi olacaktır.
geldik beşinci ayete. surenin en önemli ayetlerinden biri. hel edatı ile başlıyor, soru cümlesi yapısında ancak vurgu anlamı taşıyor. hicr kelimesi HCR kökünden türetilmiştir, taş anlamına gelen hacer de aynı kökten gelir. hicr kaya gibi sağlam akıl demektir, oturaklı akıl. savrulmayan, duruma göre şekil almayan, ilkeleri ve prensipleri olan akla hicr deniyor. kim bunlar, hicr sahipleri? biziz. vahyin insanlığı sömürüden kurtarıp, ortak ve çoğulcu yaşamın kurulmasına rehberlik eden pusula olarak algılanması ancak ve ancak hicr (orası burası oynamayan akıl) sahipleri için mümkündür. sadece vahiy mi? vahyin öncesindeki sorgulamalar ve bu sorgulamaların sonucunda vahyin tabanındaki stres testinden geçmiş bir felsefi bilgiler-sonuçlar bütünü. üçüncü ayetteki çoğulculuk, yaratılmışların alternatifli ve çoğulcu yapısı; çokluğun ve çoğulculuğun yaslandığı tek-biricik allah. vahiy ile birlikte, yönün belirginleşmesi ve doğal olarak cehaletin-sömürünün çöküşü. sahiden bütün bunlardaki şahitliği görebilecek kaya gibi sağlam akıllar da vardır değil mi? allah bu ayetle bir akıl seviyesini yüceltmiş ve onu dünyadaki olaylara-insanlara-her şeye şahit kılmıştır. kaldı ki, kaya gibi olmayan, nereye çeksen oraya giden, baskıyla görüş değiştiren akıllar (insanlar) şahit tutulmaz. zeka ile akıl farklıdır. zeka, beynimizdeki bir olguyu-kavramı-kelimeyi-olayı arındırarak belirginleşmesini ve dolayısı ile kavranmasını sağlayan bir yetenektir. akıl ise farklı, akıl zeka, cesaret, hafıza gibi diğer yetenekleri de hep beraber kullanan ve tabanında ahlaki ilkelerin ve prensiplerin bulunduğu bir yapıdır. bu yapının tabanında ahlaki ilkeler bulunmazsa, ortak ve çoğulcu yaşamı kuramıyor. dünyada güzel bir toplu yaşam kurabilmek için zeka değil, tabanında doğru ilkeler bulunan kaya gibi sağlam bir akla ihtiyaç var.
aslında yukarıda analiz ettiğimiz 5 ayetlik grubun tamamı vizyoner olarak nitelendirilebilir. gördükleriyle sınırlı bir evrende yaşamayı tercih eden korkak insanlardan olmamak için metafizik dünyamızın (gözlerimizi kapattığımızda gittiğimiz evrenin) genişlemesi faydamıza. evet o dünyanın içinde kaygılar var, üzüntüler var, değer verdiğimiz ve yitip giden şeylerin özlemi var ve bu duygular/düşünceler/anıların varlığı insanı duyarsız ve sadece konfora odaklanmış bir huzur hayvanına çevirmek için motive edebiliyor. günümüzde bir şeyleri değiştirebilecek kabiliyetteki arkadaşlarımızın konfor/huzur hastalığına yakalandıklarını görünce umudumuz kırılıyor. yalancı konfor/huzur virüsü hicr olma potansiyelli akılların saçma sapan hevalarla sürüklenip yok olmasına neden oluyor. bu öyle bir virüski hayal dünyası geniş, yaratıcı beyinlerin ürettikleri bir grubun konforunu sağlarken, çok daha büyük bir grubun hakkını gaspediyor. bunları tespit etmek için sıkı bir müslüman olmaya da gerek yok. gözü olan, aklı olan, kulağı olan kolaylıkla toplumsal çürümeyi ve çürümeyi körükleyen parametrelerin (konfor virüsü gibi) varlığını kolaylıkla farkedebiliyor. metafizik dünyamızın gelişmesi, genişlemesi ancak ayaklarının yere de basması (hicr) çok çok önemli aksi takdirde metafizik dünyamızı sadece basit çıkarlar ve hazlar için kullanırız.
[VİZYONER AYET GRUBU - AD, SEMUD, İREM, FİRAVUN KISSASI]
6. Elem tera keyfe fe’ale rabbuke bi’âd(in)
7. İrame żâti-l’imâd(i)
8. Elletî lem yuḣlak miśluhâ fî-lbilâd(i)
9. Ve śemûde-lleżîne câbû-ssaḣra bil-vâd(i)
10. Ve fir’avne żî-l-evtâd(i)
11. Elleżîne taġav fî-lbilâd(i)
12. Fe-ekśerû fîhâ-lfesâd(e)
13. Fesabbe ‘aleyhim rabbuke sevta ‘ażâb(in)
14. İnne rabbeke lebilmirsâd(i)
6. ayetin türkçesi: görmedin mi rabbin ne yaptı "ad kavmi"ne
7. ayetin türkçesi: sütunlar sahibi "irem"e
8. ayetin türkçesi: ki beldeler arasında onun gibisi yaratılmamıştı
9. ayetin türkçesi: ve "semud"a, onlar ki vadideki kayaları oyarlardı
10. ayetin türkçesi: ve kazıklar sahibi firavuna
11. ayetin türkçesi: onlar ki, kendi beldelerinde tuğyan etmişlerdi (sınırı aşmışlardı-bardağı taşırmışlardı)
12. ayetin türkçesi: çoğunlukları oralarda bozgunculuk etmişlerdi (fesad-toplumsal ahlaki çürüme)
13. ayetin türkçesi: bu yüzden rabbin üzerlerine azap kamçısını çarptı
14. ayetin türkçesi: şüphesiz ki senin rabbin, her zaman her yerde kesintisiz gözetleyendir
bu ayet grubunda kuran nuzül sürecinde ikinci defa karşılaştığımız kıssa/mesel yer alıyor. ilki kalem suresindeydi, bahçe sahipleri meseliydi bu. hatırlayalım: [Vizyoner Tefsir 7 - Kalem Suresi (Müşrik Kimdir, Nasıl Düşünür)]. bu suredeki hikayeye kıssa demek daha mantıklı çünkü kalem suresindeki olay bir masaldı, bu surede geçen olay tarihte yer tutan gerçek bir olay, bu yüzden kıssa diyeceğiz.
altıncı ayet kuranda bir kaç yerde daha göreceğimiz bir kalıpla başlıyor: "elem tera keyfe fe'ale rabbuke bi'X". kıssalar genelde bu kalıpla başlıyor. bi'ad'daki bi ismin e hali: görmedin mi senin rabbin ad kavmine ne yaptı? yedinci ayet kıssaya yeni bir nesne ekliyor: sütunlar sahibi irem'e (ne yaptı görmedin mi). sekizinci ayette sütunlu şehir irem'in daha önce eşinin benzerinin inşa edilmediği belirtiliyor. irem'in ad kavminin başkenti diyen araştırmacılar mevcut. irem'e babil hanedanlığı diyenler de var. dokuzuncu ayet aynı süreçlerden geçmiş bir başka kavimden bahsediyor: semud. semud kelime anlamı olarak az su demektir. zaten arabistan yarımadası oldukça az yağış alan bir coğrafya. semud kavmi de az olan yağışı, çeşitli tekniklerle ve yapılarla muhafaza edip, bu az suyla tarım yapabilen bir kavim. aynı zamanda bu kavim vadideki kayaları oyarak kendilerine evler (barınaklar) yapmışlar. onuncu ayette kazıklar sahibi firavunun da benzer helak edilme süreçlerinden geçtiği belirtilmiş. buraya da bir etimolojik analiz bırakalım: firavun => antik mısırca "pera'ao on" kelimesinden türetilerek alınmıştır tüm dillere. firavun'un türkçe anlamı "büyük ev"dir. hemen yakın tarihimize gidelim. osmanlı devletinin adı nedir? bab-ı ali, yani büyük ev. burada osmanlı sevdalısı ikiyüzlü bilgisizleri selamlayalım. dönelim tefsire; öncelikle şu soruyu sormak gerekir: bu kavimlerin tarihlerini bilmek gerekir mi? bu kavimler hakkında bilgi edinmeden anlayabilir miyiz bu ayetleri? cevap: tarihlerini bilmek gerekmez ve evet anlayabiliriz. zaten kuran ayetlerinde odak şahıslarda, mekanlarda ya da zamanda değildir; odak bütün bunları içine alan nedenler, sonuçlar üzerindedir. ayetler bize nedenler ve sonuçlar üzerinden edinilmesi gereken ilkeyi verir. önemli olan olaydaki (kıssadaki) nedenleri pasifize edebilecek bir ahlak-eylem-duygu sistemine sahip olmaktır. internete bu kavimlerin adlarını yazıp derinlemesine bilgi sahibi olabilirsiniz. ancak biz tefsirimizde neden-sonuç bağlamında inceleyeceğiz kıssaların hepsini. analize geçmeden önce bir soru daha: muhammed nebi bu kavimleri biliyor muydu? aslına bakılırsa bu soruya kesin bir cevap verilemez. ancak şu söylenebilir: cahiliyye mekkesinde bu kavimler ve hikayeleri biliniyordu. çünkü coğrafi olarak bu kavimler mekkeye oldukça yakınlar ve çöl araplarının (sözlü toplum) bu tarz hikayeleri ne çok sevdiklerini tahmin etmek zor değil. muhammed nebi tamı tamamına bilmese bile, cahiliyye ekabirinden insanlar muhtemelen bu kavimlerin başlarına gelenlerden haberdarlardı. sömürücü müşriklere, sömürmenin ne kötü olduğunun farkedilmesi için kıssalardaki yokoluş nedenleri odağa alınmış. analizimize devam edelim. 6-10 ayetleri arasında yokedilen kavimler, ayırt edici özellikleri ile verilmiş: mesela firavuna kazıklar sahibi denmiş. ayette kullanılan kelime evtad, sözlük anlamı kazıklar demek, tekil hali veted = kazık. iki şeyden bahsediliyor olabilir: birincisi piramitler; ikincisi mal varlığı. şöyle ki, kazılar çadır kurulurken dikilir ve tek kazıklı çadır iki kazıklı çadırdan büyüktür ve zenginlik göstergesidir. ya da firavunun kalabalık ordularından bahsediliyor olabilir, kalabalık orduyu tanımlar diyen müfessirler mevcut. kazıklar sahibi firavun deyince piramitlerden ya da firavunların aşırı zenginliğinden bahsediliyor olabilir. analizimizde pek bir şey değiştirmeyecek anlamdaki bu farklılık.
onbirinci ve onikinci ayet bu ayet grubunun vizyonerliğinin kaynağı. bu ayetlerde bu kavimlerin neden yok edildikleri veriliyor. onbirinci ayette deniyor ki: onlar ki, kendi beldelerinde tuğyan etmişlerdi.
tuğyan - tağut (ta-ğa)
tuğyan, TG (ta-ğa) kökünden türeyen bir kelimedir, TG'nin anlamı suyun kendi yatağından (haznesinden, deliğinden) çıkıp etrafa zarar vermesidir. olumsuz bir kelimedir. tuğyan kelimesini türkçe sözlükte de görebiliyoruz: akarsuyun taşması, kabarması; azgınlık-taşkınlık etmek, haddi aşmak. tağut, tuğyan eden anlamındadır. tuğyan-tağut kelimeleri kuranın anahtar kelimelerinden ikisidir. günümüzde, bu kelimelerin anlamları büyük ölçüde dejenere edilmiştir. çeşitli müslüman kimliğine sahip olduğunu iddia eden gruplar (tarikat, parti vb.), fatiha suresinin ilk ayetine savaş açarak kabileleştiği o tarikat yuvalarında bu kelimelerin anlamlarını kendi çıkarlarına uygun şekilde değiştirmişler. yeri gelmişken fatiha suresini de hatırlayalım: [Vizyoner Tefsir 1 - Fatiha Suresi (Kuran Özeti, Açılış)]. kuranın odak noktalarından biri de kabileleşmeyi yasaklamasıdır, çünkü kabileleşme (şirketleşerek insanları sömüren müşrik yapılar) insanları köleleştirir, insan kayırma artar, hakkı yenilerek toplumun bir kesimi ötekileştirilir, yasalar yerine kişilerin çıkarları ön plandadır. neresinden tutsanız günah fışkıran bu sömürücü şirk yapılarına müslüman kimliklerinden dolayı tarikat vb isimler takılmıştır. dinimizde tarikatlaşma kesinlikle yasaklanmıştır, mürşid, gavs, şeyh, şıh gibi ünvanlar yasaklanmıştır, övgülerin tümü "alemlerin" (sadece bizim tarikatın değil) rabbinedir. tağut kelimesini en çok nedense kabileleşen gruplar, halkı özgürleştiren devrimciler için kullanmıştır. bu tarz gruplar, insanlara dini ritüeller ve itikat üzerinden saldırırlar ve kendilerinin allah karşısında ayrıcalıklı olduğuna inanırlar. anlam, değer, hak, hukuk, adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük gibi kelimeler bu tarz gruplarda bulunmaz. kelimelerin analizine dönelim. tuğyan, taşma ve haddini aşma idi. tağut, tuğyanı çokça yapan, yani haddin hududun adeta ırzına geçendir. peki kimin hududuna? insanların, doğanın, allahın sınırlarına tecavüz eden insana-sisteme-gruba-oluşuma-tarikata-partiye tağut denir. peki insanın, doğanın ve allahın sınırları nerededir, bunları nasıl görürüz ve anlarız? insanın sınırları, doğuştan gelen haklarındadır: beslenme, barınma, eşitlik, hukuk önünde adil yargılanma, eğitim ve fırsat eşitliği gibi hakları vardır. örneğin hukuk önünde bazı gruplar kayırılıyorsa orada tağut vardır, tuğyan edilmiştir. eğer bir yerde sınav soruları uydurma islami sebeplerle çalınıyorsa, garibanın sınavda başarı hakkı yeniyorsa, devlette ya da özel kurumlara işe girişte torpil işliyorsa orada tağut vardır, tuğyan edilmiştir. biz burada beş-on çeşit yemekli iftar sofralarındayken, afrikada bir çocuk bir bardak su için üç kilometre yürüyorsa hem burada hem orada tağut vardır, tuğyan edilmiştir. doğanın da insanlar gibi hakkı, hukuku ve sınırları vardır. doğa bizim emrimizde ve bütünüyle tahakkümümüzde değildir. iyi geçinmek zorunda olduğumuz bir canlılar organizasyonudur. sınırları (ölçüsü-kader) olan doğanın alanına tecavüz edildiğinde, doğa tepki verir. peki doğanın sınırları nasıl ihlal edilir, örnekleyelim: bir miktar altın çıkarmak için doğanın altını üstüne getiren zihirli kimyasalların kullanımı bazı gruplara-şirketlere serbest bırakılmışsa, orada tağut vardır, tuğyan edilmiştir. iki otel dikmek için hektarlarca orman yakılıyorsa, onbinlerce hayvan öldürülüyorsa orada tağut vardır, tuğyan edilmiştir. son olarak da allahın sınırlarının ihlalinden bahsetmiştik (hududullah). bu konuyu daha sonra ayrıntılı bir şekilde açacağız, ancak şimdilik bilinmesi gerekeni söyleyelim: allahın kulların arasında çizdiği sınırların ihlaline de allahın sınırları konusuna dahil edilmiştir. yani siz birinin hakkını gaspettiğinizde, allahın sınırlarını ihlal etmiş sayılıyorsunuz. allahın insana değer atfını ve varlığı ayakta tutan yegane güç olduğunu ayetlerde verdiği bu bilgilerin ışığında anlayabiliyoruz. örnekleyelim, eğer bir toplumda biri çıkıp insanları çıkar ağıyla kendine mecbur bırakıp, çıkar ağları sayesinde ayakta kalıyorsa işte o tağuttur ve o toplumda tuğyan edilmiştir. bir tarikat düşünün, adında islam var, hocalarının kafalarında sarık, sırtında cübbe, ağzında sürekli bir arapça hadis/ayet vs. ancak bu tarikatta adam kayrılıyor ve devletin bazı kademelerine torpilli mürid yerleştiriyorsa, bu tarikatın önde gelenleri banka hesaplarında milyon dolarlar tutup fakirlik övüyorlarsa o tarikatın lideri tağuttur ve orada tuğyan edilmiştir. tüm bu tanımlar ve örneklerden göreceğimiz üzere, tuğyan varlığın kaderine (ölçüsüne) saygı göstermeyip organize bir şekilde varlığın sınırlarına tecavüz edilmesidir. tağut da varlığa koyulan ölçüyü (sınıra-kadere) tanımayandır. bu konudaki örnekleri kuran ayetlerini analiz ettikçe de detaylandıracağız. şimdilik referans olarak ala suresi üçüncü ayeti hatırlasak güzel olur: [Vizyoner Tefsir 9 - Ala Suresi (Tesbih ve Amaçlılık Üzerine)]. surede verilen kader-sınır-tesbih kavramlarına dikkat edelim. tağut özet olarak bu kavramlara savaş açan insan oluyor.
analizimize dönersek... onbirinci ayette, toplumda tuğyan edilmesi kavimlerin yok edilmesi için geçerli nedenlerden biri olarak verilmiş. demek ki yukarıda adı verilen kavimlerde (ve adı verilmeyen ancak dünya tarihinde yer tutan kavimlerde) tuğyan edilmiş: doğa sadece insan çıkarı için tahrip edilip bitki-hayvan ne varsa öldürmüş olabilirler ya da kavimlerindeki bir grup insanı köleleştirip haklarını gaspetmiş olabilirler ya da allahın dini yerine kendileri din uydurup kendi kavimleri içindeki bir gruba ya da kişiye imtiyaz sağlayacak şekilde insanları kendilerine kul etmeye zorlamış olabilirler.
onikinci ayette kavimce helak edilmenin bir diğer nedeni verilmiş: fesad. fesad ya da fesat kelime anlamı olarak arabuluculuğun engellenmesi demektir, özensiz kaynaklarda genel olarak bozgunculuk, bozgun gibi karşılıklar verilmiş. bu kelimeyi toplum ve insan nezdinde ele alırsak şu anlama gelir: toplumu oluşturan insanların ve kurumların iç yapılarındaki ve diğer insanlarla/kurumlarla olan iletişimin bozulması ve nihayetinde bu insanlardan/kurumlardan faydalanılamamasıdır. tuğyan hak/sınır/kader ihlali idi, fesad da toplumun iletişiminin bozulması ve toplumu oluşturan bazı unsurların bu iletişimsizlik nedeni ile kötürümleşmesi, bozulması ve çürümesidir. aslında bu kelimeye "toplumsal çürüme" denerek çok yerinde bir karşılık verilmiş, biz de bunu tercih edeceğiz. toplumdaki insanlar ahlaken çürüdüğünde, bu birbirleri ile olan iletişimlerine yansır, bozuk iletişim insanlar arasındaki mutabakatı bozar ve düzenin bozulması toplumdaki bazı öğelerin özelliklerini kaybetmesine neden olur. fesad bulaşıcıdır, önlem alınmazsa tüm toplumu çürütür, toplumun bazı dinamiklerini ise öyle işlevsiz hale getirir ki yok edilmek kaçınılmaz bir son olur. bunu bir örnekle açıklayalım: günümüzden örnek verelim; liyakat yerine particiliğin-akrabacılığın-mezhepçiliğin hüküm sürdüğü topraklarda kalitesiz bir tanıdık tarımdan sorumlu olursa, bir süre sonunda toplumun bir kesimi aç kalır, bir kesimi zirai kaynaklı hastalıklar kapar. aslına bakarsanız bir toplumda fesad çoğalınca ya da tuğyan edilince allah yoktan var olan bir afet gönderip onları yok etmiyor, o toplumdaki fesad ve tuğyan kaynaklı bozukluklar, aksaklıklar onları doğal bir yok oluştan kurtarabilecek meziyetleri kendi kendine pasifize ettiği için bu kavimler yok oluyor. yani insan ne yaparsa kendine yapıyor.
onüçüncü ayette allahın fesad çoğaltan ve tuğyan eden kavimlere uyguladığı cezadan bahsediliyor: azap kamçısı. bu ayet azap kelimesinin içinin değiştirilmesinden kaynaklı biraz farklı anlaşılıyor. bugün sokakta azap deyince insanlar "işkence" anlıyor. allah işkenceci değildir, kartvizitine rahman rahim yazan bir zat işkenceci olamaz. o halde kelimenin gerçek anlamına bakalım: mahrumiyet. AZB kökünden türemiştir, normalde azb tatlı su demektir, susuzluktan mahrum bıraktığı için mahrumiyet anlamında daha çok kullanılmıştır. arapça sözlükte, azb kelimesi için örnek cümle şu veriliyor: ma-ul-azb; yani susuzluğu gideren tatlı su. önceki iki ayette söz konusu kavimlerin (ve dolayısı ile günümüzdeki toplumumuz) fesad çoğaltıp, tuğyan ettikleri için (tağuta kulluk ettikleri için) allah onlara azap kamçısı ile vurmuş. allah onları mahrum bırakmış, kendi kendilerine bırakmış onları. allahın varlığın kayyumu, sevginin membahı, adaletin, hakkın hukukun kaynağı olduğunu biliyoruz. bu ayeti okuyunca şunu anlıyoruz: allah fesadı çoğaltıp, tuğyan edeni kendinden mahrum bırakıyor. allahın birini kendinden mahrum bırakması ne demek? allah yaşamı yaratan, insana ruhunu üfleyense, yaşatan ve ayakta tutansa, işinde ve özünde merhametliyse, sevginin alakanın membahıysa, hakkın hukukun gerçeğin kaynağıysa, azap edilen insanlar bütün bunlardan ve sayamadığım allahın insanlara verdiği tüm emanetlerden yoksun kalacaklar diye okumalıyız bu ayeti. müddessir suresini analiz ederken cehennem (sekar) ile ilgili ayetleri hatırımıza getirelim, yirmisekizinci ayete bakarsanız orada şöyle bir ifade geçiyor: "ne geriye bir şey koyar, ne de bırakır (ne öldürür ne yaşatır)". demek ki azap kamçısı => cehennem => mahrumiyet, yaşamsızlık, varlıksızlık. düşünmesi bile korkunç diyeceğiz ancak yaşamsızlığı düşünemiyoruz bile. allahım sen bizi muhafaza et.
o ndördüncü ayet tüm bu yaşananların allahın gözetlemesi altında olduğunu belirtiyor. ayette mirsad kelimesi geçiyor; rasat eden anlamındadır, gözetleyen. bakan ya da gören değil, gözetleyen diyor kendine allah bu ayette, gözetleme, bakma-görme eylemine göre daha kesintisiz, daha bilimsel ve kayıt alınan bir görme eylemine işaret ediyor. bu yüzden bu kelimeyi allahın diğer sıfatlarını da göz önünde bulundurarak her zaman her yerde kesintisiz gözetleyen olarak tercüme etmeyi daha doğru bulduk. aynı zamanda bu ayet surenin başında verilen şahitliklerin sonucu/cevabı niteliğindedir. bu sonuçlara/cevaplara arapçada muhsemun aleyh (üzerine yemin edilen) deniyor. meraklı kardeşlerimiz için teknik bir detay verelim burada, eğer bir sure şahitlik vav'ları ile başlıyorsa, buna sure içinde muhakkak bir cevap/sonuç gelir, bu cevap/sonuç "inne" (kesinlikle) ile başlar. örneğin bu surede analiz edelim şahitlikleri: tan vakti, ongece, tek ve çift, yürüyen gece şahit olsun ki => kesinlikle, senin rabbin her zaman ve her yerde kesintisiz gözetleyendir.
15. Fe-emmâ-l-insânu iżâ mâ-btelâhu rabbuhu fe-ekramehu ve na’’amehu feyekûlu rabbî ekramen(i)
16. Ve emmâ iżâ mâ-btelâhu fekadera ‘aleyhi rizkahu feyekûlu rabbî ehânen(i)
17. Kellâ(s) bel lâ tukrimûne-lyetîm(e)
18. Velâ tehâddûne ‘alâ ta’âmi-lmiskîn(i)
19. Ve te/kulûne-tturâśe eklen lemmâ(n)
20. Ve tuhibbûne-lmâle hubben cemmâ(n)
21. Kellâ iżâ dukketi-l-ardu dekken dekkâ(n)
22. Ve câe rabbuke vel-meleku saffen saffâ(n)
23. Ve cî-e yevme-iżin bi-cehennem(e)(c) yevme-iżin yeteżekkeru-l-insânu ve ennâ lehu-żżikrâ
24. Yekûlu yâ leytenî kaddemtu lihayâtî [VİZYONER AYET]
25. Feyevme-iżin lâ yu’ażżibu ‘ażâbehu ehad(un)
26. Velâ yûśiku ve śâkahu ehad(un)
27. Yâ eyyetuhâ-nnefsu-lmutme-inne(tu)
28. İrci’î ilâ rabbiki râdiyeten merdiyye(ten)
29. Fedḣulî fî ‘ibâdî
30. Vedḣulî cennetî
15. ayetin türkçesi: insana gelince, ne zaman rabbi onu ikram ederek ve nimet vererek sınayacak olsa, der ki rabbim bana ikram etti
16. ayetin türkçesi: ve sözgelimi, ne zaman ölçülendirerek/sınırlandırarak rızıkını daraltırsa, rabbim beni alçalttı der
17. ayetin türkçesi: hayır, doğrusu siz ikram etmiyorsunuz yetime
18. ayetin türkçesi: ve yoksulu doyurmaya birbirinizi teşvik etmiyorsunuz
19. ayetin türkçesi: ve mirası açgözlülükle yiyip bitiriyorsunuz
20. ayetin türkçesi: mal yığmayı aşırı seviyorsunuz
21. ayetin türkçesi: hayır, yeryüzü sarsıla sarsıla dümdüz edileceği zaman
22. ayetin türkçesi: ve geldiği zaman rabbinin melekleri sıra sıra ?????
23. ayetin türkçesi: ve işte o gün cehennem getirildiğinde, işte o gün insan anlar(hatırlar) ama artık ne yararı var anlamanın(hatırlamanın)
24. ayetin türkçesi: der ki ah keşke ben bu hayatım (dünyadan sonraki hayat) için bir şeyler göndermiş olsaydım
25. ayetin türkçesi: ve işte o gün, biricik olanın (ehad) yapacağı azaba denk bir azap yoktur
26. ayetin türkçesi: ve biricik olanın (ehad) kelepçelediği gibi kimse kelepçeleyemez
27. ayetin türkçesi: ey sen tatmin olmuş benlik (nefs-ul mutmatinne)
28. ayetin türkçesi: sen rabbinden-rabbin senden razı olacak şekilde, dön rabbine
29. ayetin türkçesi: gir kullarımın arasına
30. ayetin türkçesi: ve gir cennetime